Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 08 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Mü'minleri müjdele ki, Allah'tan onlara pek büyük bir lûtuf ve ihsan vardır.

Ahzâb Sûresi: 47

08.06.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kim ki, yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken ona yardım etmezse Allah onu dünya ve âhirette zelil kılar.

Câmiü’s-Sağir, c. 3, No: 3585

08.06.2006


Dünya süslü bir menzildir

İşte, dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı bir endam aynasıdır. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz bir sayfadır, hayatımız bir kalem. Onunla, sahife-i a’mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor.

Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki, dünyamız, hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız ayna olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esmâ-i İlâhiyeye döner, ondan cilve-i esmâya intikal eder.

Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennetin muvakkat bir fidanlığı olduğunu derk edip, ona karşı şedit hırs ve talep ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sümbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk hakikî aşka inkılâp eder.

Yoksa, “Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onlara kendi âkıbetlerini unutturdu. Onlar yoldan çıkmış kimselerin tâ kendisidir.” (Haşir Sûresi, 59:19.) sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevâlini düşünmeyerek hususî, kararsız dünyasını aynı umumî dünya gibi sabit bilip kendini lâyemut farz ederek dünyaya saplansa, şedit hissiyatla ona sarılsa, onda boğulur, gider. O muhabbet onun için hadsiz belâ ve azaptır. Çünkü, o muhabbetten yetimâne bir şefkat, meyusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zîhayatlara acır, hattâ güzel ve zevâle maruz bütün mahlûkata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye’s-i mutlak içinde elem çeker.

Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin elemine karşı ulvî bir tiryak bulur ki, acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevâlinde bir Zât-ı Bâkînin bâki esmâsının daimî cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâkî görür; şefkati bir sürura inkılâp eder. Hem zeval ve fenâya maruz bütün güzel mahlûkatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakış ve tahsin ve san’at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i daimîyi görür. O zeval ve fenâyı, tezyid-i hüsün ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san’at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir.

Mektûbât, s. 17

Lügatçe:

sahife-i a’mâl: Ameller sayfası.

nukuş-u esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimlerinin nakışları.

cilve-i esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellî etmesi.

muvakkat: Geçici.

şedit: Şiddetli.

semere: Meyve, netice.

fevâid: Faydalar.

zevâl: Son bulma.

lâyemut: Ölümsüz.

rikkat: Acıma, incelik.

tevellüd: Doğma.

ye’s-i mutlak: Mutlak ümitsizlik.

zîhayat: Hayat sahibi.

Zât-ı Bâkî: Daimi olan zât; Allah.

âyine-i ervah: Ruhların aynası.

sürur: Sevinç.

cemâl-i münezzeh: Kusurdan uzak olan İlâhî güzellik.

ihsas: Hissettirme.

tahsin: Güzel görme, beğenme.

tenvir-i daimî: Daimi nurlandırma.

tezyid-i hüsün: Güzelliği arttırma.

tecdid-i lezzet: Lezzeti tazeleme.

teşhir-i san’at: Sanatı gösterme, sanat sergisi.

08.06.2006


Molla Said Cizre’de

Bediüzzaman’ın hayatı incelendiğinde, bazı mekânların onun için dönüm noktası oluşturduğunu ve bundan sonra hayatı boyunca aynı prensipler doğrultusunda hareket tarzı geliştirdiğini gözlemleyebiliriz. İşte o mekânlardan biri de Cizre’dir. Molla Said’in Cizre’de Mustafa Paşa’yı hidayete dâvet etmesi ve zulümden vazgeçirmeye çalışması, tavrı ve harekât tarzı ileriki hayat safhasında, Divan-ı Harb-i Örfî Mahkemesinde Hurşit Paşa’ya, İstanbul’da İngiliz Başkumandanına, Kosturma’da Rus Başkumandanına ve Ankara’da Meclis’te Mustafa Kemâl Paşa’ya karşı da kendisini gösterecektir.

Cizre, Molla Said’e bir ilki daha yaşatmış ve onu medreseden sosyal hayatın acımasız çarklarına sürüklemiştir. Burada ilk defa devletin sosyal ve siyasî yapılanmasına şahit olmuş ve yapılan yanlışlıkları düzeltmek istemiştir. Hamidiye Alaylarının Doğuya ve Güneydoğuya fayda getirmediğini ve yaranın iltihabını arttırdığını bizzat kendi gözlemleriyle yaşamıştır. Bu tehlikeye de Münâzarât adlı harika eserinde dikkat çekmiştir. Daha henüz on altı yaşında genç bir delikanlı olan Molla Said’in cesaretini öğrenebilmek için muhatabını iyice tanımamız gerekir ki, o yaşta bir gencin nasıl inayet altında olduğunu, bunun ilerideki hayatına nasıl yansıdığını bilelim. Dilerseniz Miran Aşiret Reisi Mustafa Paşa’yı ve Hamidiye Alaylarını bir nebze anlatalım.

