Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 05 Ağustos 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

De ki: “Şüphesiz Rabbim gerçeği ortaya koyar. O gaybleri hakkıyla bilendir.”

Sebe’ Sûresi: 48

05.08.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Akşamla yatsı arasında namaz kılan kimsenin bu namazı Allah'a çokça tevbe edenlerin namazıdır.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3673

05.08.2006


“Bir masumu öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir”

“Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de birisinin hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur” (Maide Sûresi: 32)

Şu âyet haktır, akla münâfi olamaz, hakikattir. Mücâzefe, mübalâğa, içinde bulunamaz. Halbuki zahir düşündürür.

Birinci Cümle: Adalet-i mahzânın en büyük düsturunu vaz ediyor. Der ki: Bir mâsumun hayatı, kanı, hattâ umum beşer için olsa da, heder olmaz. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Cüz’iyatın küllîye nispeti bir olduğu gibi, hakkın dahi mizan-ı adalete karşı aynı nispettir. O nokta-i nazardan, hakkın küçüğü büyüğü olamaz.

Lâkin, adalet-i izafiye, cüz’ü külle feda eder. Fakat muhtar cüz’ün sarihen veya zımnen ihtiyar ve rıza vermek şartıyla. Ene’ler nahnü’ye inkılâp edip mezci, cemaat ruhu tevellüt ederek, külle feda olmak için fert zımnen rızadâde olabilir.

Sünûhat, s. 26

***

Adalet-i mahzâ ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide Sûresi, 5: 32) âyetin mânâ-ı işarîsiyle, bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına, rızasıyla olsa, o başka meseledir.

Adalet-i izafiye ise, küllün selâmeti için cüz’ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahzâ kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür.

Mektubat, s. 57

Bediüzzaman Said NURSİ

05.08.2006


Nur’a ilk adım

Ramazan ayının ilk günleriydi. Biz hâlâ ÖSS maratonuna devam ederken, ilk sene kazanamayınca, yeniden yoğun bir çalışma içerisine girmiştik. Yemek bile yiyemiyordum; iştah kalmamıştı ki stresten. Resmen kendimi soyutlamıştım hayattan, yat kalk ÖSS. Günlük programım belliydi, sabahtan akşama kadar dershanedeyim, akşam eve gel, yine ders çalışmaya devam et, sonra yat, yine aynı. Artık benim için üniversite sınavına hazırlanmak bir amaç olmuştu, kazanamama korkusu, gelecek endişesi yatıyordu içimde hep. Dershaneye gidiyorum, herkes farklı bir tipte ve garip giyiniyor, hatta ben bile onlara uymaya başladığımı hissettim. Kızların saçları rengârenk boyalı, yüzler desen makyajlı, herkeste düşük bel pantolon, teneffüs aralarında kantin sigara içenlerle dolu. İçeride, dumandan göz gözü görmüyor... Zor geçiyorduk önünden.

Bir gün, sınava o yoğun tempoyla çalışamaz oldum, çünkü sıkılmaya, hatta nefret etmeye başlamıştım. Hayatım sadece sınava çalışmak olamazdı. Her gün dershanede gördüğüm o insanlardan da sıkılmıştım artık, onları da onlar gibilerini de görmek istemiyordum. Artık benim için hayat anlamsız hale gelmişti. Ramazan ayının da verdiği o manevî atmosferden olsa gerek, birden namaz kılıp, ibadet etme isteği doğmuştu içime. Artık dinimi öğrenmek ve yaşamak istiyordum. Her gün duâ etmeye başladım “Allah’ım, bana yardım et, doğru yolu göster, beni göğsü imanlı insanlarla karşılaştır” diye.

