Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 12 Ocak 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

7 yıllık yalnızlık!

Eleştiriler, Sezer’in görev süresi dolarken daha da artacak.

Ne zaman Çankaya ile ilgili bir haber görsem aklıma hemen bu cümle takılıveriyor; “7 yıllık yalnızlık.” Hani Nobel’li Gabriel Garcia Marquez’in o meşhur “Cien anos de Soledad / Yüzyıllık Yalnızlık” adlı romanı vardır ya...

Belki birileri bir gün artık “Lame Duck / Topal Ördek” durumunda olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in izole Çankaya günleriyle ilgili bir kitap yazarsa herhalde en uygun başlık bu olur: “Yedi yıllık yalnızlık.” Sezer’in kendini Türkiye’den, dünyadan, kısacası Cumhuriyet Gazetesi ve onun yazarları hariç her şeyden tecrit eden yaklaşımı, yıllardır her kesimden insanın tepkisini çekiyordu. Ancak tepkiler, kimi iç dengelerin hatırına hasıraltı ediliyor, Sezer’in kusurları görmezden geliniyordu. Artık geri sayım başladı. Sezer’in günleri sayılı. Haliyle ilk top atışı da Amiral Gemisi’nden geldi.

Hürriyet yazarı Fatih Çekirge, özetle cumhurbaşkanının 7 yılı tamamen boş geçirdiğini, Demirel ve Özal ile kıyaslandığında onun Köşk’ü dünyaya kapattığını gayet sarih biçimde anlatan uzun bir analiz yaptı! Çekirge’nin bu çıkışı çok anlamlı. Zira Sezer’i görev süresi boyunca eleştirenler, bu eleştirilerine destek bulamamıştı. Çoğunlukla da muhalif medya oldukları için eleştirileri güme gitmişti. Bu eleştiriler, Sezer’in görev süresi dolarken daha da artacaktır, buna emin olun. 2001 yılında yaşanan ekonomik krizdeki Sezer’in tetikleyici rolü mesela... Devletin bir bakanına karşı asabi ve çocuk azarlayan tavırları sözgelimi. Onun 7 yıl boyunca sergilediği, “vizyonu olmayan küçük kasaba bürokratı yaklaşımının” ülkeye nasıl zararlar verdiği ise görev süresinin ardından daha da net ortaya çıkacak. Sezer, Köşk’ten ayrıldıktan sonra ise bu eleştiriler ikiye, hatta belki beşe ona katlanacak. Çünkü şu anda verdiği kararlar yönünden “sorumsuz” olan Sezer, Cumhurbaşkanlığı zırhını çıkarmış olacak.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez piyangodan kendisine Cumhurbaşkanlık çıkan biri olarak, milletin kendisine verdiği bu yetkiyi neden halkın bütününü kucaklayacak şekilde kullanmadığının hesabı sorulacak ona!

Bir Cumhurbaşkanı’nın yaptıkları kadar, yapmadıkları da elbette tartışılacak, eleştirilecektir. Sezer, tarihe yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla geçecek. Ve tabii ki onu en iyi yargılayacak olan gelecek nesiller olacak.

Bugün, 11.1.2007

Nuh GÖNÜLTAŞ

12.01.2007


 

Kerkük’e girmişken bari Bağdat’ı da alın

“Kerkük’e girelim” diyenlere aslında söylenecek tek şey var: Bari Bağdat’ı da alın, hatta oldu olacak Basra’ya da uzanın.

Dünyanın çatışmalı bölgeleri hakkında tarafsız çalışmalar yapan Uluslararası Kriz Grubu uzun zamandır Kerkük’teki gelişmeleri yakından takibe alıyor ve gerek Irak’taki grupları, gerekse Amerikan yönetimini bu kentte bir oldubittiye izin vermemesi için uyarıyor. Partilerüstü Irak Çalışma Grubu da raporunda da Kerkük’ten “patlamaya hazır” bir sorun olarak söz etti ve 2007 bitene kadar yapılması gereken, Kerkük’ün geleceğini belirleyecek referandumun ertelenmesini önerdi.

