Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 10 Nisan 2007
Mehmet Fırıncı ve Mehmet Kutlular ; Mehmet Emin Birinci'yi anlattı...indirmek ve dinlemek için tıklayınız

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Bitkiler ve ağaçlar Ona secde eder, Onun emrini dinler. Gökyüzünü yükseltip âleme nizam ve ölçü verdi.

Rahman Sûresi: 6-7

10.04.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kibirlenmekten sakınınız. Çünkü kul, kibirlenmeye devam ettikçe Allah onun hakkında şöyle buyurur: "Kulumu zorbalar listesine yazın."

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 104

10.04.2007


Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!

İ’lem eyyühe’l-aziz!

Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah, Kâmil-i Mutlak olduğundan, lizatihî mahbubdur. Allah, Mûcid, Vâcibü’l-Vücud olduğundan kurbiyetinde vücut nurları, bu’diyetinde adem zulmetleri vardır. Allah, melce ve mencedir. Kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce ve mence odur. Allah Bâkîdir; âlemin bekası ancak Onun bekasıyladır. Allah Mâliktir; sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah, Ganiyy-i Muğnîdir; herşeyin anahtarı Ondadır. Bir insan Allah’a hâlis bir abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.

***

İ’lem eyyühe’l-aziz!

Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!

***

İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvanla fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, Zât-ı Akdesi mülâhaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenâb-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i muhîta ile, bu mevsufun o ünvandan tulû etmesi ağır gelmez.

Mesnevî-i Nûriye, s. 111

Lügatçe:

tulû: Doğma, doğuş.

tavattun: Vatan edinme.

Kâmil-i Mutlak: Sonsuz mükemmellik sahibi olan Allah.

lizatihî: Zatı için.

Vâcibü’l-Vücud: Varlığı zaruri ve şart olan Allah.

kurbiyet: Yakınlık.

bu’diyet: Uzaklık.

adem: Yokluk.

zulmet: Karanlık.

melce: Sığınılacak yer.

mence: Kurtulacak yer, kurtulma.

Ganiyy-i Muğnî: Sonsuz zenginlik sahibi olan Allah.

abd: Kul.

umur: İşler.

mesrur: Sevinçli, sürurlu.

ömr-ü bâki: Sonsuz ömür.

sa’y: Çalışma, gayret.

menkûr: Belirsiz.

sema’: İşitme, duyma.

fehm: Anlayış.

ilka: Bırakma, atma, koyma.

mevcud-u meçhul: Bilinmeyen varlık.

mârufiyet: Tanınmışlık.

şuâ: Işın.

tebarüz: Ortaya çıkma, belirme.

sıfât-ı mutlaka-i muhîta: Geniş ve sınırsız sıfatlar.

mevsuf: Bir sıfatla vasıflanmış.

10.04.2007


“Vur! Zalimler için yaşasın Cehennem!”

- 8 -

Hapishane idaresine verilen emir neticesi “tecrid-i mutlak”a (hücre hapsine) alınan Said Nursî, bazı zamanlar, hizmetçisi dâhil hiç kimseyle görüştürülmezdi. Böyle durumlarda Nur Talebeleri bazen riski de göze alarak Üstada ulaşmaya çalışırlardı.

Zübeyir Gündüzalp anlatıyor:

“Ben hapishanede umumiyetle sakallı bulunuyordum. Üstadımızın koğuşunun yakınında berber vardı. ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sorulduğunda ‘Berbere’ diye cevap verebilmek için.

“Zaten berbere gitmek serbestti. Ustura bulundurmak da yasaktı. Giderken tam berber kapısının önüne gelince, sağa sola ‘Gardiyan var mı?’ diye bakardık. Olmadığına tam emin olduğumuz an Üstadımızın odasına dalardık. Tabiî Üstadımızın müsait olup olmaması da önemliydi bu durumda. Üstadımız, müsait olmadığı zaman kapıyı sürgülerdi. Eğer kapı sürgülü değilse, kimse de yoksa hemen içeriye girerdik. Üstadı ziyaret ederdik, ihtiyacı olan bir şey varsa alırdık. Bize vereceği bir mektup vb. varsa alırdık. Üstadımız bize duâ ederdi ve hemen çıkardık.