Ramazan ayının ortalarına varmıştık. Günlerim eski tempoyla olmasa da, yine aynı monotonluğuyla geçiyordu. Dershanede sınav olmuştuk, bu sınav sınıf değiştirme sınavıydı. Sonuçlara göre sınıfım değişmişti, ama aylardır aynı sınıfta olduğum için sınıfıma alışmıştım, o yüzden de sınıfımı değiştirmek istemiyordum. Bir de haksızlık yapıldığını görünce, dayanamadım. Ben de durumu rehber hocamıza anlatmak için yanına gittim. “Hocam haksızlık yapılıyor, ben eski sınıfımı istiyorum” dedim. O da “Olmaz Mervecim, bütün sınıflar değişti, değişiklik yapamayız” dedi. Biz ‘olur, olmaz’ derken bir kız geldi. Rehber hocamıza “Sevgi Hocam, ben eski sınıfıma dönmek istiyorum” dedi. Hoca da “Tamam, işte değişin ikiniz de” dedi. Tabiî biz çok sevindik. Ben eski sınıfıma geri döndüm. Yanına oturacağım Yasemin kardeşim de diğer sınıftan gelmiş, onunla da o gün tanıştık. Daha sonra ders bitti. Arkadaşlarla muhabbet ederek eve gidiyorduk. O gün tanıştığım Yasemin kardeşim de vardı yanımızda. Tam arkadaşlarla vedalaşacakken Yasemin kardeş, “Ben, Esmaü’l-Hüsna’yı almak istiyorum, nereden bakabilirim?” dedi. Bunu duyunca çok sevindim. “Şurada kitap fuarı açılmış, ben de dinî bir kitap bakmak istiyordum, istersen birlikte gidelim oraya” dedim. O da “Olur” dedi. Gideceğimiz yer, Ramazan ayı dolayısıyla açılmıştı. Önünden ders çıkışında hep geçiyordum ve girmek istiyordum, ama bir türlü zaman bulup da girememiştim. Diğer arkadaşlarla vedalaşıp birlikte yolumuza devam ettik, bir yandan da muhabbet ediyorduk. Fuarın önüne geldiğimizde “Yeni Asya” yazıyordu. İçeri girdik, etrafa şöyle bir baktık. Fazla büyük bir yer değildi, ama içeride çok kitap vardı. Biz de ilk önce sağ taraftan başladık kitaplara bakmaya… İlgimizi çeken her kitabı açıp inceliyorduk, o kadar çok beğendiğimiz kitap vardı ki, hangisini seçeceğimize bile karar verememiştik. Sonra oradaki görevli ağabey, “İsterseniz masaya oturup inceleyebilirsiniz” dedi. Fark ettim ki, uzun süredir kitaplara bakıyoruz. Hatta okumaya kaptırmıştık kendimizi. Ben de “Gerçekten inceleyebilir miyiz?” dedim. “Tabiî” dedi. Sonra bakmak istediğimiz kitapları alıp masaya geçtik. Biz bir yandan kitapları inceliyor, bir yandan da oradaki görevli ağabeye ve ablaya soru soruyorduk. Arkadaşın bir soru sorması üzerine oradaki ağabey, büyük boy kırmızı kaplı, üzerinde Sözler yazan bir kitap getirerek soruya oradan cevap vermişti. Üzerinde de Risâle-i Nur Külliyatı yazıyordu. “Risâle ne demek?” diye sordum. Neydi bu Risale-i Nur? Onlar da cevap veriyorlardı. Öylece muhabbet açıldı. Bu şekilde tanışmış olduk onlarla.

En çok dikkatimi çeken de onların o nurlu yüzleriydi. Derler ya kalbinin güzelliği yüzüne vurmuş diye, gerçekten de öyleydi. Saate baktık epeydir ordayız, aradan kaç saat geçmişti. Son kez önümüzdeki kitapları inceledik. Bediüzzaman Said Nursî isimli zâtın yazdığı birçok kitap vardı. Bediüzzaman ismini duymuştum bir yerde, nerede duydum bilmiyorum. Belki de önceden bir kez duymuştum bu ismi. Duvara asılmış büyük boy resmine bakarken bile bir yerde gördüm diyordum, ama nerede gördüğümü hatırlayamıyordum. Tam ayrılıyorduk ki, en son baktığımız Gençlik Rehberi ve Zübeyir Gündüzalp’in yazdığı Nefis Muhasebesi adlı kitabı, tanıştığımız abla bize hediye etmek istedi. Biz de başta kabul etmek istemesek de sonradan kabul ettik. Daha sonra arkadaşımla mutlu bir şekilde eve geldik.

Ertesi gün ve diğer günler kitap fuarına ders çıkışlarında tekrar uğradık. Sonra öğrendik ki, bu risâlelerin dersleri yapılıyormuş. Biz de gitmek istedik bu derslere. Fakat hayatımda hiç dinî bir sohbete gitmemiştim ve nasıl olduğunu da bilmiyordum. İlk başta tereddüt etmiştim. Fakat çok merak ediyordum. Hele Risâle-i Nur sohbeti nedir, nasıldır hiç bilmiyordum. İlk Risâle-i Nur sohbetine gittiğimizde Besmele’den bahsediliyordu. Bu ders o kadar çok hoşumuza gitmişti ki, diğer derslere de gelmek istedik. Ve öyle de oldu. Artık her hafta ders çıkışı risâle derslerine koşuyorduk.

