Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 13 Mayıs 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Siyaseten ne değişti?

Türkiye’nin ortaya çıkmış/çıkarılmış son siyasî fotoğrafına bakıldığında, akl-ı selîmin hükmetmesi gereken bir takım kritik noktalar dikkatleri çekmektedir.

Yaşanan siyasî tabloya baktığımızda, ne mevcut hükümetin mazlûm pozisyonunu dikkate alarak, duygusal davranışla haklılığına hükmetmek ne de CHP zihniyetinin tarafında yer almak anlamında bir aceleci sonuca hükmetmek gerekir.

Türkiye’nin çok partili sürece geçtiği dönemdeki mevcut siyasî oluşumlar, günümüzde de hâlen türevleriyle varlığını sürdürmektedir. Böyle bakıldığında 1946’larda var olan dört siyasî parti (Halkçılar, Irkçılar, Siyasal İslâmcılar ve Demokratlar) bu günde değişik isimler altında aynı siyasî çizgilerini devam ettirmektedirler.

Gelişen sürece kişi endeksli bakışlar yerine, takip ettiği misyon adına bakmak daha sağlıklı olacaktır.

Nitekim Bediüzzaman, günlük hadiselere, siyasî yorumlara, münferit mülâhazalara belli şahıslara endeksli bir anlayışla bakmamıştır. Siyasete, Kur’ân’dan aldığı içtimâî ve siyasî hayata ışık tutacak, istikbali de kucaklayacak bir anlayış bütünlüğü içinde; Kur’ân, İslâmiyet ve vatan menfaatini esas alarak bakmıştır.

Kafa karışıklığının önüne geçebilmek için, öncelikle Nur talebelerinin—sadakatin de bir gereği olarak—Risâle-i Nur’un bu meselelere bakışı nedir yaklaşımı içinde olmaları ve doğru ve isabetli tesbiti oralarda aramaları doğru olacaktır.

Aksi halde sadece son karelere nazar ederek değerlendirme yapmak yanlış olacaktır. Akl-ı selim yaklaşımın gereği, hem demokrat misyonun, hem de mevcut hükümetin geçmişte yaptıklarına bakmaktır. Sadece son karelere bakarak yapılacak yorumlar ve atılacak adımlar, hislerle hareket etmeyi netice verecektir.

1946’lardaki Bediüzzaman ve Nur talebelerinin o zamanki siyasî parti değerlendirmeleri ve bakışları nasılsa, günümüzde de değişen pek bir şey olmadığı için aynı bakışlara ve mülâhazalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Bediüzzaman’ın siyaset anlayışının iki temeli vardır:

1- Siyasetin dine âlet ve hizmetkâr edilmesi.

2- Siyasilerin dine dost yapılmasıdır.

Evet, mevcut hükümet, dine dosttur ve hatta dindardır. Ama dine hizmet ve siyaseti dine hizmetkâr kılmak noktasında ve demokratik hak ve özgürlükler anlamında dört buçuk yıllık iktidarları sürecinde ortaya çıkmış somut bir netice bulunmamaktadır. Hatta pek çok demokrat misyon dönemlerindeki demokratik kazanımlar bile, bir bir kaybedilmiştir. (En son örneği ise, açık liselerde imtihanlara girişlerdeki başörtüsü yasağıdır.)

Bugünkü siyaset, içinde bulunduğu Türkiye şartlarını hiçe sayan bir anlayış ile fitneyi uyandırmış, altyapı denen mutabakat hazırlanmadan, din karşıtı politikalara gerekçe teşkil eden yaklaşımlar sergilemiş, milleti, memleketi, din hizmetlerini çıkmaza sokmuştur.

