Mektubat - page 338

İşte, bak: nasıl berk-i hatif gibi, onun nuru şarktan gar-
bı tuttu. Ve nısf-ı arz ve hums-i beşer onun hediye-i hida-
yetini kabul edip hırz-ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımı-
za ne oluyor ki, böyle bir zatın bütün davalarının esası
olan
(1)
*G s
’ p
G n
¬
n
d p
G
n
B’
’ı, bütün meratibiyle beraber kabul et-
mesin?
YeDİNCİ ReŞHa:
İşte, bak: Şu cezire-i vâsiada vahşî
ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvamı, ne ça-
buk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’
ve ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün
âleme muallim ve medenî ümeme üstat eyledi. Bak, de-
ğil zahiri bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalpleri, nefis-
leri fetih ve teshir ediyor. Mahbub-i kulûp, muallim-i ukul,
mürebbî-i nüfus, sultan-ı ervah oldu.
SekİZİNCİ ReŞHa:
Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir
âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir him-
metle, ancak daimî kaldırabilir. Hâlbuki, bak, bu zat bü-
yük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavim-
lerden, zahiri küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az
bir zamanda ref’ edip, yerlerine öyle secaya-i âliyeyi –ki,
dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak– vaz’
ve tespit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı
yapıyor.
İşte, şu Asr-ı saadeti görmeyenlere, Ceziretülarab’ı
gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, ora-
ya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! o zatın, o zamana
âdât:
âdetler, alışkanlıklar.
âdet:
alışkanlık.
ahlâk-ı seyyie-i vahşiyâne:
vah-
şîce olan kötü ahlâk.
ahlâk-ı hasene:
güzel ahlâk, gü-
zel huy.
akvam:
kavimler, milletler.
âlem:
dünya; insanlar.
asr-ı Saadet:
saadet, mutluluk as-
rı; Peygamberimiz Hz. Muham-
med’in peygamber olarak dünya-
da bulunduğu devir.
berk-i hatif:
göz kamaştıran şim-
şek.
cezire-i vâsia:
geniş yarımada.
Ceziretülarap:
Arap Yarımadası.
daimî:
sürekli, devamlı.
dava:
takip edilen fikir, iddia.
def’aten:
ani olarak, birdenbire.
dem:
kan.
esas:
asıl, temel, kök.
fetih:
açma.
feylesof:
filozof, felsefe ile uğra-
şan.
garb:
batı.
hâkim:
memleketi idare eden, hü-
kümdar.
harika:
olağanüstü vasıflar taşı-
yan ve hayranlık hissi uyandıran.
hediye-i hidayet:
Peygamberimi-
zin insanları hidayete, doğru yola
sevk ediciliği.
hırz-ı can:
bağrına basıp canı gibi
koruma.
himmet:
çalışma, çabalama, gay-
ret gösterme.
hums-i beşer:
insanların beşte bi-
ri.
icraat:
işler.
kal’:
koparma, sökme, temelin-
den yıkıp atma.
kavim:
insan topluluğu.
lâ ilâhe illallah:
Allah’tan başka
hiçbir ilâh yoktur.
mahbub-i kulûp:
kalplerin sevgi-
lisi.
medenî:
şehirli; hayat tarzı, bilgi
seviyesi bakımından yüksek du-
rumda olan.
meratip:
mertebeler, dereceler.
muallim:
öğretici, öğretmen, ho-
ca.
muallim-i ukul:
akılların mualli-
mi, öğreticisi, öğretmeni.
muhtelif:
çeşitli, farklı.
mutaassıp:
eski adet ve gele-
neklerine aşırı bağlı olup, ye-
nilik kabul etmeyen.
mürebbî-i nüfus:
nefislerin
terbiyecisi.
nefis:
kötü vasıfları, nitelikleri
kendisinde toplayan, kötülü-
ğe sevk eden, şehevî istekleri
kamçılayıp hayırlı işlerden alı-
koyan güç.
nısf-ı arz:
dünyanın yarısı.
nur:
aydınlık, parıltı, ışık.
ref etmek:
kaldırmak.
reşha:
sızıntı.
sabit:
değişmeyen, hep aynı
kalan.
secaya-i âliye:
yüksek seci-
yeler, yüksek ahlâkî değerler.
sultan-ı ervah:
ruhların sulta-
nı.
şark:
doğu.
tasallut:
tahakküm, baskı, oto-
rite.
teçhiz:
cihazlanma, gerekli şey-
leri tamamlama, donatma.
teshir etmek:
emri altına al-
mak, boyun eğdirmek.
ümem:
ümmetler, milletler.
üstat:
öğretici, öğretmen.
vahşî:
yabanî, merhametsiz,
medenîleşmemiş.
vaz’ ve tespit eylemek:
koy-
mak ve sağlamca yerleştir-
mek.
zahirî:
görünen, görünürde.
zat:
kişi, şahıs, fert.
o
n
d
okuzuncu
m
ekTup
| 338 | Mektubat
1.
Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. (Saffat Suresi: 35; Muhammed Suresi: 19.)
1...,328,329,330,331,332,333,334,335,336,337 339,340,341,342,343,344,345,346,347,348,...1086
Powered by FlippingBook