Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 13 Kasım 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Biz dünya semâsını yıldızların ziyaretiyle süsledik.

Sâffât Sûresi: 6

13.11.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kendisine danışılan kişi emin olmalıdır. Danışıldığında kendisi için yapacağını danışana da tavsiye etsin.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3790

13.11.2006


En âlî hukuk, ana baba hakkıdır

Yirmi Birinci Mektub

“Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.”

“Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ‘Öf’ bile deme, onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: ‘Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.’ Sizin içinizde olanı Rabbiniz hakkıyla bilir. Eğer siz salih kimseler olursanız, muhakkak ki O, kendisine yönelenler için çok bağışlayıcıdır.” (İsrâ Sûresi, 17:23-25.)

Ey hanesinde ihtiyar bir valide veya pederi veya akrabasından veya iman kardeşlerinden bir amel-mande veya âciz, alîl bir şahıs bulunan gafil! Şu âyet-i kerimeye dikkat et, bak: Nasıl ki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı sûrette ihtiyar valideyne şefkati celb ediyor!

Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlâtlarına karşı şefkatleridir. Ve en âli hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını, kemâl-i lezzetle evlâtlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyleyse, insaniyeti sukut etmemiş ve canavara inkılâp etmemiş herbir veled, o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisâne hürmet ve samimâne hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnut etmektir. (Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.)

İşte, o mübarek ihtiyarların vücutlarını istiskal edip ölümlerini arzu etmek ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır, bil, ayıl! Evet, hayatını senin hayatına feda edenin zevâl-i hayatını arzu etmek ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla!

Mektûbât, s. 250

Lügatçe:

amel-mande: İş yapamaz duruma gelmiş.

zevâl-i hayat: Hayatın son bulması.

valideyn: Ana baba.

kemâl-i lezzet: Tam bir lezzet.

istiskal: Ağır bulup, hoşlanmadığını anlatma.

13.11.2006


Bediüzzaman niçin Demokratlara oy verdi?

Bediüzzaman siyasetçi değildir. Gizli veya açık, hiçbir zaman ve zeminde siyasî bir ikbal ve makam peşinde olmamıştır. Fakat şartları müsait gördüğü her zaman siyasetle ilgilenmiştir. Bu ilgi daha çok ikaz, irşat, yol gösterme, tercih beyan etme noktasında fikrî bir ilgidir. Yoksa fiilî siyasetçilik değil.

Meşrûtiyet yıllarında ‘dindar cumhuriyet modelinin’ temel taşlarını fiilen inşâ ederken, Tek Parti İdaresi zamanında ise siyasete dönüp bakmamış bile. Çok partili süreç başladığında ise Ahrar çizginin uzantısı, Demokratlar diye tanımladığı Demokrat Partiye destek vermiş.

Bu desteğini de açıkça oy vermek sûretiyle şüpheye yer bırakmayacak şekilde beyan etmiştir. Şimdi burada ‘Bediüzzaman Hazretlerinin Demokratlara niçin oy verdiğinin’ kısa bir tahlilini sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Öncelikle oy verme işlemini hikâye edelim.

Yıl 1957. Demokrat Partinin iktidardaki yedinci yılı. 1950, 54 seçimlerinden sonra erken seçim yapılıyor. Bu seçim Demokratların iktidardaki kalacağı üç yılın öncesindeki son seçimdir. Bediüzzaman Hazretleri Isparta’da ikamet etmektedir. Hastadır ve yürüyecek hali yok gibidir.

Talebesi Zübeyir’e “Git, sandığı buraya getirsinler. Oy kullanacağım” der.

Zübeyir hemen gider, ama aldığı cevap olumlu değildir.

“Üstadım, sandık kurulu kanunen sandığı yerinden kaldırmayacağını söyledi.”

Bediüzzaman hasta olmasına rağmen yerinden kalkar.

Talebelerine, “Benim oyum mühimdir. Sandık gelmezse biz oraya gideriz” diye emir buyurur.

Sandık kurulunun önüne gelirler. Kendisine uzatılan oy pusulasını ve mührü alır. Talebeleri yanında ve sandık kurulu heyeti önünde, “Ben Demokratlara atacağım. Demokratların yeri neresi, gösterin” diye pusulayı masanın üzerine koyar. Sandık kurulundan bir üye “İşte burası Üstadım” der.

