Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 28 Nisan 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

İslâm ülkelerini tanıyalım

Günümüz şartlarında tatil planı yapmak hayli zor. Hele yurt dışında tatil yapmak birçok insan için imkânsız.

Ancak, çevremize baktığımızda yurt dışında tatil yapabilecek imkânlara sahip kişiler olduğu halde gerçek anlamda tatil yapan insan sayısı hayli az. Yapanların içinde de İslâm ülkelerini tercih edenlerin sayısı ise yok denecek kadar az. Bunun birçok nedeni vardır. Öncelikle bilgi yetersizliği, yani, İslâm ülkelerini yeterince tanımıyoruz. Ayrıca, eskiden beri süregelen bakış açısı, “Ne Arabın yüzü ne Şam’ın şekeri” mantığı; bu ülkelere gitmeyi engellemektedir.

“Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” sözü boşuna söylenmemiştir. İslâm ülkeleri arasındaki soğukluğun gerçek nedeninin yeterince bir araya gelinememesinden kaynaklandığına inanıyorum. O nedenle tatil planımızı -imkânlarımız müsaade ediyorsa- bu ülkelere yapsak hiç fena olmaz. Hem seyahat olur, hem de din kardeşlerimizin durumunu yakından görmüş oluruz. Onların ne tür problemleri olduğunu öğrenmiş oluruz.

Ancak, resmi ziyaretlerin dışında turist olarak bu ülkelere giden vatandaşlarımızın sayısının ne kadar düşük olduğunu söylememe gerek var mı? Şöyle çevremize bir bakalım hangi akrabamız veya eşimiz, dostumuz Arap veya Ortadoğu ülkelerinin herhangi birine gidip gelmiştir. Siz hiç Ortadoğu hatıralarını anlatan bir yakınınızla karşılaştınız mı? Suriye’ye gitmiş Suudi Arabistan’ı (Hac vazifesi hariç) gezmiş, Yemen’de nargile içmiş, Mısır Piramitlerine çıkıp Nil’de kayığa binmiş bir yakınınızı dinlediniz mi?

Fas için renkler ülkesi diyorlar. Renklerin her tonunun görülebileceği bir ülke olarak tanımlanıyor. Gizemli masallarla en katı gerçeklerin buluştuğu bir ülke… Afrika’yı, Avrupa’ya bağlayan o nedenle de içinde her türlü kültürü barındıran bir ülke. Yüzde 98’i Müslüman bu ülkenin insanları iklimi kadar sıcak ve cana yakın. Çölün sıcaklığı denizin serinliği ile birleşince rüya ülkesi oluvermiş. Tarihten gelen egzotik yapı ve gelişen dünyaya ayak uydurmaya çalışan modern şehirciliği; birçok zıddı bünyesinde toplamaya neden olmuş. Özellikle Marakeş diye adlandırılan şehri “rüya şehir” diye tarif ediyor turizmciler. Ama, gelin görün ki, bu kadar güzelliği olan bir ülkeye gidenlerin sayısı bu güzellikle orantılı değil.

Oysa Londra’ya giden çok insan tanırız veya Paris’e giden. Türk’ün, Arab’ı, Arab’ın Kürt’ü, Kürt’ün Çerkez’i, Çerkez’in Laz’ı sevip saymasının, bakıp dikkate almasının bir tek yolu vardır. O da, gidip gelmeleri sıkılaştırmak, görüşmeleri en üst düzeye taşımak, her fırsatı değerlendirip bir araya gelmektir.

Yani, Lübnan’dan Filistin’e, Taif’ten Şam’a, Tahran’dan İsrail’e Mısır’dan Marakeş’e, Melburn’dan Kandahar’a kadar yayılan bölgede dünya çapında sorunların olduğu inkâr edilemez bir gerçek bu sorunların çözüme kavuşması hepimizin en büyük arzusu. İşte, sorunları gidermenin bir yolu da diyalogdan geçer. Yani, gidip gelmelerin payı büyük olacaktır. Ülkemizin bu meselede önder olmasını istiyorsak; yakınlaşmayı artırmalıyız, gidip gelmeleri çoğaltmalıyız. Ankara’nın bir merkez haline gelmesi bu seyahatler sayesinde mümkün olabilir. Her türlü öngörüyü bir kenara bırakarak yapılacak diyalog bu sorunların çözümüne katkı sağlayacaktır. Ayrıca, bu diyalogun her kademeye yayılması gerekir. Yani, sadece üst düzeyde değil her kademede sağlanacak görüşmeler, gidip gelmeler, kurulacak birlikler bir çok problemi oluşmadan engeller.

Birbirini tanımak sevmeyi, birbirini sevmek birlikte olmayı, birlikte olmak beraber iş görmeyi, alışveriş yapmayı, beraber iş görmek, alışveriş etmek şirketleşmeyi ve ticari holdingleri doğurur. Böylece mutlu bir dünya kurulur.