Zaman geçtikçe fark ettim ki, eskisi gibi hayattan ümitsiz değildim ve her şeyden de sıkılıp, nefret etmiyordum. Artık sınav kaygısı ve gelecek endişesi içinde de değildim. Neden yaşadığımı ve hayattaki amacımın ne olduğunu biliyordum. Aradığım huzuru bulmuştum. Düşünüyorum da, önemli olan çok iyi bir okulu kazanmam da değil, asıl önemli olan Risâle-i Nur gibi bir okulu kazanabilmemdir benim için. Belki üniversite sınavını kazanamayabiliriz, hatta bizim için çok önemli olan diğer sınavları da kazanamayabiliriz, ama dünya sınavını kazanabiliriz. Neden gelip geçici şeyleri kazanmak için sağlığımızı yitiriyoruz, paramızı ziyan ediyoruz, kendimizi bile unutuyoruz, hatta en kötüsü de Cenâb-ı Hakk’ın varlığını unutuyoruz? Bizim için ahiret yurdu ilk sırada olmalı. Kalıcı, ebedî diyar orası değil mi? Bediüzzaman Hazretleri ne güzel söylemiş: “Aklı başında olan insan ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor gidiyor, insan da beraber gidiyor.” (Mesnevî-i Nuriye).

Cenâb-ı Hak herkese Kur’ân yoluna girebilmeyi nasip eder inşaallah…

Merve TABAN

05.08.2006


Muksit

Allah (c.c.), Muksit’tir. Yani Cenâb-ı Hak tüm işlerini en münâsip şekilde yapar, tüm faaliyetlerini en uygun biçimde düzenler, tüm kâinatı olması gereken en güzel tarzda yaratır, tanzim eder ve donatır.

Ebû Hüreyrenin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği1 Muksit ismi ile Allah Teâlânın varlıkları muazzam bir ölçü ve âhenk içinde yarattığını anlarız. Kâinatın unsurları arasında göz alıcı bir denge ve âhenk hâkimdir. Her şey ne fazla, ne de eksik tam ihtiyâca göre ve haşmet-i rubûbiyeti gösterecek ölçüde yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak kullarına da ölçülü, dengeli, tutarlı ve istikâmet içinde hareket etmelerini emir buyurmuş, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”2 âyeti ile istikâmette âhenk ve tutarlılığı emretmiştir.

Varlıklarda görünen kıymetliliğe rağmen hadsiz ucuzluğun, karışıklığa rağmen ayrı şahsiyetler içinde bulunuşun, karakter farklılığına rağmen son derece uygunluk ve bir birine benzeyişin, meydana geliş kolaylığına rağmen eşsiz güzellik ve mükemmelliğin, ortaya çıkış hızlılığına ve çabukluğuna rağmen eşsiz ölçülülüğün, dengeliliğin ve israfsızlığın, çokça ve cömertçe var oluşlarına rağmen san’at değerlerindeki güzelliğin ve hadsiz intizamın elbette gündüz ışığı ve ışık güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelâlin, bir Hakîm-i Zülkemâlin, bir Rahîm-i Zülcemâlin mevcûdiyetine, eşsiz kudretine, benzersiz rubûbiyetine, birliğine ve birlik tecellîsine sayısız şehâdet ettiğini beyan eden Bedîüzzaman, böylece bütün eşyanın sayısız mânidâr parmaklarla Allah’ın güzel isimlerini gösterdiklerini kaydeder.3

Bedîüzzaman’a göre, tabiatta her şey karma karışık görünmesine rağmen, tam bir ayrılmışlık içinde bulunmaktadır. Yer altına karışık atılan ve sünbüllenme vaktinde tam olarak ayrıldığı görünen tohumlarda veya ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere tam bir imtiyaz ile ayrılmalarında, ya da mideye giren karışık gıdaların muhtelif âzâ ve hücrelere yarayacak şekilde ayrıştırılmalarında ve tanzim edilmelerinde gözden kaçmayan uygunluk, denklik ve âhenk tam bir hikmet içinde eksiksiz bir kudretin her şey üzerinde tasarruf sahibi olduğunu göstermektedir.4

