Mektubat - page 328

beŞİNCİ eSaS:
Hem o tercüman-ı kelâm-ı ezelî, ervah-
ları görüyor, melâikelerle sohbet ediyor, cin ve insi de ir-
şat ediyor. değil ins ve cin âlemi, belki âlem-i ervah ve
âlem-i melâike fevkinde ders alıyor ve maverasında mü-
nasebeti var ve ıttılâı vardır. sabık mu’cizatı ve tevatürle
kat’î macera-i hayatı şu hakikati ispat etmiştir. öyle ise,
kâhinler ve sair gayptan haber verenler gibi, onun haber-
lerine değil cin, değil ervah, değil melâike, belki Cibril’den
başka, Melâike-i Mukarrebîn dahi karışamıyor. Hatta ek-
ser evkatta onun arkadaşı olan Hazret-i Cebrail’i dahi ba-
zı geri bırakıyor.
aLtINCI eSaS:
Hem o melek, cin ve beşerin seyyidi
olan zat, şu kâinat ağacının en münevver ve mükemmel
meyvesi ve rahmet-i İlâhiyenin timsali ve muhabbet-i rab-
baniyenin misali ve hakkın en münevver bürhanı ve ha-
kikatin en parlak siracı ve tılsım-ı kâinatın miftahı ve mu-
amma-i hilkatin keşşafı ve hikmet-i âlemin şarihi ve sal-
tanat-ı İlâhiyenin dellâlı ve mehasin-i sanat-ı rabbaniye-
nin vassafı; ve camiiyet-i istidat cihetiyle, o zat mevcudat-
taki kemalâtın en mükemmel enmuzecidir. öyle ise, o za-
tın şu evsafı ve şahsiyet-i maneviyesi işaret eder, belki
gösterir ki, o zat kâinatın ille-i gaiyesidir. Yani, “o zata
şu kâinatın hâlıkı bakmış, kâinatı halk etmiştir. eğer onu
icat etmeseydi, kâinatı dahi icat etmezdi” denilebilir. evet,
cin ve inse getirdiği hakaik-ı kur’âniye ve envar-ı imani-
ye ve zatında görünen ahlâk-ı âliye ve kemalât-ı samiye,
şu hakikate şahid-i kàtıdır.
ahlâk-ı âliye:
yüksek, yüce ve üs-
tün ahlâk.
âlem-i ervah:
ruhlar âlemi.
âlem-i melâike:
melekler âlemi,
melekler dünyası.
beşer:
insan, insanlık.
bürhan:
delil.
camiiyet-i istidat:
kabiliyetin kap-
samlı oluşu.
Cibril:
Cebrail, dört büyük melek-
ten biri olup vahiy getirmekle gö-
revli olan melektir.
cihet:
yön, yan, taraf.
dellâl:
ilân edici, duyurucu.
ekser:
pek çok.
enmuzeç:
numune, örnek, mo-
del.
envar-ı imaniye:
iman nurları.
ervah:
ruhlar.
evkat:
vakitler, zamanlar.
evsaf:
vasıflar, özellikler.
fevkinde:
üstünde, üzerinde.
gaip:
görünmeyen âlem.
hak:
doğru, gerçek; her şeyi hak-
kıyla yaratan, varlığı hak olan ve
her hakkın sahibi olan Allah.
hakaik-ı kur’âniye:
Kur’ân’ın ha-
kikatleri, gerçekleri.
hâlık:
yoktan yaratan, her şeyi
yoktan var eden, yaratıcı; Allah.
halk etmek:
yaratmak.
hikmet-i âlem:
âlemin hikmeti,
kâinatın yaratılmasındaki gaye ve
fayda.
ıttılâ:
haberi olma, bilgisi bulun-
ma.
icat:
vücuda getirme, yoktan var
etme, yaratma.
ille-i gaiye:
asıl sebep, elde edil-
meye çalışılan asıl gaye ve netice.
ins:
insan.
irşat etmek:
doğru yolu göster-
mek.
kâhin:
gaipten, gelecekten haber
vermek iddiasında bulunan kim-
se,
kemalât:
mükemmellikler, kusur-
suzluklar, olgunluklar.
kemalât-ı samiye:
yüksek fazi-
letler ve mükemmellikler.
keşşaf:
keşfeden, sırları çözen, gizli
manaları ortaya çıkaran.
macera-i hayat:
hayat macerası,
hayat seyri.
mavera:
öteler; görünen, yaşanan
âlemin ötesi.
mehasin-i sanat-ı Rabbaniye:
her
şeyi yaratan, besleyen, büyüten,
uyum içinde sevk ve idare eden
Allah’a ait sanatlardaki güzellik-
ler.
melâike:
melekler.
melâike-i mukarrebîn:
Allah’a en
yakın melekler.
o
n
d
okuzuncu
m
ekTup
| 328 | Mektubat
mevcudat:
var olan her şey,
varlıklar.
miftah:
anahtar.
mu’cizat:
mu’cizeler; Allah ta-
rafından verilip, yalnız pey-
gamberlerin gösterebilecekle-
ri büyük harika işler.
muamma-i hilkat:
yaratılışta-
ki sır ve gizlilikler.
muhabbet-i Rabbaniye:
ter-
biye edici Allah’ı sevme; Allah
sevgisi.
münasebet:
ilgi, alâka, bağ-
lantı.
münevver:
nurlu, nurlanmış.
rahmet-i İlâhiye:
Allah’ın rah-
meti; Allah’ın acıması, şefkat
ve merhamet etmesi.
sabık:
geçen, geçmiş, önceki.
sair:
diğer, başka, öteki.
saltanat-ı İlâhiye:
Allah’ın sal-
tanatı, hâkimiyeti.
seyyid:
efendi, reis.
siraç:
lâmba, meş’ale, ışık.
şahid-i kàtı:
doğruluğundan
şüphe edilmeyen, kesin şahit.
şahsiyet-i maneviye:
mane-
vî şahsiyet, manevî kişilik.
şarih:
şerh eden, açıklayan,
izah eden.
tercüman-ı kelâm-ı ezelî:
Al-
lah’ın ezelî kelâmının tercü-
manı Hz Muhammed.
tevatür:
bir hadis-i şerifin, ya-
lan söylemelerini aklın kabul-
lenemeyeceği kadar sayı ve
sağlamlıktaki bir topluluk ta-
rafından aktarılması, rivayet
edilmesi.
tılsım-ı kâinat:
kâinatın tılsı-
mı, kâinatın gizli sırrı.
timsal:
örnek, numune.
vassaf:
vasıflandıran, bir şe-
yin vasıflarını, özelliklerini bil-
direrek anlatan veya öven.
1...,318,319,320,321,322,323,324,325,326,327 329,330,331,332,333,334,335,336,337,338,...1086
Powered by FlippingBook