Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 26 Ağustos 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Karanlıkla ışık, inkâr ile îman bir olmaz.

Fâtır Sûresi: 20

26.08.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kim ki üç kız çocuğunu geçindirir, onları terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunursa ona Cennet vardır.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3695

26.08.2006


İslâm âlemi niçin esaret altında?

Medar-i ibret bir hikâye: Bedevî aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden, belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit, o iki düşman taife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o haricî aşireti def edinceye kadar dahilî adâveti hatırlarına getirmezlerdi.

İşte, ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Herbirisine karşı tesanüd ederek, el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecburken, onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve adâvetkârâne inat, hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler, ehl-i dalâlet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırsla bakan, belki yetmiş nevî düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kalen, uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kale-i İslâmiyeyi küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak, ne kadar hilâf-ı vicdan ve ne kadar hilâf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl.

Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: “Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”

Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifade eden zalimlere karşı “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat Sûresi, 49:10.) kale-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.

Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa, “Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirini tutan binâ gibidir.” (Buharî, Salât: 88) düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyevîden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz.

Mektûbât, s. 260

Lügatçe:

maraz-ı hayat-ı içtimaî: Sosyal hayatla ilgili hastalık.

teshil: Kolaylaştırma.

mesâib: Musibetler.

uhuvvet-i İslâmiye: İslâmiyet kardeşliği.

eşhâs-ı müdhişe-i muzırra: Zararlı dehşetli şahıslar.

tahassun:

Sığınma.

Bediüzzaman Said NURSİ

26.08.2006


Azîz

Allah (c.c.), Azîz’dir, Eazz’dır. Bu isim Azîz ve Eazz olmak üzere iki şekilde ifâdesini bulmuştur. Azîz biçimiyle Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edildiği gibi, Kur’ân’da da bu şekilde geçmiş; Hazret-i Ali’den (r.a.) ise Eazz ve Azîz olmak üzere her iki şekilde de rivâyet edilmiştir.

Azîz ismi Cenâb-ı Allah’ın mutlak üstün, sonsuz yüce, her şeye sonsuz gâlip ve celâl ve izzet sahibi olduğunu bildirir. Cenâb-ı Hak her şeye hâkimdir, her şeyden üstündür ve her şeyden yücedir. Onu, dilediğini yapmaktan hiç kimse alıkoyamaz. Eazz ismi ise Cenâb-ı Allah’ın izzet ve gâlibiyette en üstün; üstünlük ve şerefte en kâmil; azamet ve kibriyâda eşsiz ve benzersiz olduğunu ifâde eder. Her iki isimden de anlıyoruz ki, Cenâb-ı Allah’tan başka hiç kimse gerçek üstün ve gâlip değildir, hiç kimse Cenâb-ı Hakka denk ve eşit değildir.

İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:

“Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben, Azîz ve Hakîm olan Allah’ım!”1 “Yerin başka bir yerle, göklerin de başka göklerle değiştirildiği; Vâhid ve Kahhâr olan Allah’ın huzuruna çıktıkları günde, sakın Allah’ın peygamberlerine verdiği sözden döneceğini sanma! Muhakkak Allah Azîz’dir, intikam sahibidir”2

Cenâb-ı Hak, münâfıkların Benî Mustalık Seferinde içine girdikleri ruh hali hakkında şöyle buyurur: “(Münâfıklar,) ‘Eğer bu savaştan Medine’ye dönersek, and olsun ki izzet sahibi kimseler, alçak kimseleri oradan çıkaracaktır’ diyorlardı. Oysa mutlak izzet Allah’ın, Resûlünün ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.”3

Bedîüzzaman’a göre, insan ve bazı canavarlardan başka güneş, ay ve yeryüzünden, tâ en küçük mahlûka kadar her şeyin tam bir dikkatle vazifesine çalışması, hiçbir şeyin zerrece haddini aşmaması, her şeyde bir büyük heybet altında bir şartsız itaat bulunması, büyük bir celâl ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini göstermektedir. Bu âlemin sahibinin nihâyetsiz bir celâl ve izzeti vardır. Sonsuz celâl ve izzet, edepsizlerin edeplendirilmesini ister. Öyleyse o celâl ve izzete uygun bir cezâ yurdu olacaktır. Çünkü genellikle zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp bu dünyadan göçüp gitmektedirler. Demek bir büyük mahkemeye bırakılmaktadır. Yoksa bu, bakılmadığını aslâ göstermez. Nitekim, bâzen dünyada dahi cezâ vermektedir. Meselâ, geçmiş asırlarda âsî ve itaatsiz kavimlere gelen azaplar, insanın başı boş olmadığını, bir celâl ve izzet tokadına her zaman mâruz bulunduğunu gösterir. Binâenaleyh yaptıkları cürümler, cinâyetler ve isyanlar karşısında insanın cezâsız kalması, başı boş bırakılması, izzet ve gayret sahibi Zât-ı Zülcelâl’in, insan için bir cezâ yurdu hazırlamaması mümkün değildir.

Bedîüzzaman’a göre, Allah’ın izzet ve celâli, Cehennemin vücudunu gerektiren sebeplerdendir. Nasıl ki serseri, âsî ve itaatsiz bir adam, memleketin izzetli hâkimine, “Beni hapse atamazsın!” diyerek meydan okusa ve şiddetle izzetine dokunsa, elbette o edepli ve adâletli hâkim, şehirde hapishâne olmasa da, o edepsiz için bir hapishâne yapacak ve onu içine atacaktır. Aynen bunun gibi, kâfir küfrüyle Cenâb-ı Hakkın izzetine ve celâline öyle şiddetle dokunuyor, inkârı ile azametine ve kudretine öyle dokunduruyor ve haddi aşmasıyla terbiye edici sıfatlarına öyle ilişiyor ki, elbette, Cehennemin pek çok vazifeler için, pek çok zorunlu sebebi ve vücudunun hikmetleri olmasa bile, öyle kâfirler için bir Cehennemi halk etmek ve onları içine atmak, Allah’ın izzetine ve celâline kolaydır. Fırtınalı bir denize sorulduğunda veya sarsıntılı bir yer kabuğuna kulak verildiğinde, yüksek sesle “Yâ Azîz! Yâ Azîz! Yâ Azîz!” zikrinin işitileceğini bildiren Saîd Nursî Hazretleri; insanoğlunun da, Allah’ın izzetinin aynası olduğunu; insanın âcizliği, zayıflığı ve küçüklüğü üstünde, Azîz olan Allah’ın izzet ve azamet cilvelerinin net bir biçimde okunduğunu kaydeder.

İnsanoğlunu kendi içine ve özüne dönmeye davet eden Saîd Nursî Hazretleri, bu şekilde herkesin kendi tabiatında var olan zillet ve zaafiyeti görmekle berâber, üzerindeki izzet eserine de şâhit olacağını; insafla bakan hiç kimsenin, bu izzet eserinin en üstün, en şerefli, azamet ve izzet sahibi Cenâb-ı Haktan geldiğini kavramakta gecikmeyeceğini kaydeder.

(Risale-i Nur’da Esma-i Hüsna)

Dipnotlar:

1- Neml Sûresi: 9

2- İbrahim Sûresi: 47-48

3- Münâfıkûn Sûresi: 8

26.08.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004