“Ama bu sefer, çıkınca ‘gardiyanlara yakalanma’ meselesi var. Bazen yakalanıyorduk, bazen de yakalanmıyorduk.

“Bir gün yine muazzez Üstadımızın odasına uğradım. Yapılması gereken hizmetlerini yaptım ve hemen çıktım. Çıktıktan sonra baktım karşı tarafta iki gardiyan. Onlar da beni gördüler. Tabiî hemen koşup yakaladılar. Baktım ikisi de güçlü ve kuvvetli. Ama yatıramadılar. Sonra düdük çalarak iki kişi daha çağırdılar. Baktılar ki olmayacak, beni ellerimden ve ayaklarımdan bağlayıp yatırmaya çalıştılar. Ben de, ‘Ne istiyorsunuz, ne yapacaksınız? Falakaya mı yatıracaksınız? Buyurun!’ dedim ve ayaklarımı uzattım.

“Vurdular, vurdular, vurdular, vurdular…

“Her iki ayağıma da, yoruluncaya kadar vurdular.

“Onlar vurdukça, muallâ Üstadımızın İstanbul’da İngilizlere karşı, işgal zamanında söylediği şu kâmilâne sözü aklıma geldi:

‘Bir zalim, bir mazlumu, yere yatırıp ayağıyla boğazına bastığında, eğer o mazlum, zalimin ayağını öpercesine zillet gösterirse ruhu cesedinden önce ölür, eğer yüzüne tükürürse ruhu kurtulur, cesedi de bir şehid-i mazlum olur.’

“Onlar vurdukça ben ‘Vur!’ diye bağırıyordum. Onlar vurdukça, ağzımdan, ‘Vur! Zalimler için yaşasın Cehennem’ ifadeleri çıkıyordu. Ayaklarım şişene kadar vurdular. Ayağa kalkınca duvarlara dayanarak koğuşa girdim. Kardeşlerin morali bozulmasın diye kimseye görünmemeye çalıştım. Fakat inayet-i İlâhiye ile ertesi gün ayaklarımın iyileştiğini gördüm.”

Gündüzalp, 3 Ocak 1960 tarihinde Bediüzzaman’la birlikte geldiği Ankara, Beyrut Palas Otelinde hapiste yaşadığı bir hadiseyi Hüsmen Duran’a şöyle hikâye eder:

“Afyon Hapsinde Üstad Bediüzzaman’ın kaldığı koğuşun pencere camları kırık, kapısı ise kilitli idi. Soba var, ama yanmıyordu. Bizlerin de içeriye girmesine kesinlikle müsaade etmiyorlardı. Camdan, Üstadın koğuşuna baktığımda, önce Üstadın namaz kıldığını ve tahiyatta durduğunu zannettim. Ama duruşu bana, o anda cansız geldi. O günlerde Afyon kışının çok dehşetli soğuğunu yaşıyorduk. Üstadımız abdest almış yüzündeki, bıyıklarındaki ve kaşlarındaki abdest suyu donmuştu. O anda kapıyı açamadım. Omzumla, kapalı olan kapıya dayandım ve anahtarı kırarak içeriye girdim. “Üstadımızın eline ve eteğine yapışarak:

‘Üstadım!’ diye haykırdım.

“Hazret-i Üstad bana, ‘Kardeşim korkmayınız! Bunlar beni öldüremeyecekler. Bu Nurlar bütün cihana yayılacaktır!’ dedi.

“Tam o anda gardiyanlar içeriye girdiler. ‘Sen nasıl kapıyı kırıp habersiz içeri girersin?’ diye, beni yakaladılar ve odalarına götürdüler.

“O gün gardiyanlar yoruluncaya kadar ayaklarıma vurmuşlardı. Ben onların her vuruşunda ‘Allah!’ derdim ve hiçbir acı hissetmezdim. Siz de böyle bir duruma düşerseniz, ‘Allah!’ deyin, size bir şey olmaz.”

