|
|
|
| |
Bu madde kaldırılmalı |
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri bu ülkede temel insan haklarından biri olan ifade özgürlüğü, aykırı görüşler için ya çok kısıtlıdır veya hiç yoktur.
Yakın geçmişte Ceza Kanunu’nun 141, 142 ve 163. maddelerini tartışırdık, çünkü bu maddeler ifade özgürlüğünü ortadan kaldırıcı nitelikteydi.
Bu maddeler 90’ların başında kaldırıldı ama yerlerine Terörle Mücadele Kanunu’nun çeşitli maddeleri geldi. Yani sıkıntı bitmedi.
1995 sonunda, gümrük birliği öncesinde TMY’nin ifade özgürlüğünü kısıtlayan maddelerine makyaj uygulandı, böylece bir kısmı hapiste olan çok sayıda insan beladan kurtuldu.
İfade özgürlüğünü kısıtlamadan yapamayan çevreler, özellikle de yargı çevreleri bu kez TCK’nın 312. ve 159. maddelerini devreye soktular. 1996’dan 2005’e kadar geçen dönemde bu iki maddeden binlerce kişi yargılandı, yüzlercesi mahkûmiyet aldı, hapis yattı. Hapse girenler arasında bugünün Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da vardı.
Derken AB reformlarıyla 159 ve 312 üzerinde bir dizi değişiklik yapıldı. Her seferinde değişiklikler ‘makyaj’ olmaktan öteye geçemedi, çünkü bu maddeler yine şiddet içermeyen görüşleri mahkemeye çıkartmak için araç olarak kullanıldı.
Şimdi, eski 159’un aynısı olan 301. maddemiz var. Bu madde de aynı şekilde kullanılıyor, daha şimdiden yüzlerce kişiye dâvâ açılmış durumda, mahkûmiyeti kesinleşen de bir kişi var.
Türkiye-AB ilişkileri bu maddenin ifade özgürlüğünü kısıtlıyor olmasından ötürü çıkmaza girmiş durumda. Daha önce 301’de değişikliğe yanaşmayan hükümet son günlerde gerek Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ve gerekse Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün ağzından bu maddeyi değiştirebileceklerinin sinyalini vermeye başladı. Dünkü Zaman gazetesine yansıyan bir habere göre iktidar partisi böyle bir değişiklik için taslak oluşturmaya da başlamıştı. Yine geçen hafta sonu Başbakan kendisini 301’le ilgili ziyaret eden çok sayıda sivil toplum kuruluşundan alternatif bir metin getirmelerini istedi.
Bu konuda çok yazıp çizmiş, çok kafa yormuş ve ceza hukukçularıyla çok konuşmuş biri olarak ben de uzman hukukçu olmadığım halde görüşlerimi yazmak istedim.
Önce madde metnine bir bakalım: “Madde 301 - (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.”
Bu maddede iki temel sorun var: 1. ‘Türklük’ten kasıt nedir?; 2. ‘Alenen aşağılamak’ın tanımı nedir?
Eğer madde değiştirilecekse, bence ‘Türklük’ten neyin kastedildiği, yani TC vatandaşlarının mı, TC vatandaşı olup Türk etnik kökene mensup olanların mı, yoksa dünyanın dört bir yanındaki ‘Türki’ kökenlilerin mi kastedildiği açıkça yazılmalı veya bu kavram madde metninden tamamen çıkarılmalı.
Yine eğer madde değiştirilecekse, ‘aşağılama’ gibi muğlak ve aslında kolayca ‘eleştiri’yi de kapsayabilecek bir kavram yerine doğrudan ‘hakaret’ hatta ‘ağır hakaret’ kavramlarının kullanılması daha doğru olur ve daha az baş ağrıtır.
Ayrıca maddenin son (4) fıkrasında yer alan ‘Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz’ cümlesi anlamlı bir cümle midir? Yani, ‘eleştiri’ amacıyla ‘aşağılama’ serbest olamayacağına göre aslında bu fıkra göz boyamak dışında ne kadar gereklidir?
Tabii bu maddeyi tamamen kaldırmak da ciddi olarak değerlendirilmesi gereken bir seçenek bence.
Radikal, 10 Kasım 2006
|
|
İsmet BERKAN
11.11.2006
|
|
| |
Vicdanlar nerede? |
Çocuklar için hassassınızdır. Öyleyiz. Çocukların kim olduğuna bakmadan acır içimiz, minik bedenleri düşüvermişse yere.
Hara güre arasında nasır tutmuşsa dahi vicdanımız, kazırız kazırız da bir yer açarız.
