Mektubat - page 331

Buna şahit ise, herkesçe, dost ve düşmanca malûm olan
meşhur zühdü ve istiğnası ve dünyanın fânî müzeyyena-
tına adem-i tenezzülüdür.
ON beŞİNCİ eSaS:
Hem getirdiği dine herkesten ziya-
de itaati ve Hâlık’ına karşı herkesten ziyade ubudiyeti ve
menhiyata karşı herkesten ziyade takvası kat’iyen göste-
rir ki, o, sultan-ı ezel ve ebedin mübelliğidir, elçisidir. Ve
o, Ma’bud-i Bilhakkın en halis abdidir ve kelâm-ı ezelînin
tercümanıdır.
Şu on beş adet esasların neticesi şudur ki: Mezkûr ev-
saf ile muttasıf şu zat, bütün kuvvetiyle, bütün hayatında
mükerreren ve mütemadiyen
(1)
*G s
’ p
G n
¬ '
d p
G n
B ’ o
¬ s
fn
G r
ºn
? r
YÉn
a
der,
vahdaniyeti ilân eder.
(2)
p
¬p
à s
eo
G p
äÉn
æn
°ùn
M n
On
ón
Y
p
¬p
d '
G '
=
¤n
Yn
h p
¬ r
«n
?n
Y r
ºu
?°n
Sn
h p
q
?n
°U-n
G
(3)
o
º«
p
µ n
?r
G o
º«
p
? n
©r
d G n
âr
fn
G n
?s
f p
G =É n
æ n
à r
ªs
?n
Y É n
e
s
’ p
G BÉ n
æn
d n
ºr
? p
Y '
’ n
?n
fÉ n
ë r
Ñ° o
S
®
Mektubat | 331 |
o
n
d
okuzuncu
m
ekTup
kelâm-ı ezelî:
ezelî söz, varlığına
başlangıç olmayan Allah’ın sözü;
Kur’ân-ı Kerîm ayetleri.
Ma’bud-i bilhak:
asıl ibadet edi-
lecek, hakkıyla ibadete lâyık olan
Allah.
malûm:
bilinen, belli.
menhiyat:
Allah’ın yasakladığı ve
dinen haram edilen şeyler.
mezkûr:
zikredilen, adı geçen, anı-
lan.
muttasıf:
sıfatlanan, kendisinde
bir hâl, bir sıfat bulunan.
mübelliğ:
tebliğ eden, haber ve-
ren, bildiren.
mükerreren:
defalarca, tekrarla.
mütemadiyen:
sürekli olarak, de-
vamlı.
müzeyyenat:
süslenmiş şeyler,
süslemeler.
netice:
sonuç, öz, özet.
salât:
Hz. Peygambere dua; Hz.
Muhammed’e, ashabına, ailesine
Allah’ın rahmet ve mağfiretini, me-
leklerin istiğfarını ve mü’minlerin
dualarını dileme, Allahümme salli
alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ
âli seyyidinâ Muhammed deme.
Sultan-ı ezel ve ebed:
Ezel ve
Ebed Sultanı; varlığının başlangıcı
ve sonu olmayan kudret ve hâki-
miyet sahibi Allah.
takva:
Allah’tan korkma, Allah’ın
emirlerini tutup azabından korun-
ma, Allah’ın yasaklarından kaçın-
mada azamî titizlik gösterme.
tenzih etmek:
Allah’ı şanına lâyık
olmayan şeylerden, her türlü ek-
sik ve noksandan uzak ve yüce
tutma.
tercüman:
başkasının düşüncesi-
ni dile getiren, bildiren, anlatan.
ubudiyet:
kulluk.
ümmet:
Peygamberimiz Hz. Mu-
hammed’e inanıp onun yolundan
gidenlerin tamamı.
vahdaniyet:
Allah’ın birliği ve var-
lığı.
zat:
kişi, şahıs, fert.
ziyade:
çok, fazla.
züht:
nefsî ve dünyevî arzuları
terk etme, Allah korkusuyla gü-
nahlardan kaçınıp vaktini ibadet-
le geçirme, takva.
abd:
kul.
adem-i tenezzül:
tenezzül et-
meme.
ehl-i beyt:
Peygamberimizin
evine mensup ve onun nes-
linden olanlar.
evsaf:
vasıflar, özellikler.
fânî:
geçici, ölümlü.
Hâlık:
yoktan yaratan, her şe-
yi yoktan var eden, yaratıcı;
Allah.
halis:
saf; her amelini, yalnız
Allah rızası için işleyen.
hikmetle yapmak:
belirli ga-
yelere yönelik olarak, faydalı,
anlamlı ve yerli yerinde yap-
mak.
ilâh:
tanrı, ma’bud, kendisine
tapınılan şey.
ilân etmek:
açıklamak, her-
kese duyurmak.
istiğna:
Cenab-ı Hak’tan baş-
ka kimsenin minneti altına gir-
meme, Cenab-ı Hak’tan baş-
kasına ihtiyacını arz etmeme.
itaat:
boyun eğme, uyma.
kat’î:
kesin, şüphesiz.
1.
Bil ki: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. (Muhammed Suresi: 19.)
2.
Allah’ım! Ona ve onun Ehl-i Beytine, ümmetinin iyilikleri sayısınca salât ve selâm eyle.
3.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz
yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Suresi: 32.)
1...,321,322,323,324,325,326,327,328,329,330 332,333,334,335,336,337,338,339,340,341,...1086
Powered by FlippingBook