Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Aralık 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Diyorlar ki: “Tekrar hayata mı döndürüleceğiz? Kemiklerimiz çürüyüp dağıldıktan sonra mı

diriltileceğiz?”

Nâziât Sûresi: 10-11

06.12.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Birisini malını satmaya zorlayarak ondan birşey satın almaktan, aldatıcı satıştan ve meyveyi ağacından olgunlaşmadan satmaktan nehyetti.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3823

06.12.2006


Hz. İsa (as): ‘Ben gideceğim, tâ Dünyanın Reisi gelsin’

İncil’in bir yerinde, İsâ Aleyhisselâm demiş: “Ben gideceğim, tâ Dünyanın Reisi gelsin.” Acaba Hazret-i İsâ Aleyhisselâmdan sonra dünyanın reisi olacak ve hak ve bâtılı fark ve temyiz edip Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın yerinde insanları irşad edecek, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kim gelmiştir? Demek Hazret-i İsâ Aleyhisselâm ümmetine daima müjde ediyor ve haber veriyor ki, “Birisi gelecek, bana ihtiyaç kalmayacak. Ben onun bir mukaddimesiyim ve müjdecisiyim.” Nasıl ki şu âyet-i kerime:

“Hani Meryem oğlu İsa ‘Ey İsrailoğulları,’ demişti. ‘Ben, daha önce indirilen Tevrat’ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed isminde bir peygamberi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim.’” (Saf Sûresi, 61: 6)

Evet, İncil’de Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, çok defalar ümmetine müjde veriyor. İnsanların en mühim bir reisi geleceğini; ve o zâtı da bazı isimlerle yad ediyor. O isimler elbette Süryânî ve İbrânîdirler. Ehl-i tahkik görmüşler. O isimler, “Ahmed, Muhammed, Fârikun Beyne’l-Hakkı Ve’l-Bâtıl” mânâsındadırlar. Demek İsâ Aleyhisselâm, çok defa Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâmdan beşaret veriyor.

Suâl: Eğer desen, “Neden Hazret-i İsâ Aleyhisselâm her nebîden ziyade müjde veriyor; başkalar yalnız haber veriyorlar, müjde sûreti azdır?”

Elcevap: Çünkü, Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm, İsa Aleyhisselâmı Yahudilerin müthiş tekzibinden ve müthiş iftiralarından ve dinini müthiş tahrifattan kurtarmakla beraber; İsâ Aleyhisselâmı tanımayan Benî İsrail’in suubetli şeriatine mukabil, suhûletli ve câmi ve ahkâmca şeriat-i İseviyenin noksanını ikmal edecek bir şeriat-i âliyeye sahiptir. İşte onun için, çok defa “Âlemin Reisi geliyor” diye müjde veriyor.

İşte Tevrat, İncil, Zebur’da ve sair suhuf-u enbiyada çok ehemmiyetle, âhirde gelecek bir peygamberden bahisler var, çok âyetler var-nasıl bir kısım numunelerini gösterdik. Hem çok namlarla o kitaplarda mezkûrdur. Acaba bütün bu kütüb-ü enbiyada, bu kadar ehemmiyetle, mükerrer âyetlerde bahsettikleri Âhirzaman Peygamberi, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan başka kim olabilir?

Mektubat, s. 171-172

Lügatçe:

beşaret: Müjde.

câmi: Kapsamlı, geniş.

ehl-i tahkik: Hakikatleri delilleriyle bilen, tahkik ehli.

Fârikun Beyne’l-Hakkı Ve’l-Bâtıl: Hak ile batılı birbirinden ayıran, fark ettiren.

kütüb-ü enbiya: Peygamberlere indirilen kitaplar.

mukaddime: Başlangıç, evvel gelen.

şeriat-i İseviye: Hz. İsa’nın (as) şeriatı.

suhuf-u enbiya: Peygamberlere Allah tarafından gönderilen, İlâhî hükümleri içeren sahifeler.

suhûlet: Kolaylık.

suubet: Zorluk.