Ne dersiniz biz de gelecek yıl tatilimizi (fırsat çıkarsa) bu ülkelerin birinde geçirelim mi? Kim bilir, belki de bu gelişmelere küçücük de olsa bir katkı yaparız.

nurettinhayat@mynet.com

Nurettin HAYAT

28.04.2007


Kıymetini anlamak

Bebeğinin ağlama sesiyle uyandı. Bu gece kaçıncı uyanışıydı. Canı sıkılmaya başladı. Sıkılmasının en büyük sebebi: uykusunu tam olarak alamamasıydı. Yine yorgun bir şekilde yataktan kalktı… Ağlayan bebeğini beşiğinden çıkartıp kucağına aldı. Bir yandan da oflanıyordu. Bu gece böyle mi devam edecek dedi kendi kendine. Yoruldum, sıkıldım artık. Ne zor şeymiş bebek sahibi olmak. Bebek uyuduktan sonra yeniden yatağına geçti. Şimdi daha derinden uyuyup, yorgunluğunun tamamen üzerinden geçmesini istiyordu. Yine uyanmaz diye geçirdi içinden; ama dediği olmadı, tam dalıyordu ki, yine bebeğin sesiyle gözlerini açtı. “Of” dedi, bu kaçıncı uyanışı, yeter artık; bu bebekten bana rahat yok” Yerinden kalktı. Bu sefer bebeği kucağına almadı. Beşiğini sallamaya başladı. Gözleri uykuya öyle hasretti ki, gayr-i ihtiyari gözleri kapanıyordu. Her gece yaşanan bu duruma artık isyan etmek istiyordu. Geceleri hep böyle, gündüzleri de tam alamadı uykunun asabiliğiyle geçiyordu.

Sabah yine bebeğinin sesiyle uyandı. Uyanma saati de hiç şaşmıyordu. Uykulu uykulu yerinden kalktı. Onun sevimli yüzünü görmesi bile ona neşe getirememişti; çünkü uykusuzdu. Bebeği kucağına aldı. Acıkmış olduğu her halinden belliydi. Karnını doyurmaya başladı. Ne olduysa bir anda uykusu kaçtı. Gözleri dolmuş bir vaziyette yanaklarından akıp gitti; çünkü geçmiş gözlerinin önünden geçmeye başlamıştı. Neler yaşamıştı onları hatırlamak yaş oldu gözlerinde. Evleneli beş yıl olmasına rağmen hâlâ çocukları olmamıştı. Bu eşiyle beraber kendisini de çok kötü günler geçirmesine sebep olmuştu. O kadar çok istiyordu ki, bebek sahibi olmayı. Bunun uğrunda gücü yetse dünyayı bile verebilirdi karşılığında. Hastahane yolları, koridorlarını hep bebek sahibi olmak için az mı aşındırmışlardı. Ya duâlar, türbe ziyaretleri, geceler boyu ağlayarak yaptığı yalvarmalar. Şu an kucağında tuttuğu bebeğe sahip olabilmek içindi. Umutla umutsuzluğun arasında mekik dokundu. Gün geldi imkânsız çocuk sahibi olmak denildiğinde her şeyini, bütün varlıklarını kaybetme durumuna düşmüş gibi oldular. Az da olsa ümit var dediklerinde sanki hayat yeniden onlara bahşedilmiş gibi sevinç yaşadılar.

Hastahane, tedâviler onu çok yıpratmasına rağmen önemli değildi. Yeter ki, mini mini bir bebeği kucağına alsın. Evleri onun sesiyle dolup taşsın. Ağlamasıyla, gülücüğüyle yankılansın. Sessiz eve mutluluk getirsin. Evet, tam bütün ümitler izbe bir kuytuya bırakılıyorken, bu bebeğe hamile kalmasıyla o kuyu ışıklı bir bahçeye dönüştü. Artık hayat gerçek bir mutluluk üzerine devam etmeye başladı. Dokuz ay boyunca yaşanan mutluluk ve onun doğumu. Bu ne anlatılmaz bir duygu. Bebeği ilk kucağına aldığı an gözlerinden yaşların gelmesine engel olamıyordu. O kadar uzun zamandır bekliyordu ki, bu bebeği ona sıkı sıkı sarılıp adeta kalbinin içine koydu. O heyecan bir başkaydı. Hayatı boyunca hiç bu kadar mutlu olduğunu hatırlamıyordu. Bir gün bu bebeğini kucağına alacağını rüyasında görse inanamazdı. Ama olmuştu. Artık oda bir bebek sahibiydi; anneydi.