Bediüzzaman Hazretleri de “Bismillah” diyerek mührü Demokratların hanesine basar. Bu hadise orada bulunan herkesin gözü önünde, talebelerinin ve sandık kurulunun şahitliğinde olmuştur. Şeksiz, şüphesiz, hiçbir yoruma meydan vermeden, açık ve net bir şekilde Bediüzzaman, Demokratların o zamanki temsilcisi Demokrat Parti’ye oy vermiştir. Tercih hürriyetini bu yönde kullanmıştır.

Akla gelen ilk soru şu.

Bediüzzaman niçin Demokratlara destek vermiş?

Temel sebepleri sıralayacak olursak.

Demokrat Parti, ideoloji ekseninden siyaset yapmayan, siyaseti vatan ve millete hizmet aracı olarak kullanan bir misyonun sahibidir. Demokratlar CHP’ye karşıdır. Demokratlar hürriyetçidir, adaletçidir, parlamenter rejime sıkı sıkıya bağlıdır, din ve vicdan hürriyetinin kâmil mânâda kullanılması için gayret ve çaba içindedirler, kalkınmacı bir politika izlemektedirler, milleti efendi yapmanın yollarını aramaktadırlar. İşte kısaca saydığımız bu özellikleri sebebiyle Bediüzzaman Hazretlerinin siyasî fikirleri ile tam olarak örtüşmese de, en yakın siyasî teşkilât Demokratlardır. Bu sebeple Demokratları desteklemiş Bediüzzaman.

Peki, 1957 yılında oy kullanılmış. Acaba bu zamana kadar destek verilmemiş mi?

Hayır. Bediüzzaman Hazretlerinin oy vermesi, yedi yıl gibi bir zaman dilimi beklendiğine işaret etmez. Zira o desteğini daha 1950 yılında açıkça izhar etmiş. “Destek verdiğini göstermek ve izhar etmek için 1957 yılına kadar beklendiği” tarzındaki bir fikir, hakikati ifade etmez. Yanlış bir anlayıştır bu.

Bu konuda bir anekdot:

Yıl 1950. Demokrat Parti henüz iktidar olmuş. Bediüzzaman, Adnan Menderes’i tutuyor, ama Celal Bayar cumhurbaşkanı olmuş.

Bir telgraf çekip Bayar’ı “vatan, millet ve İslâm adına” yapacağı vazifeden dolayı tebrik ediyor. Telgraf sonrası talebelerine soruyor: “Niçin bu tebrik telgrafını çektim?” Cevabı yine kendisi veriyor: “Şimdi Halkçılar çıkar der ki ‘Said ne sizden, ne de bizdendir. Onun maksadı başkadır’ diye devletin gücünü yine Nurcular aleyhine kullandırır. Ama bu telgrafı gören Demokratlar ‘Said bizi destekliyor’ derler. Devletin gücünü Nurcular aleyhine kullanmazlar.”

İşte bu hadise açık ve net bir şekilde gösteriyor ki, Bediüzzaman Hazretleri daha Demokratların ilk yıllarından itibaren desteğini açıkça ortaya koymuştur. Zaten 1957 yılına kadar gelen süre içinde hükümet erkânına yazdığı mektuplar, yaptığı ikazlar ve teşvikler de bunun açık birer delilidir.

Peki sandık kurulunun önünde açıkça oy kullanmasının destek vermekten öte daha farklı mesajları mı var? Veya bu açık desteğin mesajları nelerdir?

Burada iki önemli maksat öne çıkıyor.

Birincisi şu:

Nur Talebeleri, Demokratlar siyaset sahnesine çıktıktan sonra ‘ehvenüşşer’ prensibince hep destek olmuşlardır. Bir ölçüde Nurcular Demokratlara nokta-i istinad vazifesi görmektedirler. Zira Nurcuların bu desteğini gören ve bilen dindar kitle de aynı şekilde Demokratlara destek vermeye devam etmektedir. Fakat zaman içinde Demokratların bu mühim destek kitlesinin zihnini çelebilecek yeni siyasî oluşumlar meydana çıkmıştır. Bilhassa ‘ırk’ ve ‘din’ ekseninde siyaset yapan partiler çok daha fazla zarar vermeye başlamışlardır.

Üstelik Demokratlar yedi yıllık iktidarları süresince bazı icraatlarından dolayı yıpranmışlardır. Bazı yanlışlıklar yapmışlardır. “Irk ve din ekseninde” siyaset yapan partiler bu yanlışları haddinden fazla abartarak dindarların tesanüdünü ve siyasî birliğini bozacak menfî propagandalar yapmaktadırlar. Hatta ‘Nurcular ve dindarlar artık demokratları desteklemeyecek’ diye zehirli fikirleri cemiyetin içine yayıp CHP’nin ekmeğine yağ sürmektedirler.

