Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 26 Mart 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

And olsun ki, sabah vakti, peşlerini bırakmayan bir azap onları yakalayıverdi.

Kamer Sûresi: 38

26.03.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Yırtıcı hayvandan sakındığınız gibi, cüzzamlıdan sıkınınız. O bir vadiye indiğinde siz başka bir vadiye gidiniz.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 83

26.03.2007


Dünyamı da feda ettim, âhiretimi de

Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!..

Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin îmânını kurtarmak yolunda dünyamı da fedâ ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki nâmına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esâret zindanlarında, yâhut memleket hapishânelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefâ, görmediğim ezâ kalmadı. Dîvân-ı harblerde bir câni gibi muâmele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyâde, ölümü tercih ettim. Eğer dînim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.

Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehâmet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle meneder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zâlim bir cebbâr, en hunhar bir düşman kumandanı olsa tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yâhut îdam sehpâsına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdânı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.

İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musîbetle geçti. Cemiyetin îmânı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı fedâ ettim; helâl olsun. Onlara bedduâ bile etmiyorum. Çünkü, bu sâyede Risâle-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yâhut birkaç milyon kişinin—adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyâde—îmânını kurtarmaya vesîle oldu. Ölmekle, yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar îmânın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun.

Sonra, ben, cemiyetin îman selâmeti yolunda âhiretimi de fedâ ettim. Gözümde ne Cennet sevdâsı var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin îmânı nâmına bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistân olur.

Tarihçe-i Hayat, s. 543-44

26.03.2007


Said Nur ve talebeleri

Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı... Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi birşeye inanmış: Allah’a, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a, Onun ulu Peygamberine, Onun büyük kitabına. Kur’ân henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdetâ Asr-ı Saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur... Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz birşeye bağlanmak; her yerde hâzır, nâzır olana, Âlemlerin Yaratıcısına bağlanmak; o yolda yürümek, o yolun kara sevdâlısı olmak... Evet, ne büyük saadet! Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir; Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O, ayakta. Şark yaylalarından, güneşin doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam. Îmânı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı îmanlı bağrını siper etmiş. “Allah” demiş, “Peygamber” demiş, başka birşey dememiş; başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zâlim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş. Kayalar gibi çetin, müthiş bir irâde, şimşekler gibi bir zekâ; işte Said Nur! Dîvân-ı harbler, mahkemeler, ihtilâller, inkılâplar, onun için kurulan îdam sehpâları, sürgünler bu müthiş adamı, bu mâneviyât adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara îmânından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesâretle karşı koymuş. Kur’ân-ı Kerîm’de “İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz” (Âl-i Imrân Sûresi, âyet 133.) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur’da tecellî etmiş!

Mahkemelerdeki müdâfaalarını okuduk. Bu müdâfaalar bir nefis müdâfaası değildir; büyük bir dâvânın müdâfaasıdır. Celâdet, cesâret, zekâ eseri, şâheseri...

Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakîr gördüğü için değil mi? Said Nur, en az bir Sokrat’tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürtecî, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebî olmak gerek. O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu. O, hapishânelerden hapishânelere atıldı. Hapishâneler, zindanlar onun sâyesinde Medrese-i Yûsufiye oldu. Said Nur, zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu îman âbidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halîm-selîm mü’minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler. Sizin hangi mektepleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?

Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz mü’minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishâne duvarları, onu mü’min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesâfetler; din, aşk, îman sâyesinde letâfetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdit ve tehditleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.

Yıllardır mukaddesâtları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, îmâna susayanlar; onun yoluna, onun nûruna koştular. Üstadın Nur Risâleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, câhil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan birşey aldı, onun nûruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. Îman, tekniğe meydan okudu. Nur Risâleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.

Gözlerinin nûru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harâbeye dönmüş olan körler bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu azîz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri “İnkılâba, lâikliğe aykın hareket ediyor” diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishânelere attılar. Kaç kere zehirlemek istediler. Ona zehirler panzehir oldu, zindanlar dershâne... Onun nûru, Kur’ân’ın nûru, Allah’ın nûru vatan sınırlarını da aştı. Bütün âlem-i İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırdısı, nutku, alâyişi, nümâyişi yoktur. Bu bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir dâvâya vermişlerin şuurlu, îmanlı, inançlı kalabalığıdır.