Bediüzzaman’ın medrese ve talebelik hayatından ilk defa sosyal hayata girişine sebep olan portrelerden Mustafa Paşa, Cizre’de doğmuş olup, doğum tarihi konusunda herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Zamanın en güçlü aşiretlerinden Miran Aşiretinin ağasıdır. Temer Ağanın oğlu olup, İbrahim Ağanın da torunudur. Çok iri yarı, bakışları sert ve keskin, sakallı birisidir. Miran Aşiretinin 11 oymağı olmakla beraber, bunların en önemlileri; Berkeleyi, Sinika,Varasali, Aliyuki, Hürika, Dükeliya idi. Kendisi Berkeleyi Oymağından olup bu 11 kabilenin, oy birliği ile tüm Miranların başına geçmişti. Halk arasında özellikle onu çekemeyen bazı aşiretlerce de Misto-i Miri (Büyük Musto) diye anılırdı.

Sultan Abdülhamid, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Hamidiye Alay Komutanları teşkil etmek üzere, doğuda bulunan tüm aşiretleri İstanbul’a çağırmıştı. Çok akıllı ve zeki olan Mustafa Paşa, kendisi gibi iri yarı olan 500 adamını hazırlayıp, yayan atları ile birlikte yola çıkarlar. Üç aylık bir süreden sonra nihayet İstanbul’a varırlar.

Padişah Sultan Abdülhamid, tüm Doğudan gelen kabileleri önce görmek için bir resmî geçit düzenlettirir. Resmî geçitte, önünden geçen her kabileyi gözler ve not aldırtır. Sıra Cizre’den gelen aşiretlere gelince, hep birbirine benzeyen iri yarı, cüsseli olan bu adamları ve giyinişlerini görünce, derhal bunlara bir yemek verilmesini, davranış ve hallerini yerinde görmek istediğini yanındakilere emreder. Cizre Miran aşiretleri temsilcileri olan 500 kişiye bir yemek verilir. Padişah da onları yemekhaneden seyreder. Mustafa Paşa askerlerine tüm yemeği bitirmelerini söyler. Yemeği de çatal kaşık kullanmadan, kollarını sıvayıp, elle yerler. Tabak diplerinde hiçbir şey bırakmazlar. Bunu gören padişah berat ve nişanlarını taktırır. Çok geniş yetkileri ona tanır. Böylece emrinde üç alay kurmasını ferman buyurur.

Mustafa Paşa Cizre’ye gelir gelmez, tüm çevre aşiretlerinden1893 yılında üç alay kurar ve Cizre’deki Hamidiye kışlasını yaptırır. Geniş bir nüfus araştırması yaparak, her ağanın kaç insan savaşa çıkarabileceğini belirtir. Mustafa Paşa doğrudan padişaha, askerî yönden de 6. Liva olan Erzincan Müşirliğine bağlıydı. Padişah kendisine çok geniş yetkiler tanımış olup hakkında gelen şikâyetleri bertaraf etmiştir. Aynı zamanda her ay, İstanbul’dan asker başına bir kese altın gelirdi. Miran ve diğer bağlı aşiretler göçer olmakla beraber, yerlilerden birçok üst düzeyde askerler seçilmişti. Bunlardan Fettah Ağa binbaşı, Hacı Zuraf yüzbaşı, Tayan aşiretlerinden Şeyhmus-ı Kerevan yüzbaşı, Tahir Ağa Hamidiye Askerî Kaymakamı idiler. Ordusu tam teşekküllü ve kuvvetli olup, hem kendi imkânları, hem de İstanbul yardımları ile beslenirdi.

Okuma yazması olmamakla beraber, kültür tartışmaları düzenler ve âlimleri yarışmalara alırdı. Bir çok âlim ailesinde ve aşiretlerinde barınırdı. Bu arada devamlı bir kâtibi yanında olurdu. Molla Sadık Zade Abdullah Efendi onun kâtipliğini yapar, Abdullah Şeyh Ali’de onun masrafdarlığını yürütürdü. Mustafa Paşa çok akıllı biriydi. Cizre’de çok erkekli ve değişik mahallelerde oturan aileler, kendi kızlarını onlar istemeden çağırıp kendisi vermiştir. Bu hareketiyle de Hamidiye Alay Paşalığını sağlama almıştır.