İşte bunları fiilen tekzip için Bediüzzaman gidip açıkça oy vermiştir. Avam-ı Mü’minîne faydalı olacak en iyi ders fiili derstir. İşte bunun için ‘Halbuki, akılları gözlerinde olan avâma ders veren fiildir’ prensibince tüm menfî propagandaları bertaraf edecek fiilî bir ders gerekiyordu. Açık ve net bir şekilde oy vermekle böyle mühim bir ders verilmiştir.

Bediüzzaman Hazretlerinin açık oy vermedeki sebeplerinden ikincisi:

Bediüzzaman Hazretleri yakın zamanda Demokratların ciddî bir sıkıntıya uğrayıp iktidarı kaybedeceklerini hissetmişti. Hatta onları ‘Halkçılar ırkçıları elde edip tam sizi mağlûp etmeye bir ihtimal-i kavî ile hissettim. Ve İslâmiyet namına telâş ediyorum’ sözleriyle açıkça ikaz da ediyordu. Çok yakın bir zaman içinde (1960 ihtilâli ile, üç yıl sonra) Demokratlar için çok zor bir süreç başlayacaktı. Zaman, çok zor geçecek günlere gebe idi. İşte bu zor zamanlarda hem talebelerine, hem dindar millete, hem de Demokratlara destek mahiyetinde şüpheye yer bırakmayan, menfî propagandalardan etkilenmeyen güçlü bir siyasî mesaj lâzımdı. Bu da ancak Demokratlara verilen desteğin çok net ve açık olması ile sağlanabilirdi.

İşte bunun için Bediüzzaman Hazretleri sandık kurulunun önünde, talebelerinin şahitliğinde, hiçbir tartışmaya meydan vermeksizin mührü oy pusulasındaki Demokrat Parti’nin hanesine basmıştır. Üstelik sandık kuruluna, ‘Ben oyumu Demokratlara vereceğim. Bana onun yerini gösterin’ diyerek yaptığı fiilin şahitlerini zihinlere silinmez bir şekilde işlemiştir.

İşte bu güçlü mesajı en iyi alan, başta en yakın talebesi Zübeyr Gündüzalp olmak üzere, Nur Talebeleri 1960 sonrasında Demokrat kitleyi desteklemeye devam etmişlerdir. Bu destekle Demokratlar, Adalet Partisi adı altında çok değil beş yıl sonra hem eski güçlerine kavuşmuşlar, hem de iktidarı ele alarak 1965 seçimlerinden galibiyetle çıkmışlardır.

1969, 1973, 1977, 1980 seçimlerinde de yine Nur Talebeleri Demokratlara destek vermeye devam etmişlerdir.

12 Eylül ihtilâli sonrası ise çok büyük sıkıntılar yaşanmış, Demokratlar ancak 1991 seçimlerinde kısmen toplanabilmiş, günümüzde ise dağınıklık devam etmektedir. Son seçimlerde farklı siyasî grup ve kimlikle iktidara gelmiş ama bunların da ülkeye katkıları hep tartışılmıştır.

1991 sonrası, 1995 seçimlerinde ‘din üzerinden siyaset’ yapan bir siyasî parti galip geldi, sonuç tam bir fiyasko oldu. 28 şubat süreci ile işler karmakarışık oldu. 1999 seçimlerinde ırk üzerinden siyaset yapan sağlı-sollu partiler iktidara geldi. Ülke savaşlarda dahi az görülen bir ekonomik krize girdi. 2002 seçimlerinde ise ‘gömlek değiştiren grup’ iktidara geldi, hem de tek başına. Sonuçsa ortada. En basit problemler bile çözülemedi.

O zaman yapılması gereken şey açık:

Bediüzzaman Hazretlerinin ta 1957’de verdiği mesaja sıkı sıkıya sahip çıkmak. Yani Demokratlara tekrar güçlü ve açık ve net bir destek vermek. Daha açık bir ifadeyle Demokratların bu günkü temsilcisi olan Doğru Yol Partisi’ne açık, net ve güçlü bir destek vermektir.

Hissiyâtımızı bir kenara bırakarak, tıpkı “Kur’ân ve vatan ve millet hesabına, dindar ve dine hürmetkâr Demokrat Partinin iktidarda kalmasını temin etmeleri için ders veriyorum” diyen Bediüzzaman Hazretleri gibi, bizler de Kur’ân, vatan ve millet hesabına Demokratların bu günkü temsilcisi olan DYP’ye destek vermeliyiz.