***
Oysa dün, “Türkiye ortalaması”nı temsil ettiği söylenen;
“Türkiye devleti”ne yakınlıkla övünen;
“Türkiye Türklerindir” diye gerinen;
“Türkiye’nin en büyük gazetesi” diye şişinen sayfalarda, elbet matbaadan odalarına, çizgisinden kelimesine bir dolu iyi insanın da emek akıttığı o gazetenin vicdanında “Filistinli ölü çocuklar”a yer yoktu.
“Gazetenin vicdanı yoktu!” demiyorum, diyemiyorum.
İsrail’in sözde “terörist imha” operasyonunda, ölü annenin ölü kucağına ölüm ölüm düşüvermiş, ölümün soğukluğuyla sanki onun cansız bedenine sığınmış iki minicik yavruya, vicdanının birinci sayfasında yer bulamamıştı.
Vicdanının iç sayfa diplerine, kimi İsrail gazetesinin dahi artık yapmadığı biçimde, İsrail’in özürü ve “canlı kalkan” bahanesiyle ambalajlayarak sıkıştırmıştı.
***
Gazete, gazetecilik, gazeteci bir bakıma, aslında çok bakımdan, vicdandır.
Bu mesleğin tarih boyu en büyük gururu ve onuru; hak, adalet, doğrular, gerçekler, mağdurlar, mazlumlar, ezilenler, horlananlar, güçsüzler, masumlar, halklar, toplumlar, hele hele çocuklar adına Vicdan olabilmesidir.
Vicdan ve vicdanlı olabildiği süreler, anlar, olaylar, tavırlardır.
Kimse yalaka, yalancı, iftiracı, adi, pespaye, şantajcı, birtakım güçlere yamaklık eden gazetecilikten gurur kırıntısı çıkaramaz.
Bir daha bakın o yavrulara.
Elbet, İsrail’de bir bomba ile öldürülmüş İsrailli minikler de olabilirdi ve yanmalıydık yine.
Ama, bir devlet, eşitsiz, şımarık, küstah, zalim bir güçle hep aynı şeyi yapıyorsa;
Kendisine “demokrasi” diyen bir devlet, zaten yurtsuz bıraktıklarını, evsiz, geleceksiz, umutsuz, hep bir böcek gibi tutup kaba kuvvetle ezerek canlı veya cansız hep aşağılıyorsa;
Minik bedenlere, Lübnan’dan Filistin’e yenileri ekleniyor, çocuklar kendilerini “potansiyel terörist” gören “demokrasi, adalet, devlet, ordu” canileri tarafından kırılıyorsa;
Vicdan ayaklanır.
Gazeteciysen de ayaklanır, devlet isen de.
***
Oysa, “Türkiye’nin büyük gazetesi”nin gönülsüz vicdanı bir yana;
Devletimiz, sivil iktidarımız ile askeri yetkililerimiz, “toplumun vicdani temsilcisi” olamıyor.
“Müttefik aşkı” uğruna, ABD veya İsrail’e bir vicdan mesafesi dahi alamıyor.
Bakın; ABD bile “Buşçu” olmaktan çıkıyor; bizimkiler hala “Bush çetesi”nin onları koyduğu yerde:
Afganistan’da, Lübnan’da, Irak’ı işgal eden “koalisyon”un resmi kadrosunda.
Başbakan, Genelkurmay Başkanı, eriyen “Bush iktidarı”ndan itibar görebilmek için ABD’ye koşturup gelmişti, daha yeni.
Bu memleketten hâlâ para çıkıyor; İsrail’in çocuklara ölüm kusan tank sanayisini besleyerek, bizim tankları “modernize” ettirmek üzere.
Helikopterlere, uçaklara, hava kuvveti eğitimlerine ve hepsinin birden ölüm ölüm çocuklara çullanmasına parmak izimiz karışıyor.
***
Bir daha bakın;
Keşke, annenin göğsüne doğru, sanki biraz önce bir masal dinlerken uyumuş da, az sonra bir rüyadan uyanacakmış gibi uzanmış olsaydı o iki yavru.
Keşke, onları uykularında alıp götüren, yanaklarına, alınlarına, minik bedenlerine kan kırmızı yayılan ölüme kocaman bir meydan okuyuşumuz olsaydı.
Keşke, en büyük medyamızın, en büyük partimizin, en büyük askerlerimizin hepimiz adına diyecek bir şeyi olsaydı.
Bir devletin seri katilleşmesine, teröristten daha fazla teröristleşmesine diyecek bir şeyleri bulunsaydı.
Sabah, 10 Kasım 2006
|
|
Umur TALU
11.11.2006
|
|
| |
AB’nin engeli 301 |
Avrupa Birliğiyle ilişkilerin seyrinde herhangi bir sürpriz yok. AB’nin yürütme organı sayılan Komisyon’un yıllık raporu genel olarak beklenen çizgiler içinde çıktı.
