Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 13 Aralık 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

İbrahim onlara dedi ki: "Kendi elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Sizi de, sizin yaptıklarınızı da yaratan Allah'tır."

Sâffât Sûresi: 95-96

13.12.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Vallahi âhirete nisbetle dünya, birinizin parmağını denize daldırması gibidir. Baksın bakalım, parmağıyla ne kadar su alabiliyor?

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3830

13.12.2006


Adâlet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz

Muhterem hâkimler, yirmi sekiz sene emsâlsiz ihânetlere, işkencelere, tarassud ve hapislere mâruz kaldım. Bütün bu iftira ve isnadların esâsı birkaç noktaya dayanır:

1. En birinci ithamları, beni rejim aleyhtarı olarak telâkkî etmeleridir. Malûmdur ki, her hükûmette muhâlifler bulunur. Âsâyişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdânıyla, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes’ul olmaz. Bu hukûkî bir müteârifedir.

Dîninde çok mutaassıb ve cebbâr bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyetleri altında bulunan yüz milyondan ziyâde Müslümanlar, İngilizlerin küfür rejimlerini kabul etmeyip Kur’ân ile reddettikleri halde, İngiliz mahkemeleri şimdiye kadar onlara o cihetten ilişmedi.

Burada ve bütün İslâm hükûmetlerinde eskiden beri Yahudîler, Nasrânîler tâbî oldukları memleketin dînine, kudsî rejimine muhâlif, zıt ve mûteriz bulundukları halde, o hükûmetler hiçbir zaman kanunlarla onlara o cihetten ilişmediler.

Hazret-i Ömer, hilâfeti zamanında, âdi bir Hıristiyan ile mahkemede birlikte muhâkeme olundular. Halbuki, o Hıristiyan İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlara muhâlif iken, mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki; adâlet müessesesi hiçbir cereyâna kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdan hürriyetinin bir ana umdesidir ki, komünist olmayan Şarkta, Garbda, bütün dünya adâlet müesseselerinde cârî ve hâkimdir.

Ben de, din ve vicdan hürriyetinin bu ana umdesine güvenerek, yüzlerce âyât-ı Kur’âniyeye istinâden, medeniyetin bozuk kısmına, hürriyet perdesi altında yürüyen mutlak bir istibdâda, lâiklik maskesi altında dîne ve dindarlara karşı tatbik edilen en ağır bir baskıya muhâlefet etmiş isem, kanunlar haricine mi çıkmış oldum? Yoksa, Anayasanın hakîki ve samîmi müdâfaasını mı yapmış bulundum? Haksızlığa karşı, zulme karşı, kanunsuzluğa karşı muhâlefet, hiçbir hükûmette suç sayılmaz; bilâkis, muhâlefet meşrû ve samîmi bir muvâzene-i adâlet unsurudur.

Tarihçe-i Hayat, s. 564

Lügatçe:

müteârife: Bilinen.

Nasrânî: Hıristiyan.

mûteriz: İtiraz eden.

cârî: Geçerli, işleyen.

âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri.

istibdâd: Baskı.

muvâzene-i adâlet: Adalet dengesi.

13.12.2006


Sorularla Risale-i Nur

Soru:

Kader Risâlesinin 1. Mebhasında “Kader ilmî ve nazarî değildir” denilirken, 2. Mebhasında “Kader ilim nev'indendir” deniliyor. Bu meseleyi nasıl anlamalıyız?

Cevap:

Kader Risâlesinin başında “kader ve cüz’-i ihtiyârî, İslâmiyetin ve îmânın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir îmânın cüz’lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir” denilir ve ardından şu açıklama yapılır:

“Yâni mü’min herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakk’a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için ‘Cüz’-i ihtiyârî’ önüne çıkıyor. Ona ‘Mes’ul ve mükellefsin’ der. Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmamak için, ‘kader’ karşısına geliyor. Der: ‘Haddini bil, yapan sen değilsin.’”

Burada “ilmî ve nazarî değillerdir” ifadesi “hâlî ve vicdanî” kelimelerine mukabil kullanılır. Yani, kader ve cüz-i ihtiyârî meseleleri, insanın iç âleminde hal olarak yaşadığı, vicdanen bildiği meseleler cinsindendir. Sözgelimi insan, elma ile portakalın lezzetleri arasındaki farkı kelimelerle anlatamayabilir, ama vicdanen bu ikisinin lezzetlerinin farklı olduğunda asla şüphesi yoktur. Benzeri bir şekilde, bu insan kader ile insanın cüz’-i iradesi arasındaki ilişkiyi ilmen ifade etmekte zorlanabilir, ama vicdanen bilir ki hem İlâhî program olarak kader vardır, hem de insan yaptığı fiillerden sorumludur. Bunların birinin varlığı diğerine engel değildir.

“Kader ilim nev'indendir” cümlesine gelince, bu cümlede geçen ilim kelimesi, insanın bütün fiillerini Allah’ın ezeli ilmiyle bildiği mânâsına gelir. “İlim malûma tâbidir” yani. Cenâb-ı Hak, bize göre olmuş ve olacak her şeyi, zamandan ve mekândan münezzeh olan Zâtının ilmiyle bilip yazmıştır.