—Devam edecek—

İbrahim KAYGUSUZ

10.04.2007


Nurun sadık kahramanı Zübeyir Gündüzalp’e

Hizmet ufkunda bir güneşsin aşikâr

Gece gündüz Nur saçan irfanısın Zübeyir

Nurlara hadim oldun, Üstadına hizmetkâr

Fedakârlık burcunun kalkanısın Zübeyir.

Taş gibi sade oldun, hakka âmâde oldun,

Sadakatin eşsiz bir ünvanısın Zübeyir.

Yâr oldun, yâran odun, Üstadına can oldun

Nurun baharının bir reyhanısın Zübeyir

Zalimlere dur diyen, gece gündüz nur diyen

Üstadımın müstesna ihvanısın Zübeyir.

Yâd-ı cemîl bıraktın nurun pak meşrebinde

Mevlânâ diyarının civanısın Zübeyir

Ebûbekir’i anlatır bu ihlâs, bu sadakat

Ömer’i haykıran bir destanısın Zübeyir.

Kirazlı Mescidi kendine mesken eyledin

Nurların yelken açtığı limanısın Zübeyir

Sabır, sebat sendedir, Nurun müdebbirisin

Ahlâkın, faziletin nişanısın Zübeyir

Nurun hatibi oldun karanlık bu asırda

Müsbet hizmetle kaim divanısın Zübeyir

Feragat meydanında fenâfi’l-Üstad oldun

Dâvâ düsturlarının erkânısın Zübeyir

Minnettardır sana Nurun has şakirtleri

Nurcuların her zaman yârı canısın Zübeyir

İstanbul âfâkında hizmet bayrağı açtın

Asitane’nin bülbül-ü handânısın Zübeyir

Muhabbet fedailerine rehber oldu hayatın

Uhuvvet meydanının destanısın Zübeyir

Tam sadakat, sebatla, metanetle yürüdün

Bir müstesna şahsiyet-i nurânîsîn Zübeyir

Şevki tutuşturan bir ihlâs meş’âlesisin

Ahirzamanda şakird-i Kur’ânîsin Zübeyir

Nurun her bir satırında eşsiz gayretin var

Sönmeyen bir meş’âle-yi imanîsin Zübeyir

Asrın kutbuna sadakatla müzahir oldun

Rabbimin nurlarına ihsanısın Zübeyir

Nurlar ile anıldın nursuz geçmedi ânın

Yüce yaradanın eşsiz bir ihsanısın Zübeyir

Hayatında süzülen Üstadına vefadır

Paha biçilmez zümrüd-ü Kur’ânîsin Zübeyir

Bedenini kalem, kanını mürekkep eyledin

Hizmetin şahlanan aslanısın Zübeyir

Bir sevda aleviyle kanatlandın kuş gibi

Nağme nağme hikmetin elhânısın Zübeyir

Hercümerc içinde çalkalanan o demde

Elinde nur, dilinde nur lisanısın Zübeyir

Tağuta bel kırmayan cesaret-i imansın

Mehdiyetin bir sırr-ı nihânısın Zübeyir

Sendeki saffet-i nura bütün âlem âşinâ

Nurun sadık kahramanısın Zübeyir

Sevgi senin mâyendir, uhuvvet sermayendir

İhlâs düsturlarının tamamısın Zübeyir

Hanifi ÖRNEK

10.04.2007


Nurdan Dualar

Allahım! Kur'ân'ı bize dünyada bir dost, kabirde ünsiyetli bir yoldaş, kıyamette bir şefaatçi, sırat üzerinde bir nur, Cehennem ateşine karşı bir siper ve örtü, Cennette bir refik, bütün hayırlara bir delil ve imam kıl.

Allahım! Kalblerimizi ve kabirleri-mizi iman ve Kur'ân nuruyla nurlandır. Üzerine Kur'ân indirilen zâtın—Rahmân-ı Hannân'ın salât ve selâmı onun ve âlinin üzerine olsun—hakkı ve hürmeti için, bize Kur'ân'ın burhanlarını aydınlat. Âmin.

Mektubat, s. 189

10.04.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004