Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 03 Haziran 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Terörle baş etmek...

Türkiye terörün kökünü kazımak istiyorsa bir gerçeği kabul edecek. Ülkemizi 20 yılı aşkın bir süredir kana bulayan, binlerce insanın hayatına mal olan terörün kökenleri bu topraklardadır.

Terör belasını sadece şiddetle yenmek mümkün değildir.

DP lideri Mehmet Ağar geçen hafta SABAH’a verdiği demeçte bu gerçeğin altını açıkça çizmişti: Terörü sadece asker ve polisle yenemezsiniz. Bu sosyal, ekonomik, kültürel boyutları olan bir mücadeledir.

Türkiye’de bugün Kürt etnik kimliğine sahip milyonlarca yurttaşımız vardır. Bu yurttaşlara ve taleplerine kulak vermek ve sıkıntılarına çözüm aramak gerekir.

Gerekiyorsa, elbette sınır ötesi harekât da gündeme gelecektir. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri Meclis’e Kuzey Irak’a ne amaçla ve nasıl bir kuvvetle girmek istediğini bildirmek durumundadır.

PKK mı, Barzani mi yoksa Amerikalılar mı olduğu belirsiz bir hasıma karşı yetki istenemez.

Bu bir.

İkincisi bu tip yetki talepleri kamuoyu önünde yapılmaz.

Bu da iki.

Demokratik ülkelerin savaşa gitme veya sınır ötesi operasyon yapma koşulları bellidir.

Silahlı Kuvvetler komuta kademesinin bu gerçeği göz ardı edip siyasi parti yetkilileri gibi düzenli açıklamalar yapmaları yanlıştır.

Kamuoyu Irak’a operasyon meselesinin ve çapının Milli Güvenlik Kurulu’nda konuşulup konuşulmadığını merak etmektedir.

Silahlı Kuvvetler temsilcileri bu toplantılarda taleplerini dile getirmiş midir ve nasıl bir yetki talebinde bulunmuştur, bu bilinmesi gereken bir noktadır.

Çünkü ayaküstü yapılan bu açıklamalar ülkeyi gerilime sürüklemekte ve Kuzey Irak’a yapılacak bir operasyonun terörün kökünü kazımaya yeteceği izlenimi vermektedir.

Bu ülke Silahlı Kuvvetleri’ne bugüne kadar istediği tüm silah ve yetkileri vermiştir ve vermeye devam etmektedir. Bu kadar güç ve zamanında çok geniş olan yetkilerle yapılan mücadele sonucu bugün terör sönme noktasına gelmiştir.

Eskiden tanık olduğumuz olayların çok önemli bölümü çok şükür günümüzde yaşanmamaktadır.

Bunda teröre karşı verilen silahlı mücadele kadar bölge halkına sağlanan demokratik ve kültürel hakların ve ekonomik gelişmenin de payı büyüktür.

Hep diyoruz, Türkiye bugün eriştiği ekonomik büyüklük, nüfusu ve Silahlı Kuvvetleri ile bölgenin en önemli güçlerinden biridir.

Böyle bir ülkenin gelecekten endişe etmesini gerektiren bir tehdit olamaz.

Elbette bu coğrafyada tehditler her zaman olacaktır ama ülkemiz yakın tarihte olduğu gibi bunların üstesinden başarıyla gelecektir.

Yeter ki sisteme, rejime güvenimizi kaybetmeyelim.

Sabah, 2 Haziran 2007

Ergun BABAHAN

03.06.2007


 

Komplo mu, ilke mi?

Acaba çok saf ve çok mu iyimserim? Doğrusu, bilemiyorum. Çünkü malûm, hangi yönde olursa olsun, genelde komplo teorilerine itibar etmiyorum.

Dolayısıyla da, şu an Kuzey Irak “seferberliği” (!) konusunda kulak zarı patlatarak çalınan “cenk davulları”nın bir kumpastan kaynaklandığı iddialarına inanmıyorum.