Ancak Bush yönetimi ve Irak hükümeti geri adım atmayınca Kerkük konusu Türkiye’nin gündemine tamamıyla yerleşti. Artık Türkiye’de Irak denilince akla ilk olarak PKK, ardından Kerkük ile Türkmenler ve nihayet Sünni Araplar geliyor.

Ne var ki ortada çok sorunlu bir durum var: Ankara Kerkük hassasiyetine hep Irak’ın toprak bütünlüğü kaygısını gerekçe gösterdi ve Kerkük referandumunun buna zarar vereceğini savundu. Fakat Saddam’ın asılmasıyla birlikte Irak’ın tek parça halinde kalmasının mümkün olmadığı iyice netleşince Türkiye’nin kendine yeni bir dayanak bulması zorlaştı. İşte bu sıkıntılı durumdan hareketle bazıları, “Nasılsa Irak bölünüyor, Kerkük’ü niye Kürtlere bırakalım, biz alalım” deyip “Kim ne karışacak ki!” diye meydan okumaya başladılar.

Dünya ayağa kalkar

Tabii ki öncelikle Irak Kürtlerinin hamisi ABD karışacak. Ankara’nın Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı operasyon yapmasına bile onay vermeyen Bush yönetiminin Türk ordusunun Kerkük’e yürümesine itiraz etmeyeceği düşünebilir mi?

(...)

Ardından kuşkusuz AB devreye girecektir. Kerkük yoluna koyulacak ilk Türk birliğiyle birlikte yılların Avrupa rüyasının da sona ereceği aşikârdır. AB’nin muhtemel yaptırımları da cabası.

Rusya, Çin, hatta İsrail gibi güçlerin de, Ortadoğu’yu iyice altüst edecek böylesi bir adıma karşı çıkmaları kuvvetle muhtemeldir. Bunun anlamı BM Güvenlik Konseyi’nden hızla aleyhte bir karar çıkmasıdır.

Kürtleri yabana atmayın

Türkmenler dışında Irak’taki hiçbir gücün de böyle bir niyete onay vermesi beklenemez. Öncelikle Kürtler, ardından Şii-Sünni fark etmez Araplardan çok ciddi bir direniş gelmesi kaçınılmazdır. Kimse Irak Kürtlerini küçümsemeye kalkmasın. Yıllarca Baas rejimine karşı mücadele ettiler. Ardından Birinci Körfez Savaşı’yla birlikte adım adım devletlerini örgütlediler. Nihayet Irak’ın işgaliyle birlikte, Şii ve Sünnilerin birbirlerini tükettiği iç savaşı uzaktan izleyip iyice güçlendiler. Düne kadar alay konusu edilen Peşmergeler, sayıları katlanmış, iyi eğitilmiş ve donatılmış düzenli bir orduya dönüştü. Gerek PKK’nın, gerekse Kuzey Irak’ta üslenen diğer PKK artıklarının böylesi bir çatışma durumunda kimlerle birlikte hareket edeceği de ortadadır.

İran, Suudi Arabistan, Mısır gibi bölge ülkelerinin de Türkiye’nin Kerkük’ü ilhakına ve böylece ekonomik ve siyasi açıdan iyice güçlenmesine, bölgenin süper gücü olmasına razı olmasıysa herhalde hayal bile edilemez.

Kuyuya atılan taşı çıkartmak için daha fazla çabaya gerek yok. “Kerkük’e girelim” diyenlere aslında söylenecek tek şey var: Bari Bağdat’ı da alın, hatta oldu olacak Basra’ya da uzanın.

Vatan, 11.1.2007

Ruşen ÇAKIR

12.01.2007


 

Önce mücahit, sonra müşahit, şimdi müteahhit

“Beş yıl önce Ankara’ya çıplak gelenler şimdi seçim bölgelerine 4x4 ciplerle gidiyor.”

Her iktidar kendi zenginini yaratır. Bu tespit, özellikle 80’li yıllardan sonra öylesine yaygınlaştı ki neredeyse “meşru” hale geldi.

Gazete manşetlerini süsleyen ünlü “aile fotoğrafları” bunun en çarpıcı örneğiydi.

Sonra gelenler gideni aratır oldu.