06.12.2006


İhlâs’a dair (1)

İhlâs denildiğinde hiçbirimiz ne olduğuna dair meraka düşmeyiz herhalde. Az buçuk da olsa hepimiz biliriz bu kelimenin anlamını ve önemli bir şey olduğunu. Durum böyle olsa da, ihlasa ilişkin hakikatleri ne derece bildiğimizi sorgulamak ve bu kavramın en azından bildiğimiz kısımlarını uygulamak noktasında hadisenin düğümlendiğine şahit olmaktayız. Yani yine aynı en büyük meselemiz; bildiğimizi uygulamak; ilmimizle amel etmek… İşte bu muvâceheden ihlâsın ne olduğu hakkında biraz teenni tavrı takınmak; Kur’ân-ı Kerîm’de, Hadîs-i Şeriflerde, Risâle-i Nur’da ve İslâm tarihinde çok önemli bir yere sahip olan bu hakikati, örnek ve maslahatlarıyla zihnimizde canlandırmak ve de en önemlisi işlemek öyle tahmin ediyorum ki hepimiz için faydayı haizdir…

Usûle muvafakat açısından tarifle girizgâh münasib olsa gerektir. Hâlislik, saflık, samimiyet mânâsındaki ‘hulûs’tan gelen ihlâs kelimesi, lügat itibariyle kalbi sâfi eylemek, içten ve samimi bir sevgi beslemek ve riyadan uzak olmak gibi mânâları ifade eder. Yapılan ibadet ve muamelelerin—hiçbir karşılık ve menfaati hakiki gaye ve esas kabul etmeksizin—içten gelen bir sevgi ve arzuyla yapılması, sırf Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu kazanmak maksadıyla gerçekleştirilmesidir. Kelime anlamının daha da ötesinde, ihlâsın mânâ ve mahiyetine, dünyevî ve uhrevî işlerimizdeki önemine dair Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin yapmış olduğu şu tarif son derece mânidardır: “…Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metîn bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbul bir duâ-i manevî, en kerâmetli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en safî bir ubudiyet, ihlâstır.”1

Bediüzzaman Hazretleri bu tarifi yaparak ihlâsın hem dünyevî ve uhrevî amellerimizdeki önemine değinmiş, hem de bu hususun bütün hizmetlerde hayatî bir değer taşıyan kıymettar bir esas, şefaate lâyıkiyet kesbetmek adına adeta bir ön şart, sağlam bir dayanak noktası, hakikate ulaştıran kestirme bir yol, kabul görmüş manevî bir duâ, maksad ve gayelerin kerâmetli bir vesilesi, yüce bir haslet ve tertemiz, halis bir kulluk olduğunu vurgulamıştır. Bu tarifin evvelinde ise, ahiret kardeşlerine ve Kur’ân hizmetindeki arkadaşlarına hitab eden Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin, ihlâsın önemini beyan eden bütün bu hususların—ümitvâr bir ruha ve hüsn-ü zanna istinaden—bizler tarafından zaten bilindiğini ve eğer öyle değilse bile mutlaka bilinmesi gerektiğini anlatan “…bilirsiniz ve biliniz” ifadeleri de dikkate şayan önemli bir noktadır.

Yine İşârâtü’l-İ’câz isimli eserinde, kendisinin ihlâsı tarif eden ve bu meselenin ibadet için ne kadar önemli ve gerekli olduğunu ifade eden şu sözleri ubudiyetin usûlünü izah eder mahiyettedir: “İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin, yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet batıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler; illet olamazlar.”2

Kur’ân-ı Kerim’de ihlâs hakikatine onlarca âyette değinilmekle beraber, “Allah’a içten ve samîmî bağlılık” mânâsında zikredilen bu kelime Furkân-ı Hakîm’in 112. sûresi olan “İhlâs Sûresi”ne de ismini vermiştir. İhlâs kelimesi doğrudan âyetin lâfızlarında bulunmasa da, Kur’ân’daki bir kelimenin birden fazla mânâya gelmesi ve bir anlamın birden fazla kelimeyle tarif edilmesi şeklindeki “el-Vücuh ve’n-Nezâir” isimli ilm-i Kur’ân’a istinaden, “O halde Rabbinin ismini zikret ve her şeyden alâkanı keserek O’na yönel!” (73/8) âyetinin ihlâs hakkında nâzil olan ilk âyet olduğunu söylemek mümkündür. Yine bunun gibi, “O yaptığı iyiliği başkasının iyiliğine karşılık olarak değil, ancak yüce Rabbinin hoşnutluğunu gözeterek yapmıştır.” (92/19-20), “De ki; ‘Ben dinimi Allah’a halis kılarak O’na kulluk ederim’” (39/14) âyetleri ve daha bunun gibi bir çok âyet Kur’ân-ı Kerim’de zikredilerek kulların bu mühim hususa dikkatleri celbedilmiştir. Bu noktada Bediüzzaman Hazretleri Kur’ân-ı Kerim’de sürekli değinilen bu önemli hakikati, asrın nev’i şahsına münhasır hâsiyetleri etrafında yoğurmuş ve muhabbet, gayret, sabır, hizmet-i Kur’ân ve iman gibi konulardaki zaaflarımıza tiryak olmuştur... 1934 senesinde Isparta’nın Barla’sında telif ettiği Yirminci ve Yirmi Birinci lem’alar bu gerçeğin müşahhas birer meyveleridir.