Bu, Bediüzzaman gibi bir dahiye gönül verenlerin üzerinde bir borç olsa gerektir.

Halil AKGÜNLER

13.11.2006


Vefatının 60. yılında Hasan Feyzi Yüreğil’e rahmet vesilesiyle...

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Bu defa şehid merhum Hafız Ali’nin ehemmiyetli bir varisi ve Denizli talebelerinin yüksek bir mümessili ve Denizli şehrinin Risâle-i Nur’a karşı fevkalâde teveccühünün bir tercümanı kardeşimiz Hasan Feyzi’nin edibane, Risâle-i Nur hakkında fevkalâde senakârane pek uzun bir mektubunu aldım. (...)

Bu zat, doğrudan doğruya hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeyi bir şahs-ı manevî mahiyetinde, Risâle-i Nur şahs-ı manevisinin cesedine girmiş ve eczalarının libasını giymiş bir tarzda, fevkalâde bir sena ile ona hitap ediyor. Ben, baktıkça, birden itirazkârane hüsn-ü zannı pek ziyadedir tahattur ettiğim dakikada, hakikat-ı Kur’âniye mânen dedi: “Cesede, libasa bakma; bana bak: O, benim hakkımda konuşuyor. Doğru söylemiş.” Ben daha ilişmedim. Yalnız, Risâle-i Nur tercümanı hakkında sarihan veya işareten veya kinayeten onun haddinden pek fazla senakârane tabiratı tadil etmeye lüzûmu var. Başkalar, hususan ehl-i tenkit insanlar nazarında biçare şahsıma bu nev'i hüsn-ü zannını kabul etmemek mesleğimize lâzım geliyor; tadilime gücenmesin.

Said Nursî

***

(Hasan Feyzi’nin mektubundan bir bölüm)

...Ona (Üstada) “Kürdî” denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali’de (r.a.) görülen “Ya müdriken” (Ey idrak eden!) kelimesinin hazf ve kalbiyle “Kürt” ima ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun manevî silsile-i şerafet ve siyadetten tenzil ve teb’îdini icap ettirmez. Bu isnad ve izafe, Kürdistan’da doğup büyüyen ve bu lâkapla maruf ve meşhur olan bu zatın Risâletin-Nur’un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir.

Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum.

Âlem-i İslâmiyet ve insaniyete ve Haremeyn-i Şerifeyne asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk milletini onun çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havalide geçirmesinde büyük hikmetler, mânâ ve mülâhazalar olsa gerektir.

Âb-ı rû-yi Habib-i Ekrem için,

Kerbelâ’da revan olan dem için,

Şeb-i firkatte ağlayan göz için,

Râh-i aşkında sürünen yüz için.

Risâle-i Nur’a ve Üstada ve İslâma zafer ver, ya Rabbi! Amin.

Ey Risâle-i Nur! Seni söndürmek isteyen bedbahtların necm-i istikbali sönsün. İzzet ve ikbali ve şan ü şerefi aksine dönsün. Sen sönmez ve ölmez bir nursun.

Boyun bâlâ, gözün şehla, gören mecnun seni leyla.

Sözün ferşte, gözün Arşta, gönül meftun sana cana.

Nikabın nur, nigâhın nur, kitabın nur senin ey nur!

Bağın Nursî, huyun munis, özün idris ferd-i yekta.

Açılmış gül, öter bülbül, yüzünde var zarif bir tül.

Yazılmış üstüne Nurdan “Kab-ı Kavseyni ev edna.”

Sana canın feda etmez mi senden hem görenler hak,

Sözün hak, hem özün hak, hem mesleğin hak, hem makamın Kabetü’l-ulya.

“Onlar Allah ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Fakat Allah nurunu tamamlayacaktır—kâfirler isterse hoşlanmasınlar.” (Saf Sûresi: 8.)

Üstadım Efendim Hazretleri,

Ben, bu yazıları Risâletü’n-Nur’un eli ve kalemi ve diliyle bu hakir kalbime ondan sıçrayan küçük bir kıvılcım parçasıyla yazdım. Kabulünü ve imdad ve ilhamın kesilmemesini rica eder ve hürmetle ellerinizden öper ve duâlarınızı beklerim efendim.

Duânıza muhtaç talebeniz Hasan Feyzi (Rahmetullahi Aleyh)

Emirdağ Lâhikası, s.74-76

13.11.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004