Bunları hatırladıkça derin bir pişmanlık yankılandı ruhunda. Bir zamanlar deli gibi istediği bu bebeği şimdi oflarla kucağına alıyordu; uyutmadığı için. Aslında çok basit bir sebep. Demek ki, rahatlık duygusu bu hale insanı giriftar ediyordu. Gözleri doldu. Yaptıkları ve dilinin isyana gelmesi bu nimete nankörlük değil miydi? Kendine kızmaya başladı. Bu bebeğe böyle muamele etmek için mi Allah’tan istedi. Vicdanı sızladı; dili bağışlanmak için duâya durdu. Bu geçmişi hatırlama vicdanının seslenişi olmuştu. Bir daha asla oflanmadan bebeğini kucağına alacak ve hep sevecekti, seviyordu zaten; ama rahatının bozulması bu hale getirmişti. Artık rahatının önemi yoktu. Uykusunu kucağında tuttuğu bebeği için feda edecek, emaneti en güzel bir şekilde koruyacaktı. Bebeğinin tatlı yüzüne bakıp onu ne çok sevdiğini yeniden anladı. Ve ona sıkı sıkı sarıldı.

fadime.nurten@hotmail.com

Fadime KAYA

28.04.2007


Tarih içinde tarih: ALTINDAĞ

Eski Ankara sokaklarında, hiç ummadığınız sürprizler karşılar sizi. Ankara’nın tarihinin, görünenden daha eskilere uzandığının delilleri vardır sokaklarda. Bazen bir çeşmenin, bazen bir mermer sütunun, bazen de bir evin duvarına gizlenmiş duran deliller en çok Altındağ’da selâmlar sizleri.

Konum olarak ilk insanlığın uyanışına beşik olan Ankara; Hattiler, Hititler, Frigler, Galatlar, Romalılar ve Selçukluların hakimiyetinde kalır. Daha sonra 1354 yılında Osmanlı topraklarına katılan Ankara, cumhuriyetin de temellerinin atıldığı idare merkezi haline gelir ve 13 Ekim 1923’te çıkarılan kanunla Türkiye’nin başşehri olur.

Eski Ankara ile aynı mirasa ve yere sahip olan Altındağ, altı bin yıllık geçmişi ile pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış. Ankara Kalesi, Augustus Tapınağı, Roma Hamamı, Karacabey Hamamı, Hacı Bayram Camisi, eski Ankara evleri ve birçok tarihi yapı Altındağ sınırları içinde hâlâ yaşamaktadır.

Kale civarında yer alan Samanpazarı, Atpazarı, Çıkrıkçılar Yokuşu ve Koyunpazarı’nda; bakırcıların, hasırcıların, kunduracıların, sobacıların yer aldığı, geleneksel el ürünlerinin satıldığı tarihsel ve ticarî mekânlar da hâlâ faaliyetlerini sürdürmektedir.

İKİ BÖLÜMDE ALTINDAĞ

Dünden bugüne tarihte önemli bir yere sahip olan bu ilçe iki bölümlük belgeselle ekrana taşınıyor. TRT Ankara Televizyonu Belgesel Programlar Müdürlüğü’nce hazırlanan yapım, Ankara’yı ve Ankara’nın kalbi olan Altındağ ilçesini tarihin ışığında değerlendirmeyi ve bu topraklarda egemen olan kültürleri, kurulan uygarlıkları; tarihî yapıları ve insanların anılarıyla ekrana getirmeyi planlıyor. belgeselin yapım çalışmalarına, Altındağ Belediyesi de destek verdi, belediyenin arşivinden ve basılı kaynaklarından yararlanıldı.

Belgeselin birinci bölümü, Ankara’nın tarihî ve manevî değerlerine yer veriyor. İkinci bölümde ise Altındağ sınırları içinde doğan cumhuriyet ve o dönemden bugüne ulaşan mimarî yapılar, 1950’lerden sonra göçle gelen gecekondulaşma ve son olarak da kentsel dönüşüm sürecinin başlamasıyla Altındağ’ın değişim süreci anlatılıyor.

Belgeselde, Ankara’nın tarihi konusunda uzman kişilerin görüşleri alınıyor. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Anıl Çeçen, Ankara’nın tarihi gelişimini anlatırken, son çağ tarihî uzmanı Prof. Dr. Sina Akşin ise Ankara’nın şanlı tarihinde Ankara keçisinin önemini vurgulayan ilginç bilgiler veriyor.

BELGESEL TRT-2 EKRANLARINDA

Belgeselin yapımcı ve yönetmeni, Şükran Bircan Özmen, belgeselin oluşum sürecini şu cümlelerle özetliyor: “Belgeselin çekimleri için, üç ay boyunca ön araştırma yapıldı. Yapılan bu araştırma sonucunda tarihsel, kültürel, manevî yönleriyle karşımıza Altındağ’ın birçok yüzü çıktı. Altı ay süresince bir odalı, iki odalı evlerinde çocuk sayılarına çocuk katan, sevda ile sevinci acıyla paylaşan Altındağlıların hayatlarına tanıklık ettik. Ayrıca Hattilerden Cumhuriyet Dönemi’ne kadar uzanan tarihî ve mimarî yapıları yakından inceleme ve çekme fırsatını yakalamış olduk.”

Altındağ’ı yakından tanımak isteyenler, 27 Nisan Cuma günü ilk bölümü yayınlanan dizinin TRT-2’de 4 Mayıs’ta yayınlanacak ikinci bölümünü izleyebilirler.

(TRT Radyo Televizyon Dergisi / Nisan 2007)

28.04.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004