Osman Yüksel Serdengeçti

Tarihçe-i Hayat, s. 545-46

26.03.2007


ESMA-İ HÜSNA

Rezzâk

Allah (c.c.), Râzık’tır, Rezzâk’tır. Yani Cenâb-ı Hak maddî-mânevî rızık vericidir. Râzık-ı Kerîm, basit topraktan rızkı yaratan, dilediği anda mahlûkatına dilediği kadar ikram ve ihsân eden ve bütün canlıları dünyevî uhrevî rızıklandırandır. Herkes her hâlinde, rızık dahil her ihtiyacı için, Cenâb-ı Allah’a muhtaçtır. Vehhâb-ı Rezzâk olan Allah Teâlâ, hiçbir mahlûku rızıksız bırakmaz, hiç kimseyi açlığa terk etmez, hiçbir hayat sahibini ihtiyaçları ile baş başa çâresiz bırakmaz. En gizli ve umulmadık yerlerde, yerin karanlıklarında ve deniz diplerinde her can ve yürek taşıyanı rızıklandıran Cenâb-ı Allah’tır.

Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) bildirdiği Râzık isminin mübâlâğa şekli olan Rezzâk ismini hem hadiste, hem de Kur’ân’da görürüz.

İlgili âyetlerden bir kaçını inceleyelim:

“Allah dilediğini hesapsız şekilde rızıklandırır.”1 “Allah kullarına lütfedendir. Dilediğini rızıklandırır. O Kaviyy ve Azîz’dir.”2 “Nice canlılar vardır ki rızıklarını kendileri elde edemezler. Sizi de onları da rızıklandıran Allah’tır. O Semî’ ve Basîr’dir.”3

Yeryüzünde bütün hayat sahiplerinin bütün ihtiyaçlarına kâfi ve yetecek ölçüde bir umûmî rızık sofrası kurulduğunu beyan eden Bedîüzzaman, minnettarlık ve teşekkürü dâvet eden, muhabbet ve senâ hissini tahrik eden hayat, rızık, şifâ ve yağmur gibi şükre vesîle olan nîmetlerin doğrudan ve perdesiz olarak Cenâb-ı Hakka ait olduğunu kaydeder. Bütün canlıların istedikleri maddî ve mânevî rızıklar Cenâb-ı Hak tarafından ummadıkları yerlerden büyük bir âhenkle, münâsip vakitlerde ve baş döndürücü bir hikmet içinde ellerine verilmektedir.

Rızkın hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetli olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, “kudret”in çıkardığını, “kader”in giydirdiğini, “inâyet”in ise beslediğini kaydeder. Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, rızık periyodik bir süreç içinde gelmektedir. Hayatta açlıktan ölme yoktur. Zîrâ, iç yağı ve sâir unsurlar sûretinde hücrelerde depo edilen gıda bitmeden evvel ölüm gelmektedir; demek ölüme sebep olan, alışkanlıkları ve bağlılıkları terk etmekten kaynaklanan bir hastalıktır, rızıksızlık değildir.

Bedîüzzaman’a göre, beden hücreleri her zaman muntazam bir kanun-u İlâhî ile tahrip ve tâmir edilmektedir... Kandaki alyuvarlar, beden hücrelerinin tamirine esas olmak üzere erzak taşımaktadırlar. Hücrelerin tâmirinde kullanılan rızık veya erzak namındaki lâtîf madde, Rezzâk-ı Hakîkînin husûsî bir kanunu mûcibince bedenin her uzvuna, ne kadar ihtiyacı varsa o kadar dağıtılmaktadır.

Allah lâfzından sonra en büyük isim olan Rahmân isminin Rezzâk mânâsında olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bu ismin rızık vermeyi iktizâ ettiğini ve rızıktaki “şükür” ile bu isme yetişilebileceğini kaydeder.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 212

2- Şûrâ Sûresi: 19

3- Ankebut Sûresi: 60

26.03.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004