(Kaynak: www.sorularlarisaleinur.com)

13.12.2006


ESMA-İ HÜSNA

Mücîr

Allah (c.c.), Mücîr’dir. Yani kullarını tehlikelerden, musîbetlerden, görünür görünmez kazâlardan ve belâlardan korur. Kullarının hiçbir iyiliğini küçümsemez, her iyi ameli gerçek mânâda ücretlendirir, her iyiliğe ecîr ve sevap lütfeder. Dilediklerini Cehennem ateşinden muhafaza eder ve kurtarır. Gam, keder, hüzün ve sıkıntılara karşı necât verir. Maddî-mânevî bunalım ve üzüntülere karşı kullarını korur, imdadına yetişir ve himâye eder.

Mücîr ismi Hazret-i Ali’nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği Cevşenü’l-Kebîr’de vârit olmuştur.1

Her şeyin, her vakit, her ihtiyacı için Cenâb-ı Hakka müracaat ettiğini, Allah’tan yardım istediğini ve yardım bulduğunu beyan eden Bedîüzzaman, Cenâb-ı Hakkın her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her tâifeden, her fertten, her şeyden kulları için kendini görecek ve gösterecek yollar tanzim ettiğini, varlığını ve birliğini bildirecek pencereler açtığını, her kalp içinde bir telefon bırakarak, herkesin her arzû ettiğinde Kendisine ulaşmasını kolaylaştırdığını beyan eder.2

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, her feryat eden fert, feryadını Rahmânü’r-Rahîm olan kendi Hâlık’ına ve Rabbine husûsî bir şekilde yetiştirebilmektedir.3 Cenâb-ı Hak, kullarına karşı sonsuz bir kerem ve cömertlik sahibidir. Esasen günahlar bütün sebepleriyle kuldan, hayır ise bütün sebepleriyle sırf Allah’tandır. Bu durumda, bir günahı bin, bir sevabı ise bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu halde; Cenâb-ı Hakkın bir günahı bir yazması, bir iyiliği ise bazen on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazması kulları üzerindeki fazl ve kereminin büyüklüğünü gösterir. Yani Cehenneme girmek tam amel karşılığıdır. Cennete girmekse Allah’ın fazl ve lütfundan başka bir şey değildir.4

(Risâle-i Nur’da Esma-i Hüsna)

Dipnotlar:

1- Mecmuatü’l-Ahzab: 2: 260. 2- Sözler, s. 597. 3- A.g.e., s. 597. 4- A.g.e., s. 290.

13.12.2006


Nur'un dilinde Risale-i Nur

Yedinci Şuâ (Âyetü’l-Kübrâ)

“Ben bu defa Âyetü’l-Kübrâ’yı mütalâa ederken, İkinci Makamını ahire kadar ve ahirdeki manevî muhavereyi çok ehemmiyetli gördüm ve çok istifade ettim.” (Şuâlar, s. 445)

***

Bu risâle için Üstadımız, “Şimdiki dehşetli tahribâta karşı bir hakikat-ı Kur’âniye ve bir sedd-i azamdır” demiştir. (Tarihçe-i Hayat, s. 291)

***

“Kur’ân’ın el-âyetü’l-kübrası olan ‘Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp tesbih etmesin’ (İsra: 44) hakikat-ı kübrâsını ve tefsir-i ekberini gösteren ve Ramazan-ı Şerifin ilhâmî bir hediyesidir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 105)

***

“Ve o acip ve yüksek ve tevhidin hüccetü’l-kübrâsı ve el-âyetü’l-kübrânın bir alâmet-i kübrâsı ve bir tefsir-i âzamı olan risâleye ‘Âyetü’l-Kübrâ’ nâmı veriyor. Ve o namla, hem menbaı olan âyetü’l-kübrânın azametini, hem bu Yedinci Şuâ olan vahdâniyetin ve tevhidin burhan-ı âzamının fevkalâde kuvvetini ilân eder, haber verir. Hazret-i İmam-ı Ali’nin (r.a.) bu büyük iltifatına bu risâlenin liyakatine her kimin bir şüphesi varsa, gelsin, bir defa o risâleyi okusun. Eğer ‘Evet, lâyıktır’ demezse, bana tuh desin!” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 105)

***

“Yedinci Şuâ, Asa-yı Musa gibi, dalâletlerin bütün manevî sihirlerini iptal edebilen bir mahiyettedir” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 117)

***

“Âyetü’l-Kübrâ, güneş gibi iman nurlarını ruhlara telkin edebilir” (Emirdağ Lâhikası, s. 62)

***

“Evet, Âyetü’l-Kübrâ Şuâsı, otuz üç icmâ-ı azîmi ve küllî hüccetleri mevcudatın heyet-i mecmuasında gösterip, herbir hüccet-i külliyede hadsiz burhanlara işaret ederek başta semavat, yıldızlar kelimeleriyle; arz, hayvanat ve nebâtât kelâmları ve cümleleriyle; git gide tâ kâinat mecmuası, müştemilât ve mevcudat ve hudûs ve imkân ve tagayyür hakikatlerinin kelimeleriyle Vâcibü’l-Vücudun mevcudiyetini ve vahdâniyetini güneş zuhurunda ve gündüz kat’iyetinde ispat ediyor. Sarsılmaz bir iman isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılıç arayanlar, Âyetü’l-Kübrâ’ya müracaat etsinler.” (Şuâlar, s. 518)

***

Hz. Ali (r.a), Âyetü’l-Kübrâ’ya çok ehemmiyet vermiştir. Bunun sebebi ise Sikke-i Tasdik-i Gaybî’nin 35-36. sayfalarında açıklanmıştır. İsterseniz o mektubu okuyabilirsiniz.

Fatma ÖZER

13.12.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004