Sad Sûresinin 80. âyetinden 83. âyetine kadar ihlâsın ne derece kıymetli bir nimet olduğu Cenâb-ı Hak tarafından şöyle anlatılmaktadır: “(Allah:) ‘Haydi doğrusu sen malûm vaktin gününe kadar mühlet verilenlerdensin’ buyurdu. (İblis) dedi ki: ‘O halde senin izzetine yemin ederim ki, mutlaka onların hepsini azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna!” İşte Bediüzzaman Hazretleri, “Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-ı hayriyenin çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir”3 şeklindeki şahane ifadeleriyle Kur’ân-ı Kerim’de ifade edilen bu gerçeği ve Müslümanların şeytana karşı ihlâsla mukabele etmesi gerektiği şeklindeki önemli hakikati harika bir tarzda zamanın önüne sunmaktadır. Bu iki lem’ada, yine bunun gibi izah edilen birçok mesele, ihlâsın İslâmiyet için en mühim bir esas olduğunun sırlarını anlatmaktadır.

İhlâs üzerinde bu kadar çok durulmasının birçok sebebi var mutlaka. İman ve İslamın her şubesinde bu hasiyete ihtiyaç duyulması ve mevcut ihtiyacın bu son asırda gayet şiddetli bir tarzda artması üzerine, ihlâsa dair açıklayıcı ve lüzumlu noktalar oldukça anlaşılır bir tarz ve etkili bir üslupla Risâle-i Nur’un birçok yerinde ihtimamla işlenmiştir. İhlâsın küllî bir ubûdiyete sahip olmak için gerekli bir şart olması, haklı şûranın ihlâs ve tesanüdü netice vermesi, bizlere herşeyden evvel ihlâs düsturunun lâzım olması, hırs gibi birtakım menfî tavırların ihlâsı kırması, ihlâs hakikatinin bâtıl bir meselede bile netice vermesi, ihlâsın enâniyeti yok etmeyi gerektirmesi, ibadetlerimizin ruhu olması, ihlâsı kazandıran ve muhafaza ettiren sebepler, ihlâsın zerreyi yıldız yapması hususu, ihlâssız imanın imandan sayılmaması, ihlâs ve tesanüd hakikati ile üç adamın millete yüz adam kadar faydalı olabilmesi, ‘Niçin ben yapmadım?’ düşüncesinin ihlâsı zedelemesi, Nur talebelerinin ihlâsı, şefkattaki fedakârlığın hakiki bir ihlâstan kaynaklanması, tama ve bid’at yüzünden ihlâsı kaybeden âlimler, teveccüh-ü nâstan hoşlanmanın ihlâsı kırması, ihlâsın lüzumu ve ihlâsa dair düsturlar gibi birçok noktalara inayet-i İlâhiye sayesinde büyük bir muvaffakiyetle açıklık getirilmiş ve bu önemli mesele etraflıca takdim edilmiştir.

—Devamı yarın—

Dipnotlar:

1- Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yirmi Birinci Lem’a, s. 163

2- Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İcâz, s. 142

3- Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yirmi Birinci Lem’a, s. 164

Yasin TOPAL

06.12.2006


Bediüzzaman ve talebelerine Afyon'da haksız yere çektirilen ceza

Afyon Mahkemesinin 6 Aralık 1948 tarihli, ‘vicdanî kanaat’le verdiği karar ile 20 ay hapis cezasına mahkûm edilen Bediüzzaman Hazretleri, Temyiz Mahkemesi’nin kararı bozmasına rağmen, bu cezayı zulmen çekmiştir.