Sultan Abdülhamid Han’ın geniş yetkiler tanıması ve feodal yapının bir gereği olarak zor kullanma ve eziyet verme girişimleri olmuş, üç alayın barınıp yerleşmesi, hayvanların beslenmesi için arazi işgallerinde bulunmuştur.

Bediüzzaman 1894 yılında Tillo’da gördüğü bir rüya üzerine Mustafa Paşa’yı, yaptığı yanlışlardan vazgeçirmek ve hidayete davet etmek için kendisini Van yaylasında çadırda bulur. Tarihçe-i Hayat’ın başlarında anlatıldığı üzere onu zulümden vazgeçirmeye, tevbe edip namaz kılmaya dâvet etmesi üzerine, Paşa kendi âlimleriyle Cizre’de ilmî münazara teklifinde bulunur. Bediüzzaman teklifi kabul eder ve Cizre’de Bani Hanı’nda gerçekleşen münazaradan gâlip ayrılır. Bazı olaylardan sonra Mustafa Paşa’dan tevbe sözü alarak Cizre’den ayrılır. Bu konuda ayrıntılı bilgiler Tarihçe-i Hayat adlı eserde geçmektedir. Tekrara girmemek için burada anlatmayacağız. Ancak bir süre sonra Paşa, yine eski haline dönmüş ve zulmünü arttırmıştır. Aşağıda bir nebze okuyacağınız olaylar da gösteriyor ki Molla Said, Mustafa Paşa’yı sadece hidayete dâvet etmekle kalmamış, aynı zamanda büyük zulümlerden de vazgeçirmeye çalışmıştır.

1899-1902 yıllarında Musul’da valilik yapan Ebubekir Hazım Paşa (Tepeyran) Miran aşireti ile ilgili anılarında, Mustafa Paşa’nın bazı davranışlarından ve bazı yanlış hareketlerinden dolayı hoşnutsuzluğunu dile getirir. İşte o olaylardan bazıları: Bağdat Demiryolları çalışmalarına katılan Alman Dr. Paul Rubach, 1901 kışında Musul’da Dicle’nin iki yakasını tutmuş olan Mustafa Paşa’nın adamları tarafından haraca bağlandıklarını anlatır. “Avrupa’dan getirilip Samsun-Diyarbakır tarikiyle El-Cezire Çölünün kenarına (Diyarbakır’a) kadar katır ve deve ile, oradan da Güneye doğru kelekle sevk olunan malların dahi aynı vergiye tâbi tutulduğu cevabını aldım… Günlük ihtiyaç maddelerinden sayılan pek çok şeyin, bu arada petrolün fiyatı üç dört misline fırlamıştı. Mustafa Paşa, Cizre ile Musul arasında bulunan elli kadar İslâm ve Hıristiyan köyünü iki sene içinde yağma, tahrip ve köylüsünü tard ve tedip etmişti… Daha sonra iki sene evvel ekili olan bütün tarlalar büsbütün terk ve ihmal edilmiş bir halde bulunuyordu.”

Miran aşireti reisi Mustafa Paşa, Cizre kazası ve havalisinde seyyar ise de, Musul vilayeti ahalisi ve aşiretlerine zarar vermektedir. “Bütün gençlik hayatı Musul hapishanesinde geçmiş gibi olan bu haydut Paşa’nın, Hamidiye Alayları’na girmesinden sonraki cinayetlerinden dolayı muhakeme altına alınması için gereken irade bir türlü çıkmadığından, bu cinayetlerde kendisiyle ortak olanlardan ele geçirilebilen şahıslar yıllardan beri muhakemesiz, hükümsüz Musul hapishanesinde bulunmakta idiler… Miran aşireti, Arap aşiretlerinden Gergerilere taarruz ederek yapılan çarpışma da Araplardan pek çoğu öldürülmüş ve bir çok hayvanların ele geçirilmiş olduğu;… haberleşerek çarpışmayı… itiraf ettiği halde… Dördüncü ordu Müşiri Zeki Paşa ‘Mustafa Paşa saltanat-ı seniyyenin gerçek kullarındandır. Bu tür hareketlerde bulunmaz’ diye hiç utanmadan sıkılmadan onu temize çıkarmağa… çalışmaktadır.”

Bediüzzaman 1902 yılında Van’da iken Mustafa Paşa ile yıllar sonra tekrar karşılaşır. Geravi aşireti reisi Şeker Ağa ile Paşa’yı barıştırır. Paşa’ya dönerek tevbesini bozduğunu ve salimen Cizre’ye varamayacağını ifade eder. Gerçekten de Paşa 1902 yılında, yayladan Cizre’ye dönerken, Cizre-Şırnak arasında meydana gelen aşiret kavgalarının sonunda serseri bir kurşunla öldürülür. Aşiret kavgası sona erer, aşiretler ayrılırken, kimin tarafından atıldığı bilinmeyen bir kurşunla Paşa öldürülmüştür. Naaşı Cizre’ye getirilmiş ve kendisine ait olan, şimdi Cizre Mezarlığındaki kabrine gömülmüştür.