Son yıllarda ise “Anadolu sermayesinin büyük sermayeye karşı yükselişi” diye nitelenerek teorisi bile yapıldı.

Kuşkusuz bu kareler içinde “her devrin adamı” olanlar da var.

Ancak her döneme damgasını vuran asıl unsur, yeni isimler...

Son beş yılda da benzer bir yoldan ciddi biçimde zenginleşen yeni isimlerin yükselişini izliyoruz.

Eski Fazilet Partili yeni “Müslüman sol” girişimin öncü isimlerinden Mehmet Bekaroğlu önceki gün bu zenginleşen kesimi çok çarpıcı biçimde dile getirdi.

“Beş yıl önce Ankara’ya çıplak gelenler şimdi seçim bölgelerine 4x4 ciplerle gidiyor.”

Bu değişimi hem çok tepelerde hem de daha aşağılarda görmek mümkün.

Peki bu değişim neden göze batıyor?

İnsanların değişmesi fena bir şey mi?

Kuşkusuz değil, amaa...

Önce biraz geçmişe uzanalım.

Türkiye, sert siyaseti 1970’le 1980 arasında yaşadı. Sağ sol ayrımı önce gerginliğe, sonra da çatışmaya dönüşmüş ve 5 bini aşkın insanın hayatına mal olmuştu.

Ülke, milliyetçi, solcu ve İslamcı siyasi akımların yarıştığı bir arena gibiydi. Her siyasi ekolün özellikle de gençlik düzeyinde önemli etkisi ve gücü vardı.

Bu ideolojik kesimler ya kendileri ya da başkaları tarafından farklı kavramlarla tanımlanıyordu.

Ülkücüler, “komando...”

Solcular, “militan...”

İslamcılar ise “mücahit”ti.

Aradan yaklaşık 30 yıl geçti.

Hem Türkiye çok değişti, hem de o siyasi akımlar.

Peki o komandolara, militanlara ve en önemlisi de mücahitlere ne oldu? Onlar nasıl değişti?

Bugün her siyasi kesimde küçük marjinal gruplar dışında kimse kendini o eski kavramlarla ifade etmiyor.

Herkes bir biçimde zamanın ruhunu yakalamaya çalışıyor.

Siyaseten liberalleşme, ekonomik olarak da zenginleşme hepsinin ortak hedefi.

Doğal olarak her kesimde bu türden değişim var. Ancak, bazılarının “hızlı zenginleşmesi” dikkat çekiyor.

Ve bu zenginliğin ahlak ölçülerini zorlayarak gerçekleşmesi ister istemez soru işaretleri yaratıyor.

Bu konuda en çarpıcı değişimi hiç kuşkusuz “mücahit”ler yaşadı, halen de yaşıyor.

Çünkü, dünün adı sanı bilinmeyen onca “mücahit”i bugün büyük işlere imza atan “müteahhit” oldu.

Onlarca isim saymak mümkün.

Kuşkusuz geçmişte bu kesimler içinde iş dünyasında olan çok sayıda isim vardı. Ancak, Milli Görüş çizgisinin özellikle 90 sonrası başta İstanbul ve Ankara olmak üzere yerel yönetimlerde etkin olması bu süreci inanılmaz biçimde hızlandırdı.

AK Parti’nin iktidar olmasıyla bu değişim en üst noktaya ulaştı.

Artık, büyük devlet işinden, küçük belediye ihalesine her yerde eski “mücahit”leri “müteahhit” kimliğiyle görmek mümkün.

Hatta parti kulislerinde bu konu aleni konuşuluyor ve şöyle bir sıralama yapılıyor:

“Önce mücahit, sonra müşahit (seçim sandık sorumlusu), şimdi müteahhit...”

Doğrusu bu sıralamayı yaşayanlar arasında özellikle parti kamuoyunun yakından tanıdığı çok sayıda isim var.

Kimi, eski gençlik teşkilatından, kimi bir zamanlar Erbakan Hoca’nın korumalığını yapan Sakarya Grubu’ndan, kimi özel kalem müdürlüğünden, kimi şoförlükten kimi de küçük iş sahipliğinden geldi... Şimdi her biri bir yerlerde müteahhitliğe devam ediyor.