Komisyon, topu daha çok AB Konseyi’ne, yani aralık ayındaki zirveye atarken, Türkiye’nin Güney Kıbrıs’a limanlarını açması yolundaki isteğini de yineledi.
Ve Türkiye’ye dedi ki:
Eğer önümüzdeki bir ay içinde limanlarını Rum gemilerine açmazsan, benim de AB zirvesinden o zaman senin hakkında bazı olumsuz taleplerim olacaktır.
Ne isteyebilir zirveden?
İlişkilerin dondurulması, yani tren kazası... Sanmıyorum.
Komisyon’dan böyle bir tavsiye kararı çıkmasına ihtimal veren de yok gibi. Komisyon’daki genel hava, Türkiye’nin AB rayında tutulması yönünde... Bu hava, anlaşılan, AB zirvesini etkilemeye devam edecek.
Peki, zirve ne yapacak?
Yıllardır AB ilişkilerinin içinde olan yetkili bir diplomatımızla dün sohbet ederken şöyle dedi:
“Her AB zirvesinde bir drama yaşanır. Atraksiyonsuz bir zirve olmaz AB’de. Her zaman bir şeyler çıkar son anda...”
O ‘bir şeyler’ ne olabilir? Nasıl bir formülle tren kazası atlatılır? Bu konuda birkaç noktaya Ankara’nın dikkat etmesi gerekiyor.
Her şeyden önce Türkiye’nin önündeki ‘301 cephesi’nin dağıtılması lazım. Bunun için de aralık ortasındaki AB zirvesine kadar 301’in değiştirilmesi ve ‘9. uyum paketi’nin Meclis’ten geçirilmesi şart.
Bunlar olacak.
Öyle anlaşılıyor.
301’in değiştirilmesi, Türkiye’nin AB zirvesinden daha az zararla çıkmasını sağlayabilir. ‘Daha az zararla’ deyişinin altını çizmekte yarar var. Çünkü, AB ile müzakerelerde bazı fasılların askıya alınması da zarar çerçevesi içinde yer alıyor. Sözgelimi, ekonomiyi doğrudan ilgilendiren bazı fasılların dondurulması, ekonomik açıdan Türkiye’yi olumsuz etkileyebilir.
Bu yüzden, “Ne olur ki birkaç faslın askıya alınması? Yola devam eder gideriz” demek, konuyu hafifsemek anlamına gelir, yanlış olur.
Evet, Kıbrıs’ta Türkiye haklı bir yerde duruyor. Kuzey’e yönelik izolasyonlar kaldırılmadan, Güney’e limanların açılması olmaz. AB’nin bu konuda verdiği sözleri unutmasına izin verilemez.
Ama şu da biliniyor:
Kıbrıs hayatın bir gerçeği! Üye olacaksak eninde sonunda çözülmesi gerekiyor.
Yoksa, Güney Kıbrıs ve onun arkasındaki Fransa, Avusturya gibi bazı üye ülkeler, Türkiye’nin AB yolculuğunu bugün olduğu gibi bundan sonra da zorlaştırmaya, tatsızlaştırmaya devam edecekler.
Burada önemli olan, Türkiye’nin son dört yıllık pozitif diplomasisini devam ettirmesi ve Kıbrıs’a ilişkin yeni yaratıcı hamlelere kapıyı açık tutmasıdır. Bu tutumun sürdürülmesi, AB içinde Türkiye’yi destekleyenlerin elini de güçlendirecektir.
AB sadece Türkiye’ye havlu attırmak isteyenlerden oluşmuyor. Bu açıdan, İsveç’in yeni Dışişleri Bakanı Carl Bildt’in çarşamba günkü International Herald Tribune’deki makalesi ilginç bir örnektir:
“Türkiye’nin AB’ye nihai üyeliği, stratejik çıkarlarımızın gereğidir. Bu üyelik, Türkiye’nin Avrupa’ya doğru modernleşme sürecinin en tepe noktası olurken, aynı zamanda Doğu Akdeniz ile Karadeniz’i de kapsayan bütün bir bölgenin istikrara kavuşması için olumlu etkilere yol açacaktır.
Türkiye’nin üyeliği, hem ekonomik dinamizm, hem demografi, kültürel çeşitlilik ve enerji açılarından önemli unsurlar katarken, ortak Avrupa çabamızı da zenginleştirecektir.