Bediüzzaman Hazretlerinin, kanunsuz bir şekilde talebeleriyle birlikte Afyon hapsine girişi ve orada çektiği sıkıntılar, Tarihçe-i Hayat’ta şöyle anlatılır:

“Bediüzzaman, 1944 Denizli Mahkemesinde berâet ettiği halde, Afyon vilâyetine bağlı Emirdağ kazâsında ikamete memur ediliyor. Orada, kendi âhireti ve Risâle-i Nur’la meşgul olurken, 1948 senesinde, gizli din düşmanları, yapılan zulümler az geliyormuş gibi aynı nakarat ile, ‘Gizli cemiyet kuruyor, halkı hükûmet aleyhine çeviriyor, ihtiyarladıkça artan enerjisiyle; kuvvetiyle, rejimi yıkmaya çalışıyor, Mustafa Kemal’e ‘İslâm deccalı, süfyan’ diyor’ gibi bir sürü bahanelerle, elli Risâle-i Nur talebesiyle birlikte Afyon Ağır Ceza Mahkemesine sevk ediliyor ve hapse konuluyor.

“Yapılan derin ve uzun tahkikat neticesinde, birtek suç delili bulunamıyor. Fakat, ne oldu ise oldu, ne yaptılarsa yaptılar, nihayet mahkeme—güyâ kanaat-i vicdâniye ile—Bediüzzaman’a yirmi ay ve müdakkik bir âlime on sekiz ay, yirmi iki kişiye de altışar ay hüküm veriyor; diğerlerini de, ‘Bunlar Bediüzzaman’ı büyük bir mürşid olarak bilmişler ve içlerindeki derûnî boşluğu doldurmak için Risâle-i Nur’u okumuşlar’ diye berâet veriyor; hüküm alanları da, ‘Bediüzzaman’ın kurduğu gizli cemiyete yardım etmişler’ diye cezalandırıyor; hükmü derhal infaz edip, hepsini tevkif ediyorlar.

“Tabiî, mahkûmiyet kararı hemen temyiz ediliyor. Temyiz Mahkemesi kısa bir zamanda tetkikatını bitirerek, ‘Mâdem, Bediüzzaman Said Nursî Denizli Mahkemesinde aynı suçtan berâet etmiş; Denizli Mahkemesinin kararı hatâlı da olsa, temyizin tasdikinden geçen bir dâvâ tekrar taht-ı mahkemeye alınamaz’ diye, verilen mahkûmiyet kararını esastan bozuyor. Bunun üzerine yeniden mahkeme başlıyor. Maznunlardan ne istedikleri soruluyor. O tamamen mâsum olan Nur Talebeleri, Temyiz Mahkemesinin kararına uyulmasını istiyorlar. Afyon Mahkemesi, temyizin kararına uyulup uyulmayacağını uzun uzadıya düşünüyor; nihayet uyulmasına karar veriyor. Sonra da, noksanların ikmâli için çalışmaya başlıyor. Fakat, bu çalışma bir türlü tamamlanmıyor ve mahkeme mütemâdiyen tâlik ediliyor. Bediüzzaman ve talebeleri, hüküm katiyet kesb etmeden verilen ceza müddetini hapishânede geçirdikten sonra tahliye edilmişlerdir.”

(Tarihçe-i Hayat, s. 471)