Burada AKP içerisindeki insanların samimiyet sorgulaması yapılmıyor. Hiç şüphesiz ki içlerinde gerçekten değerli insanlar bulunmaktadır. Fakat metot yanlışlıkları ve uygulama problemleri ve ürkek politikaları tahribatlara yol açmıştır. Ekseriyeti dindar olan bu ülkede, zahir görüntü (siyaseten) hayır gibi gözükürken, bu günkü gelinen sonuca bakıldığında bu hayır şerre sebep olmuştur.

Mağdur duruma düşürülmüş bir hükümet tablosu dindarları hissî bir yaklaşıma itip, ‘Dinsizlik meydan alıyor, din adına meydana çıkmak, desteklemek lâzımdır’ gibi bir anlayış pompalanmaktadır.

Bu öneri, 1919’da “Dinsizliği görmüyor musun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım” şeklinde Bediüzzaman’a da getirilmiştir. O;

“Evet, lâzımdır. Fakat kat’î bir şart ile ki, muharrik aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. (...) Hem umumun mal-i mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhtarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir” demiştir.

Bediüzzaman’ın bu tesbitini, günümüze uyarladığımızda, niyet sorgulamasından ziyade ortaya çıkmış icraatlara bakıldığında, mevcut hükümetin icraatlarındaki muharrik ve müreccihin siyasetçilik ve tarafgirlik olduğu açıkça görülmektedir. İşte tehlike de tam bu noktadır.

Bediüzzaman’ın Sünûhat’ta verdiği bir örnek, günümüz Türkiye siyasetiyle oldukça yakından alâkalıdır.

“Meselâ iki adam dövüşürler. Biri zayıf düşeceğini hissederken, elindeki Kur’ân’ı kavîye uzatmakla himayesini dâvet edip, kavî bir ele vermek lazımdır. Ta beraber çamura düşmesin. Kur’ân’a muhabbetini, hürmetini göstersin. Kur’ân’ı, Kur’ân olduğu için sevsin. Eğer kavînin karşısına siper etse, himayet damarını tahrik etmeye bedel hiddetini celp eder. Kur’ân’ı kavî bir hadimden mahrum bırakmakla, zayıf bir elde beraber yere düşerse, o, Kur’ân’ı kendi nefsi için sever demektir.” (Sünûhat, s. 66)

“Nokta-i nazar, hükûmetin hasenâtı, seyyiâtına tereccuhudur. Yoksa, seyyiesiz hükûmet muhal-i âdidir.” (Münâzarât, s. 51)

Geniş bir perspektifle bakacak olursak, demokratların bugüne kadar dine değil zarar vermesi, tam aksine dinî gelişmelerin altında imzalarının olduğu açık bir gerçektir. Oysaki bugün yaşanan son olaylarda, günah keçisi konumuna getirilen DYP misyonunu sorgulamadan önce yanlış politikaları sebebiyle Türkiye’yi bu derece geren AKP’yi neden sorgulamıyoruz? Yani sonuca endeksli bir bakış yerine, bu sonucu hazırlayan sebepleri de tahlil etmek gerekir. Antidemokratik uygulamalarıyla, toplumsal mutabakat yapmaksızın, dediğim dedik mantığı ile giden bu iktidar, ne zaman dindarların lehinde bir adım atmaya niyetlense, geri çekilmiş, ürkek bir tavır sergilemiş, gerekçesine de ‘mutabakat sağlanamadı’ demiştir. Dört buçuk yılının muhasebesini yapması gereken, ders çıkarması gereken (Türkiye şartlarını görmesi gereken) bu hükümet, Cumhurbaşkanlığı seçiminde böyle bir tabloyla karşılaşacağını bildiği halde neden Türkiye’yi bu gerginliğe taşımıştır?

Seçime giden Türkiye’yi dikkate aldığımızda gelinen süreçte bir takım siyaset oyunlarının varlığı dikkatlerden kaçmamaktadır.