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, bu âlem bir birine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi tanzim edilmiştir. Her bir âlem içinde binler perde içinde sarılı ve bir biri altında saklı âlemler vardır. Her bir perde açıldıkça diğer bir âleme intikal etmek mümkündür. Âlemlere girildikçe, Allah’ın âlemlerde tecellî eden isimlerini müşâhede etmenin zarûrî olduğunu, çünkü ancak bu durumda her âlemin sonsuz aydınlığa ve huzura kavuştuğunun anlaşılacağını kaydeden Bedîüzzaman, aksi takdirde âlemlerin korkunç bir karanlık ve dehşetli bir zulümât içinde yuvarlandıklarının dikkatlerden kaçmayacağını, bunun ise insan rûhuna dehşet vereceğini beyan eder. Meselâ hayvanlar âlemi hadsiz ihtiyâç, şiddetli açlık, korkunç zaaf, dehşetli acziyet ve hazin bir karanlık içinde görünürken birden Rahmân ismi Rezzâk burcunda, yani mânâsında göz kamaştıran bir güneş gibi doğmakta ve o âlemi baştan başa rahmet ışıklarıyla yaldızlamakta; zavallı hayvanları ikram ve ihsânlara boğarak memnun ve mesrûr etmektedir. Âciz hayvanların içinde bulundukları eşsiz huzur ve var olma sevinci, ancak Allah’ın isimlerinin müşfik tasarrufları ile izah edilebilmektedir.5

Bedîüzzaman’a göre, kâinatta hiçbir şeyde isrâf olmadığı gibi, eksiklik ve azlık da yoktur. Her şeyde hem göz alabildiğine cömertlik, hem kâmil mânâda iktisat iç içedir. Cömertlik ile iktisadı iç içe, uygun ve âhenkli bir ölçüde beraber hâkim kılan Cenâb-ı Hak, bu âhenk ve tutarlılığı ve bu iktisadı kullarından da istemektedir.6

(Risâle-i Nur’da Esma-i Hüsna)

Dipnotlar:

1- Tirmizî, Daavat: 86

2- Hud Sûresi: 112; Şûrâ Sûresi: 15

3- Sözler, s. 609

4- A.g.e., s. 608

5- Mektubat, s. 398

6- Sözler, s. 74

05.08.2006


Delâili’n-Nur

9. Allah’ım! En üstün rahmet, en mükemmel selâm ve en güzel selâmetlerini, peygamberliğin başlangıcı ve sonu, risâlet semâsının güneşi, en parlak nur, en temiz sır, Kıyâmet gününde Kevser Havuzunun ve şefâatinin sahibi, melek ve insanların efendilerinin efendisi, Allah’ın yaratıklara karşı delili, peygamberlerin sultanı, Allah’ın seçkin kullarının rehberi, Âlemlerin Rabbinin habibi, Efendimiz ve en şereflimiz olan Hz. Muhammed’e (Allah, ona, bütün âl ve ashâbına salât eylesin) nasib eyle.

05.08.2006


Bediüzzaman nâdire-i hilkattir

Millî Müdâfaa Vekâletinde yirmi beş sene hizmet görmüş muhterem, âlim bir zâtın, bir kısım arkadaşlarımızla ziyâretine gittiğimiz vakit, Bediüzzaman Hazretleri hakkında demişti ki: “Bediüzzaman’ın nasıl bir zât olduğunu anlayabilmek için Risâle-i Nur külliyâtını dikkatle, sebatla okumak kâfidir. Size bir misâl olarak, yalnız dünyevî iktidârı bakımından derim ki: Bediüzzaman, Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsiyle yalnız bir devleti değil, dünya yüzündeki milletlerin idâresi ona verilse, onları selâmet ve saadet içinde idâre edecek bir iktidar ve inâyete mâliktir.”

Evet, Bediüzzaman nâdire-i hilkattir. Fakat, yirmi beş senedir hem kendini, hem talebelerini siyâsetten men etmiştir, dünyevî işlerle meşgul değildir. Bediüzzaman’ın Risâle-i Nur’u telif ettiği zamanlarda ve hizmet-i Kur’âniyede istihdam edildiği anlarda; zekâsı, fetâneti, aklı, mantığı, zihni, hayâli, hâfızası, teemmülü, ferâseti, seziş ve kavrayışı, sür’at-i intikali ve rûhî, kalbî, vicdânî hâsseleri, duyguları ve mânevî letâifinin emsâlsiz bir tarzda olması, istihdam edildiğine âşikâr bir delildir ki, kendi ihtiyârıyla, keyfiyle değil, inâyet-i İlâhiye ile Kur’ân’a hizmetkârlık etmiş bir derecede olduğu, basîretli ehl-i ilim ve ehl-i kalbçe musaddak ve müstahsendir.

05.08.2006


Parmakları çeşme oldu

Hazret-i Enes diyor: Zevra nâm-mahalde, üç yüz kişi kadar, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti; getirdik. Mübarek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra, bütün maiyetindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler.

Mektûbât, s. 121

05.08.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004