Bu arada Kıbrıs’ta çözüm çabasının Türkiye yüzünden değil, Kıbrıs Rum liderliğinin BM planını -ki bu plan AB’nin de desteğini almıştı- Güney’de reddettirmesiyle başarısızlığa uğradığını unutmamalıyız. AB Dönem Başkanı Finlandiya, güçlükleri aşmaya çalışırken, ne çıkarlarımızı görmezlikten gelelim, ne de 2004 yılı Kıbrıs başarısızlığının sorumlusunun kim olduğunu unutalım.
AB olarak kapıyı Türkiye’ye, Batı Balkanlar’a veya Doğu’ya kapatmak, AB’nin yanı başında istikrarsızlığa kapı açmaktır.” (I. Herald Tribune, 8 Kasım 06, s. 8; Türkçe çevirisi için Radikal, 9 Kasım 06, s. 10)
Son söz:
Türkiye’nin AB üyeliği, her iki tarafın da ortak çıkarıdır. Pozitif diplomasi ve yaratıcı formüllerle Türkiye’nin AB rayında kalması en isabetli siyasal ve stratejik tercihtir.
Milliyet, 10 Kasım 2006
|
|
Hasan CEMAL
11.11.2006
|
|
| |
Atatürk ve demokrasi |
Bugün 10 Kasım. Vefatının 68’inci yılında Mustafa Kemal Atatürk’ü anıyoruz. Cumhurbaşkanı Sezer de bir mesaj yayınladı dün ve Atatürk’ün ne kadar önemli bir lider olduğunu anlattı.
Bu arada kurduğu cümlelerden biri de şöyle başlıyordu Sezer’in: “Bizlere tam bağımsız, laik, demokratik, çağdaş bir devlet armağan eden Yüce Atatürk...”
Atatürk’ün bağımsız bir devlet kurduğu doğrudur... Çağdaşlıktan kasıt, Batılı ülkelerdeki kimi temel değerleri (‘ulus devlet’ ve ‘ pozitif hukuk’, gibi) Türkiye’de de hayata geçirmesiyse, tamam.
Laiklik gayet tartışmalı bir konu. Bence laik bir devlet değil bizimkisi ama hadi lafı fazla uzatmadan ‘ Türk tipi laiklik’ deyip geçelim...
Ama Atatürk’ün ‘demokratik’ bir devlet armağan ettiği de nereden çıktı? İşte onu hiç anlamadım. Tek partili demokrasi olur mu? Bana tek partinin hüküm sürdüğü, diğer partilere izin verilmediği ama yine de uluslararası camia tarafından ‘demokrasi’ olarak nitelenen bir ülke gösterirseniz, müteşekkir kalırım.
Bizim devletin, siyasi sistemin az buçuk demokratikleşmesi eğer bir kişiye mal edilecekse, o da Atatürk değil, İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’dür.
Hoş o da bunu ayıla bayıla değil, faşizmi yenen ABD önderliğindeki Batı blokuna dahil olabilmek için yapmıştır ama yine de yapmıştır işte.
Atatürk de demokrasiye geçer miydi? Bilemem. Ancak geçmediği apaçık ortada.
Sabah, 10 Kasım 2006
|
|
Emre AKÖZ
11.11.2006
|
|
| |
M. Kemal hiç seçim kazanmamıştı ki... |
Ogüvendiği “millet”in bir bölümü, bugün onun düşüncelerine taban tabana zıt olanlarla beraber yürüyor.
Aslında galiba kendisi de sağlığında en büyük hayal kırıklığını Serbest Fırka denemesinde yaşamıştı.
Çok partili demokratik hayata geçmeyi arzu ederek Fethi Okyar’a kurdurttuğu Serbest Fırka, bir anda halkın Atatürk’e karşı umudu haline gelmiş ve inanılmaz bir büyümeyle birlikte kargaşaya neden olmuştu. Bunun üzerine o parti kapatılmıştı.
Belki en düşündürücü tablo şudur:
İzmir’de Serbest Fırka lehine gösteri yapan halka ateş açılmış ve bir çocuk vurulmuştu.
Baba, ölü yavrusunu kucağına alarak Serbest Fırka yetkililerine gelmiş ve “Binlerce evladımız feda olsun. Yeter ki bunlardan bizi kurtarın!” diye feryat etmişti.
Arkasından da biliyorsunuz; halk, eline geçen ilk fırsatta Demokrat Parti zaferini yarattı(...)
Mustafa Kemal bu ülkede bir seçim kazanmamıştı, İsmet Paşa da öyle.(...)
Kurtuluş Savaşı sırasında “Millet bize düşmandır!” diyen İsmet Paşa mı haklıydı yoksa(...)?
Vatan, 10 Kasım 2006
|
|
Zülfü LİVANELİ
11.11.2006
|
|
|
|