İçine girilmekte olunan seçim sürecinde, AKP’nin, dindar seçmenlerine ‘Sizin için şunları yaptım’ diyebileceği bir icraatı olmadı. Fakat oynanan son oyunla, ‘Çok şeyler yapacaktık ama bizi desteklemediler’ diyerek, masumiyet rolü taşımaktadır. Dindarların bu hissiyatlarından oy mededi umma peşindedirler. Görünen o ki, bu tuzağa düşecek pek çok insan bulunmaktadır.

“Def-i şer, celb-i nef’a racihtir.” Bu hükümet, bırakın halkçıların şerlerini def etmek, tam tersi, celb-i şer yapmıştır. Halkçılar ve ırkçılara karşı, def-i şer’i, çok partili siyasî tarihte tek yapabilen demokrat misyon olmuştur. Görünen o ki yine, bu misyonu üstlenecekler demokratlardır.

Şimdi Nur talebeleri ciddî bir imtihana girmiş bulunuyorlar. Bu imtihan, Risâle-i Nur’un bütününü kabul ve sadakat imtihanıdır. Zübeyir Gündüzalp’in tesbitiyle, iman ve hidayette olunduğu halde, meslekte dalâlete düşmek ihtimali vardır. Risâle-i Nur’a sadakat göstermek, onun mesleğine kalben, fiilen, fikren imtisâl ile olacaktır. Yoksa niyetimizin halis olması yeterli değildir.

Netice olarak şöyle söylemek gerekir ki, yorumları, kanaatleri ve tercihleri sadece güne bakarak değil, seçimler sonrasını, istikbali, Kur’ân, İslâmiyet ve vatan menfaatini de içine alacak bir perspektifle değerlendirmek doğru olacaktır. Yani seçim sonrası çıkacak Türkiye manzarasına sihirli bir el dokunacak ve her şey değişecek değildir. Belki çıkacak sonuç, aç canavarların iştihasını açacak, tırnağının ve dişinin kirasını dahi isteyeceklerdir.

Yasemin YAŞAR

13.05.2007


CHP aynı CHP

‘CHP mi, yoksa CHP mi?’ başlıklı bir yazıyı, bundan 27 sene önce yine gazetemizde, iki gün yazmıştım. 1980 ihtilâlinden 15 gün kadar evveldi. O yıllardaki kaos günlerini hatırlayanlar bilirler. Yine bugünler gibi, o günlerde de memleketi zor durumda bırakan CHP’ydi. Zaten yıllardan beri, millete de kan ağlatan bu parti değil miydi? Yıllardır bu millete rahat yüzü göstermeyen CHP, manevî alanda daima tahripkâr olduğu gibi, maddî alanda da memlekete bir çivi çakmamıştır. Üstelik de, çakılan bütün çivilerin üstüne hemen kerpeten olmuştur.

Babam hep söyler; Ankara’daki Stad Oteli’nin önünden Yenimahalle’ye giden yolu rahmetli Menderes, bölünmüş yol ve üçer şeritli olarak yapmaya başlayınca İsmet İnönü, müzmin muhalefetini gösterek “Bu Menderes ne yapıyor? Oraya uçak mı indirecek?” diye şirretliğini ve acımasız muhalefetini, ileride o yolun trafiği kaldıramayacak bir hale geleceği basiretini idrak edememişti. Aynı şeyi İstanbul’daki Topkapı’dan Bakırköy’e giden Londra asfaltı için de söylemişti. Nihayet 1970’de Demirel hükümeti Boğaz Köprüsünün temelini attığı zaman da Ecevit aynı şekilde davranıp, “Bunlar napıyor? Zap çayının üstünde köprü yokken, mutlu azınlık için Boğaz’a köprü yapıyorlar!” demişti.