Peki bu işte bir gariplik yok mu?

Dün hiçbir maddi gücü ve iş tecrübesi olmayan bu insanların bugün milyonlarla oynaması ve girdiği ihaleleri sorunsuz alması sadece “şans, kader, kısmet”le açıklanabilir mi?

Sabah, 11.1.2007

Mahmut ÖVÜR

12.01.2007


 

MİT’in serencamı

Devlet iç işleyişinin taşıyıcısı olan bir örgütten gelen eleştirel görüşler ve öneriler hafife alınamaz.

Soğuk savaş dönemiyle birlikte istihbarat teşkilatı yaptığı dış görevlerin yanında sosyalist ülkeleri andırır ölçüde, yıllarca, hem iç siyaset açısından önemli bir rol oynamış, hem rejime yönelik temel tehdidi kendi toplumunun içinde aramaya yönelmiştir...

İnsanlar bu çerçevede fişlenmiş, takibata uğramış, memuriyete başlayabilmek için bile MİT’in vereceği güvenlik belgelerine mahkum olmuşlardır...

MİT bir dönem bilgi toplama işlevine kendi kendine fiili olarak operasyon işlevini eklemiş, Hiram Abas gibi birçok mensubu yasa dışı örgütlerle silahlı çatışmalara girip çıkmışlardır. Erenköy Köşkü gibi sorgu evleriyle anılmışlardır.

Dahası özellikle Susurluk Skandalı’ndan bu yana MİT’in kullandığı yöntemler, Abdullah Çatlı’dan Alaaddin Çakıcı’ya uzanan hatta suçlular ve mafya elemanlarıyla kurduğu iddia edilen karmaşık ilişkiler ciddi bir meşruiyet tartışmasına yol açmıştır.

Birkaç gün önce Emre Taner’in açıklamalarıyla gündeme gelen bu örgüt böyle bir geçmiş, yapı ve imaja sahiptir…

Taner’in yaptığı açıklamalar da özellikle bu yüzden önemlidir…

Hikmet-i hükümetin, rejimin, devlet iç işleyişinin taşıyıcısı olan bir örgütten gelen, aslında bu örgüt tarafından bir süredir sistematik olarak tekrarlanan, devlet yapısı ve politikalarına yönelik eleştirel görüşler ve öneriler içerikleri ne olsun hafife alınamazlar.

Zira bu öneriler bu örgütün bugüne kadar izlediği yolun kimi aşamalarına kritik bir bakışı da içermektedir…

Müsteşar, değişime uyum sağlayamayanın oyundan düşeceğini söylüyor… İçe kapalı bir tutumunun Türkiye’yi düze çıkarmayacağını, tersine, çağın gerisine iterek bütünlüğünü tehdit ettiğini ve edeceğini belirtiyor. Sorunları çözmek için sadece güç kullanımının, önemlisi sadece asayiş ve istihbari bilgi kullanımının yetmeyeceği, toplumsal ve siyasi aklın ve bilginin devreye girmesini söylüyor…

Önemlidir…

MİT’in müsteşar ve kadro düzeyindeki sivilleşmesinden sonra yükselen bir çizginin bugün eriştiği noktadır.

Önemlidir…

Toplumsal gruplar gibi kurumsal yapılar da değişimi içlerinden üretirlerse o değişim sağlıklı olur…

Yeni Şafak, 11.1.2007

Ali BAYRAMOĞLU

12.01.2007


 

Üniversitelerde artan baskılar

Yönetim kademelerinde olanların önemli bir kısmı üniversitelerin kışlalaşması veya kışla olarak kalması için canla başla çalışıyor.

Türkiye’de yüksek öğretimin örgütlenişinin, genel manzarası itibariyle, medenî bir ülkeye yakışacak özellikte olmadığı malum. Aynı hüküm, yüksek öğretimin amaçları ve -gerek akademisyenler gerekse öğrenciler açısından- işleyiş tarzı için de elbette geçerli. Bu sistemde ideolojik kaygılar ve oligarşik eğilimler en azından bilimsel kaygılar kadar etkili, hatta zaman zaman bilimsel kaygılar öbürlerine yenik düşüyor.

