Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 24 Kasım 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Enstitü

Hutbe

Hutbenin kelime anlamı; hatibin söyledikleri söz ve nasihattir. Kitapların, nutukların veya makalelerin başlarında bulunan süslü yazılara hutbe dendiği gibi, kız isteme işine, yani dünürlük yapmaya da hutbe denmektedir.

Hutbe, daha çok dinî bir kavram olarak bilinmekte ve kullanılmaktadır. Cuma, bayram, yağmur, nikah hutbesi gibi belli başlı çeşitleri vardır. Esas itibariyle Cuma namazlarından evvel, bayram namazlarından sonra hatibin verdiği dinî öğüttür. Hutbe esnasında âyet-i kerime ve hadis-i şerif okunur. Hutbe, Cuma ve bayram namazlarının yerine geti-rilme şartlarından birisidir. “Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağırıldığınız zaman hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın.” (Cuma, 62/9). âyetinde sözü edilen zikir, âlimlere göre; hutbe ile birlikte namazdır. Buna göre hutbe de Cuma namazı gibi farzdır. Hutbe okunmayan Cuma namazı eda edilmiş sayılmaz. Bayram hutbesi vaciptir, bazı imamlara göre de sünnettir.

Hutbe iki bölümden oluşmaktadır: Birincisinde hatip hafif bir hutbe okur, yani cemaate vaaz ve nasihat eder. İkincisinde ise Müslümanlara dua eder. İki hutbe arasında üç âyet okuyacak kadar oturur. Hatip hutbeleri ayakta ve cemaate yönelerek okur. Her birinde Allah’a hamd ve sena edildikten sonra, Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in Peygamberliğine şehadet edilir, Hz. Peygambere salavât getirilir.

Cuma hutbesinin sahih olabilmesi için Cuma vaktinde ve namazdan önce okunması, hutbeyi dinleyen belirli bir miktarda cemaatin bulunması, hutbeye niyet edilmesi, hutbenin rükünlerinin Arapça okunması gibi şartlar aranmıştır.

Peygamberimiz, hutbesine Allah’a hamd, sena ve şehadetle başlardı. Hutbeyi kısa okur, namazı uzatır, Allah’ı çok zikreder, az fakat anlamı derin ifadeler seçmeye özen gösterirdi. Hutbede Ashabına İslâm’ın esaslarını öğretir, yapmaları ve yapmamaları gereken şeyleri söylerdi.

Hutbenin en önemli şartlarından biri de Arapça okunmasıdır. Hanefîler imkânı olduğu takdirde Arapça dışında bir dilde de okunabileceğini caiz görmüşler, ama diğer mezhep imamları ittifakla Arapça okunmasını şart koşmuşlardır.

Peygamberimizden sonra hutbe dinî fonksiyonunun yanında siyâsî hakimiyet sembolü olarak da önem kazanmıştır. Hz. Ebubekir halife seçildiği zaman takip edeceği siyasetin temel prensiplerini açıklamıştır. Diğer halifeler de bu geleneği sürdürmüştür. Halife adına hutbe okutma işini ilk başlatan kişi Hz. Ali’nin Basra Valisi Abdullah bin Abbas’tır. Halife adına hutbe okutulması, hilafetin alameti sayılmış, halkın da susarak dinlemesi biat olarak kabul edilmiştir. İslam devletlerinde bir hükümdarın meşruiyet kazanması halifenin onayına bağlıydı ve bağımsızlık alametiydi.

Siyasî güç ve çekişmelerle değişik İslâm devletlerinde değişik uygulamalar yapılmıştır. Bağımsız Anadolu beyliklerinde hutbe bey adına, bağımsız olmayanlar da Selçuklu sultanı adına okutulurdu. Osmanlı döneminde himaye isteyen Açe, Cava, Seylan, Batavya, Sumatra ve Hint Okyanusundaki küçük Müslüman devletler de Osmanlı halifesi adına hutbe okutmuşlardır. Bu 2. Abdülhamid’in İslâmcılık siyasetiyle daha da önem kazanmış ve uzun yıllar devam etmiştir.

1876 anayasasının 7. maddesinde padişah adına hutbe okunması hakimiyet hakları arasında sayılmış, son Halife Abdülmecid sürgün edildikten sonra cumhuriyet hükumeti ve İslâm milleti adına hutbe okunmaya başlanmıştır. TBMM yönetimi zamanında 24 kasım 1922 tarihinde hutbenin dili konusunda yapılan değişiklikle birlikte ilk Türkçe hutbe okundu. 1925 sonbaharında hutbede okunan duâların hem Türkçe, hem de Arapça okunması teklifi yapılmış, o günden beri de aynı uygulama devam etmektedir. (1)

Dinî meselelerde açık olan içtihat kapısından içeri girmeye altı mani olduğundan bahseden Bediüzzaman Hazretleri, bu zamanın fikirleri sadece dünya saadetine baktığı için, zaruret haline getirilmiş olan bazı kötü alışkanlıklara ve mahzurlu şeylere ruhsat verilemeyeceğini belirtmektedir. Hutbenin şeairi-i İslâmiyeden olduğunu vurgulayarak, hutbenin her milletin lisanıyla okutulması, onun şeair-i İslâmiyeden çıkartılması anlamına geleceğine işaret etmektedir:

“Meselâ, bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki, halkın bilhassa siyasî ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi ahval-i siyasiye yalandan, hileden, şeytanî fikirlerden hâli değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı İlâhiyenin tebliği için ittihaz edilmiş bir makamdır” demek suretiyle siyasîlerin art niyetlerini anlayan Bediüzzaman, İlâhî vahyin tebliğ makamı olan minberde yalan, hile ve şeytanın vesveseleri ile dolu siyasetin yerinin olamayacağını ve o âlî makamın siyasete âlet edilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir.

Halkın Arapça okunan hutbeyi anlayamayacağı sorusuna da; “Avâm-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa malûm ve mâruftur. Maahaza, lisan-ı Arapta bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur.” (2) cevabını vermiştir.

Bir başka yerde ise; hutbenin, Kur’ân’daki bazı nasihatlerin anlaşılması için olduğunu belirten Bediüzzaman; “Avâm-ı nâs, onların vücûbunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve imân hissini tahrik etmekle imtisâllerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmî ne kadar câhil dahi olsa, Kur’ân’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki: ‘Herkese ve bana mâlûm olan imânın rükûnlerini ve İslâmiyetin umdelerini hatip ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor’ der; kalbinde onlara karşı bir iştiyak hâsıl olur. Acaba kâinatta hangi tâbirât var ki, Arş-ı âzamdan gelen Kur’ân-ı Hakîmin i’câzkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?” ifadeleriyle de bu konuya açıklık getirmiştir. (3)

Sonuç olarak; hutbenin İslâm şeairi olması hasebiyle orijinalliğinin bozulmadan, siyasî oyun ve emellerden uzak bir şekilde Arapça okunmasının daha makbul olacağını söyleyebiliriz.

Kaynaklar:

1- Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat.

2- İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Yayını.

3- Nursî, Bediüzzaman Said, Mesnevi-i Nuriye, s: 77-79, Sözler: (27. Söz)

4- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 442-446

24.11.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

Başlıklar

  Ene ile, din-bilim ilişkisine sağlıklı zemin arayışı

  İman birliği (1)

  Hutbe


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004