1950’li yıllardan önce her türlü zulmü irtikâp etmiş, zavallı milletin sesini soluğunu kesmiştir. Babamın ve rahmetli annemin o çok sayfalı nüfus cüzdanlarını hatırlıyorum da, aklım almazdı, ta küçük yaşlarda sorardım onlara “Anne, bu 1943 pamuklu verildi, 1945 kömür verildi ne demek?” diye, rahmetli de “ Yavrum! Eskiden bu CHP iktidarında millete bunlar her şeyi karneyle veriyorlardı. Ekmek, gazyağı, kömür, pamuklu, vs. hatta hiç unutmam 1948’de babanla nişanlıyız, düğün yapacağız, pamuklu kumaşı bile zor almıştık o zaman”. Gelen yeni nesil görmesin diye, milletin nüfus cüzdanlarında kara bir leke gibi duran o damgaları kaldırmak için, yine bir CHP iktidarında nüfus cüzdanlarını değiştirmediler mi?

“Allah!” demenin yasak olduğu o günlerde, Allah’ın ismini; dağa, taşa, toprağa, ağaca, yaprağa, gökyüzüne, denize haykırırcasına okutan ve söyleten Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine de yıllarca rahat yüzü göstermeyen bu zihniyet değil miydi?

İsmi “Cumhuriyet” ama bu sadece isimden ibaret bir semboldü. Çünkü yıllardır yaptığı icraatlar cumhuriyetin esasıyla da bağdaşmıyordu. “Cumhur,” “millet, halk” iken, o milletin, halkın iradesine karşı daima hareketler içinde bulunmuştu. Hele o yazının yazıldığı (1980) günkü komünizm faaliyetlerinin de ön ayak olanı, müdafii olduğundan, CHP’nin kuruluşundan bu yanaki kısaca bir kritiğini yaparak, yazının başlığını da “Bu Cumhuriyet Halk Partisi mi? Yoksa Cumhuriyet’e Hıyanet edenler Partisi mi?” demiştik.

Şimdi “Bu çeyrek yüzyılı geçmiş eski bir yazıyı hatırlamak nereden aklıma geldi acaba?” diye soramıyorum. Çünkü durum ortada. İşte hep beraber gördüğümüz bu günkü manzara bizim o yazıyı hatırlamamıza sebep kıldı. İki aydır Mısır’da bulunuyorum memleketimdeki son hadiseleri gurbet ellerden seyredince bunlar aklıma geldi.

Yahu, şu aziz milletin yıllardır bu partiden çektiği nedir Allah aşkına? Bir kâbus gibi bu milletin tepesinde, daima demoklesin kılıncı gibi duran bu şerir parti, ne zaman milletin yakasından elini çekecektir? Millet ve memleket lehindeki hiçbir gelişmeyi kabul etmeyen ve milletin ebedî muhalefeti olmaya namzet bu partiden ne zaman kurtulacağız? Memleketin çok partili sisteme geçtiği 1946 yılından beri (o seçimde hile ile iktidara geldiğini saymazsak) milletin kendi hür iradesiyle asla iktidara getirmediği (ancak hile, desise ve entrikayla gelebildiler) CHP. Ondandır ki ebedî millet düşmanı olmuştur. 1970li yıllarda, o zaman Ankara AP milletvekili olan Ağır Ceza eski reislerinden rahmetli İsmail Hakkı Köylüoğlu birkaç arkadaşla yaptığımız sohbette bizlere çok güzel bir şey anlatmıştı: “CHP eskiden beri milletvekili seçimlerini sadece kâğıt üzerinde yaptığından milletvekilleri tayin yoluyla tesbit ediliyordu, seçimle değil. Meselâ Ahmet ne bileyim ne? Seni Kastamonu’dan milletvekili seçtik diyorlardı. Adam İzmirli, belki Kastamonu’nun nerede olduğunu bile bilmiyordur. İşte 1946 seçimlerinde milletin DP’ye meyletmesi üzerine bunları bir korku sardı. Çünkü baktılar ki, millet DP’yi iktidara getirecek (eğer o seçim neticelerindeki sayım haklı bir şekilde yapılsaydı, DP o zaman iktidara gelmişti. Çünkü açık oy gizli tasnifte adam DP’ye oy vermiş, sayım memuru o sayımı yaparken “yaz CHP” diyordu).1950 seçim öncesi bunlar da bizim gibi artık seçilecekleri bölgelere propagandaya ve kendilerini tanıtmaya gitmeye başlıyorlar. İşte CHP’nin böyle bir adayı gittiği köyde vatandaşları fırçalıyor. ‘Yahu siz bu DP’den ne gördünüz de geçen seçimde onlara oy verdiniz?’ deyince bizim çarıklı erkân-ı harp Mehmet Ağa durur mu? Hemen cevabı yapıştırmış. ’Beg daha ne olsun ki? Sizin gibi begleri bizim ayağımıza getirtti ya!’”