Ama bütün bunlar, ne yazık ki, akademik camiaya rağmen gerçekleşen şeyler de değil. Tam tersine, sistem bu şekilde devamını büyük ölçüde bilim adamlarımıza borçlu. İdarî pozisyonları işgal eden, bu pozisyonlara ilişkin beklentileri olan, akademik yükselme arayışında başına ‘kaza’ gelmesi ihtimalinden korkup sinen ve devletin ideolojik yapısının korunmasını bilimsel faaliyetten önemli gören hemen hemen herkes bu yapıya harç taşıyor.

Özellikle yönetim kademelerinde olanların önemli bir kısmı üniversitelerin kışlalaşması veya kışla olarak kalması için canla başla çalışıyor. Bazı üniversitelerden gelen haberler öğrencilere ve öğretim üyelerine yönelik baskının ulaştığı ürkütücü boyutları hakkında bir fikir edinmemizi sağlıyor. Bu yazıda her iki tür baskıya da birer örnek vermek istiyorum.

Öğrencileri baskı yoluyla yıldırma siyasetiyle maruf olanlar arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin özel bir yeri var. Bu üniversite çevresinden kamuya yapılan bir açıklamaya bakılırsa, soruşturmalar ve ağır cezalar yoluyla öğrenciler üzerinde kendisini gösteren otoriter eğilim had safhaya ulaşmış bulunuyor. Belirtildiğine göre, sadece 2004-2005 öğretim yılı içerisinde öğrencilere dönük soruşturmaların sayısı 2000’i aşmış durumda. ‘Adli davalardan beraat eden öğrenciler, Üniversite Yönetimi’nin yargı kararlarını uygulamaması sonucu cezalandırılıyor. Yargıtay kararına rağmen, 120 öğrencinin öğrenim kredisi kesilirken, 40’ı aşkın öğrenci her hangi bir üniversitede yüksek öğrenim görmekten men ediliyor. Üstelik bu cezalar bazı öğrencilerin dört kez okuldan atılması, farklı üniversitelerden, örneğin Bakü Üniversitesi’nden öğrencilerin cezalandırılması gibi ‘absürd’ uygulamalar içeriyor. Üniversitedeki fiziki baskı ve uygulamalar, bir fakülteden diğerine girişte yapılan kimlik kontrollerine kadar varmış durumda.’

Üniversite yönetimlerinin baskıcı eğilimlerinden sadece öğrenciler değil, öğretim üyeleri de elbette nasibini alıyor. Bunun, akıllara durgunluk verecek son örneklerinden biri de, Prof. Atillá Yayla’ya sırf ifade özgürlüğü temelinde imzalarıyla destek veren çeşitli üniversitelerden hocalara yöneltilmiş olan baskıdır. Birçok üniversitede söz konusu bildiriye imza atan genç akademisyenlerin, sırf bu nedenle, hak ettikleri -Yardımcı Doçentlik ve Doçentlik gibi- kadrolara atanmaları engellenmeye çalışılmaktadır. Başka bazı hocalar ise ya yöneticilerin dostça olmayan ‘uyarı’larına muhatap olmakta ya da hatta haklarında disiplin soruşturması açılmaktadır. Bu arada, Atilla Yayla hakkında da üniversitesi tarafından daha önce başlatılmış olan iki ayrı soruşturma halihazırda devam etmektedir.

Baskıcı yönetimlerin akademik özgürlük ve bilimsel yeterlik gibi kaygıları olmadığı, hatta ideolojik tarafgirliklerinin kendi üniversitelerinin akademik ihtiyaçlarını bile görmezlikten gelmelerine neden olduğu açıktır. Bunların, üniversitelerin kışlalar veya yöneticilerin özel çiftlikleri olmadığını anlamalarını beklemiyorum. Ama yine de bir noktada çok ciddî olarak yanıldıklarını onlara hatırlatmak gerekiyor: ‘Bu düzen’ hep böyle sürüp gitmeyecektir.

Star, 11.1.2007

Mustafa ERDOĞAN

12.01.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004