Afyon hapsinde çekilen sıkıntılar

Bediüzzaman Hazretleri, Denizli hapsinde bir ayda çektiği sıkıntıyı, Afyon’da bir günde çeker. Yine Tarihçe-i Hayat’tan takip edelim: “Kendisine, bütün bütün kanunsuz muâmeleler yapılmıştır. Hapishânede, tam yirmi ay, kışın, çok soğuk olan gayr-i muntazam bir koğuş içinde yalnız bırakılarak, tecrid-i mutlak içinde imhâ olmasına intizar edilmiştir. Kışın en şiddetli günlerinde, hapishâne pencerelerinin iki milim buz tuttuğu zamanlarda zehir verilmiş; ihtiyar, çok hasta haliyle, aylarca ıztırap çektirilmiştir. Mübârek yatağında, bir taraftan bir tarafa dönemeyecek bir hale geldiği zamanlarda bile, hizmetine, bir talebesi olsun müsaade edilmemiştir. O korkunç şerâit altında, kendi kendine ölüp gitmesi beklenmiştir. Hastalığı o kadar şiddetlenmiştir ki; günlerce, birşey yiyememiş ve gıdâsız kalmış ve çok zaif bir vaziyete gelmiştir. Böyle olduğu ve çok sıkı bir tarassud ve tazyikat altında bulundurulduğu halde, Risâle-i Nur’un telifinden geri kalmamış, her hapiste olduğu gibi, burada da gizli olarak eser telif etmiştir. Mahpuslar, gizli gizli Risâle-i Nur’u elleriyle yazıp çoğaltmışlar ve hapishâneden dışarı da çıkararak, neşrini temin etmişlerdir. Bediüzzaman, hapiste olduğu günler dahi Risâle-i Nur’un neşriyatı durmamış, perde altında yüz binlerce nüshaları eski yazı ile neşretmeye—Nur kahramanı Hüsrev gibi—Nur Talebeleri muvaffak olmuşlardır.” (A.g.e., s. 472)

06.12.2006


Münâcâtü'l-Kur'ân

FELÂK:

1. Ey sabahın Rabbi! Beni yarattıklarının şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasetçilerin şerrinden muhafaza eyle! (1-5)

NÂS:

1. Ey insanların Rabbi, insanların Sâhibi ve insanların İlâhı! Beni insanların kalplerine sinsice vesvese verenin, insanlardan ve cinlerden olan şeytanların şerrinden koru! (1-6)

“İzzet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıklarından münezzehtir. Bütün peygamberlere selâm olsun. Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Sâffât: 180-182)

06.12.2006


Nur'un dilinde Risale-i Nur

On Sekizinci Lem’a

Bediüzzaman Hazretleri; Afyon Emniyet Müdürlüğü’ne yazdığı bir dilekçede On Sekizinci Lem’a hakkında diyor ki:

“On Sekizinci Lem’a olan kerâmet-i Aleviye ise, yanlışlıkla onlara, beraber gönderilmiş. Değil o risâleyi tab’ etmek, belki en mahrem kardeşlerime de ancak okumasına izin veriyorum. Hem o, dünyaya bakmıyor. Hem ehl-i vukuf ve mahkeme tetkik etmiş, bize iade etmişler. Hem, on sene evvel Eskişehir Hapishanesinde çok sıkıntılı bir zamanımda ve tesellîye çok muhtaç olduğum bir zamanda bir müjde-i mânevî kalbime geldi, ben de kaleme aldım.” (Emirdağ Lâhikası, s. 93)

On Dokuzuncu Lem’a

İktisad Risâlesi’dir. Bu eserle alâkalı olarak Bediüzzaman Hazretleri Afyon Hapishanesinde iken Emniyet Müdürlüğü’ne yazdığı bir yazıda “İktisad bu zamanda herkese lâzımdır demektedir” (Emirdağ Lâhikası, s. 93) Özelikle gayri zarurî ihtiyaçların zarurî ihtiyaç sırasına girdiği asrımızda herkesin muhtaç olduğu manevî bir ilâçtır.

On Dokuzuncu, Yirmi Beşinci

ve Yirmi Altıncı Lem’alar

“Hem bu vatana ve bu millete ne kadar menfaatli olduğuna nümune için, Risâle-i Nur’un eczalarından olan İktisat Risâlesi ve hastalara, imandan gelen yirmi beş devalı risâle ve ihtiyarlara, imandan gelen yirmi altı rica ve tesellî risâleleri, bu mübarek milletin yarısından ziyade bir yekûn teşkil eden fakirler, hastalar, ihtiyarlar taifelerine gayet kıymettar bir hazine-i servet ve tiryak ve ziya olduğunu insafla bakan herkes kabul eder kanaatindeyim.” (Tarihçe-i Hayat, s. 197)

“Hususan İktisat ve İhtiyarlar ve Hastalar risâlelerini işhad ediyorum ki, Türk milletinin beşten dört kısmını teşkil eden musibetzede, fakirler ve hastalar ve ihtiyarlar ve dindar müttakîler taifelerine bin Türkçü kadar hizmet eden o kitaplar, Kürtlerin ellerinde değil, belki Türk gençlerinin ellerindedirler.” (Tarihçe-i Hayat, s. 202)

Fatma ÖZER

06.12.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004