İşte CHP bu. 1950’den sonra millet iktidara gelince cebi para görmeye başladı. Artık kendi mahsulünü kendi satabiliyordu. Daha önceleri milletin elinden kendi malını alıp gasp ediyorlardı. Ve o millet, eskiden hayal bile edemediği uçakla seyahat etmeye başlayınca bu CHP kodamanları bundan rahatsız olarak, uçakta kötü koktuklarından (köy kokusu) şikâyetle, DP’ye ve Menderes’e verip veriştiriyorlardı. Nasıl olurdu da bu cahil oy çoğunluğu bunlarla aynı uçağa binerdi?

Aslında bu cebbar partiyle ilgili geniş bir şeyler yazılsa ciltler dolusu kitap olur herhalde. Bunlar hiç değişmemiştir. İnönü zamanında neyse, Ecevit zamanında da o olduğu gibi, şimdi Baykal zamanında da aynı şirretliği yapıyorlar. İnönü’nün de, Ecevit’in de millet aleyhindeki kalıplaşmış söz ve fiilleri tescillenmiştir. Şimdi ki Baykal da aynı yolda devam ediyor. 1960 ihtilâlinden önce rahmetli Menderes’in yakasına talebe iken yapışan ve “Hürriyet istiyoruz!” diyen Baykal’a (şimdi inkâr etse de o olduğunda herkes müttefik) rahmetli Menderes “Evlâdım! Bundan iyi bir hürriyet mi olur? Baksana başbakanın yakasına yapışmışsın” demişti.

O günlerden bu günlere şirretlikleri devam ediyor. En son geçtiğimiz günlerdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaptıklarını gördük. Tamamen kanun ve tüzüklere uygun yapılan seçimi kanunsuz bir şekilde sabote etmiştir. Kendilerinin emrinde olarak gördüğü kurumları millet aleyhinde kullanmıştır.

Hele o meyanda söylediği sözler vardır ki yenir, yutulur cinsten değil. Eğer o sözleri başka birisi ( Erdoğan da dâhil) söyleseydi çoktan içeri atmışlardı.

Tabiî, uzun yıllardır böyle anayasayı değiştirecek çoğunlukla iktidara gelen bir parti olmamıştı. AKP böyle bir imkânı yakaladı, ama maalesef değerlendiremedi. Zaten şu son hadiseler 35 sene kadar önce ağabeylerimizin bize söylediği şu sözleri hatırıma getirdi;

“Kardeşim bunlar 450 milletvekiliyle de (o zamanki milletvekili sayısı) iktidara gelseler, icraat yaptırmazlar. Anayasa Mahkemesi, TRT’si (o zamanki), üniversitesi, askeriyesi, Danıştayı, Sayıştayı ile adamın elini-kolunu bağlarlar.”

İşte 80 küsur senedir millet düşmanı olmakla iştihar etmiş bu parti; benim dedeme çektirmiştir, babama çektirmiştir, bana çektirdi, çocuklarıma çektiriyor. İnşaallah torunlarımızı Cenab-ı Hak bunların şerrinden emin kılar! Millet de, memleket de rahat eder.

Osman ZENGİN

13.05.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004