Kaynaklar:

1. Bütün yönleriyle Cizre, Abdullah Yaşın, 1983

2. Mardin aşiret – cemaat – Devlet Tarih Vakfı Yay. – 2002 iktibasen Tepeyran, Ebubekir Hazım (1998), Hatıralar İst.

Mehmet Selim Mardin

08.06.2006


Cevşenü'l Kebir'den

1. Ey rablık iddia edenlerin ve bütün terbiyecilerin Rabbi,

2. Ey bütün kapıları açan,

3. Ey sebepler tasarrufunda bulunan,

4. Ey sevapları veren,

5. Ey doğruları ilham eden,

6. Ey bulutları yoktan yaratan,

7. Ey azab ve ikabı şiddetli olan,

8. Ey hesabı sür’atli gören,

9. Ey dönüş kendisine olan,

10. Ey bağışlayan ve tevbeleri kabul eden,

Sen bütün kusur ve noksan sıfatlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin. Emân ver bize, emân diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar.

08.06.2006


Zübeyir Gündüzalp'in Kaleminden

Kendi fikrinin isabetsizliğine ihtimal verebilmek

En büyük gaflet örneklerinden:

Müdavele-i efkârda bir işi isabetsiz veya zararlı bulduğunu arkadaşına söylerken, edep, terbiye, hürmet gibi yüksek ahlâkı çiğneyerek tehevvürle, şiddetle söylemesi, karşısındakinin izzetini kırması, İslâmî terbiye ve ahlâka sırt çevirmek olduğu halde, bunu hiç nazara almayarak, “Bana böyle dedi şöyle dedi” gibi, hiddetle mukabele etmesidir. Dehşetli zararlarda kendisinin dahli olmadığına, ya cehl-i mürekkeple veya gururla iddiada bulunmasıdır. Halbuki mesai arkadaşlarına hürmetle mukabele edip, kendi fikirlerinin isabetsiz olabileceğine ihtimal vererek, yirmi meselede hiç olmazsa on adedini arkadaşlarının kanaatlerine münasip bulup iş yapmasıyla fikirlere menfî hislerin karışmadığı anlaşılmış olur.

08.06.2006


Nurdan Kıssalar

Kurdun konuşması

Beş altı tarîkle, mânevî bir tevatür hükmünü almış kurt hadisesidir ki, bu kıssa-i acîbe çok tariklerle meşhur Sahabelerden nakledilmiş. Ezcümle, Ebû Saidi’l-Hudrî ve Selemeti’bnü’l-Ekvâ ve İbni Ebî Veheb ve Ebû Hüreyre ve bir vak’a sahibi çoban (Uhban) gibi müteaddit tariklerle haber veriyorlar ki:

Bir kurt, keçilerden birisini tutmuş; çoban, kurdun elinden kurtarmış. Zi’b demiş: “Allah’tan korkmadın, benim rızkımı elimden aldın.” Çoban demiş: “Acaip, zi’b konuşur mu?” Zi’b ona demiş: “Acip senin halindedir ki, bu yerin arka tarafında bir zat var ki sizi Cennete davet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz.” Bütün tarikler kurdun konuşmasında müttefik olmakla beraber, kuvvetli bir tarik olan Ebû Hüreyre, ihbarında diyor ki: Çoban kurda demiş: “Ben gideceğim. Fakat kim benim keçilerime bakacak?” Zi’b demiş: “Ben bakacağım.” Çoban ise, çobanlığı kurda devredip gelmiş, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı görmüş, iman etmiş, dönüp gitmiş. Zi’bi çoban bulmuş; zayiat yok. Bir keçi ona kesmiş; çünkü ona üstadlık etmiş.

Bir tarikte, rüesa-yı Kureyş’ten Ebû Süfyan ile Safvan bir kurdu gördüler, bir ceylânı takip edip Harem-i Şerife girdi. Kurt dönmüş; sonra taaccüp etmişler. Kurt konuşmuş, risalet-i Ahmediyeyi haber vermiş. Ebu Süfyan, Safvan’a demiş ki: “Bu kıssayı kimseye söylemeyelim. Korkarım, Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler.”

Elhâsıl, kurt kıssası kat’î ve mânevî mütevatir gibi kanaat verir.

Mektûbât, s. 153

08.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004