* * *

Oysa rivayet ediliyor ki, cihet-i askeriyenin “web muhtırası”; Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı; ajitasyon “cumhuriyetçilik”inin miting silsilesi; Genelkurmay’ın Dışişlerine dört saat rötarlı “hava ihlál bildirimi” falan, bütün bunlar tesadüfi şeyler oluşturmuyor.

Aslında, ne yapıp yapıp iktidar partisinin önünü kesmek ve dolayısıyla da, tansiyonu tırmandırarak “yeni rota çizmek” hedefini güdüyor. Milimetrik bir senaryo uygulanıyor.

Zaten de hemen sonra ekleniyor ki, güney sınırlarımızın ötesine harekát düzenlenmesi için “metal fırtına” kuvvetinde estirilmekte olan “savaş rüzgárları”, 22 Temmuz oylaması öncesinde şovenist dalgayı daha çok körüklemek amacına yöneliktir.

Háttá bir de, seçim arifesindeki sondajların o rotaya uygun düşmemesi durumunda, “Irak’taki olağanüstülük”ü gerekçesiyle oylamanın ertelettirilebileceği dahi söyleniyor.

Her halükárda da, cumhurbaşkanını belirleyecek kasım ayına dek “Demokles kılıcı”nın; pardon pardon, iyi saatte olsunlar süngüsünün rejim üstünde sallanacağı tekrarlanıyor.

Fakat dediğim gibi, sağlı sollu; dinci laikçi; sivilci askerci bütün komplo teorilerine sonsuz ihtiyatla yaklaştığım için, ben bunları öyle fazla ciddiye almıyorum.

* * *

Neyse de, yukarıdaki yorumlar hayali veya değil ama şu gerçek göz çıkartıyor: Tá 27 Mayıs 1960 darbesinden beri apolet vesayeti altında olgunlaşmaya çalışan ve daima “acaba asker ne der” korkusuyla hop oturup, hop kalkan Türkiye demokrasisi, söz konusu vesayetten ve korkudan dolayı şimdi tekrar çok ciddi bir krize girdi.

Ordu kademesi tüm ulus için geçerlilik taşıyan Anayasa’nın kışladan içeri adım atamayacağını düşünüyor olmalı ki, kendisine misyon vehmettiği rejim bekçiliğini 27 Nisan “web muhtırası”yla sahiplenirken, yine TSK iç hizmetler yönetmeliğini çağrıştırdı.

“Kanunlarla kendisine verilmiş olan açık görevleri yerine getireceğini” duyurdu.

* * *

Oysa, ne açık, ne kapalı ve ne gizli, ne örtülü böyle bir kanun yok! Olamaz da! Türkiye Cumhuriyeti bünyesinde tek bir kanun var ki, zaten bütün kanunların da “esas”ı olduğu için ona eski dilde “kanun-i esasi”, yeni dilde ise “anayasa” diyoruz.

Üstelik, bırakın demokrasileri, kimi “sosyalist legalite”, kimi “temel ilke” adı altında, totaliter, otoriter ve militer rejimler dahi, hiç olmazsa şekli bir yasallığa riayet ederler.

Eh iyi kötü, kör topal bile olsa ülkemiz yine de hukuk devleti ve çoğulcu sistem tercihi yaptığına göre, tabii ki Türkiye’de Anayasa’nın ötesinde bir yasa geçerlilik taşımaz.

Dolayısıyla da, o Anayasa’yı çiğneyen s-u-ç işlemiş olur ve nokta!

* * *

Şimdii, mademki hem yerel, hem de evrensel açıdan durum böyledir, o halde, ister kumpas kurulsun, ister kurulmasın, buradan itibaren tek bir d-i-k tavır söz konusudur:

Hukuku sahiplenerek onun sistemini işletmek ve kanunsuzlukla asla uzlaşmamak!

Geçmiş örnekler ortada, vesayetin insan onuruna ve korkunun ecele faydası yok!

Ve, eğer yasallığı hiçe sayacak güçler yine de çıkarsa, eh, ip koptuğu yerden kopar.

Ama, bugünkü Türkiye ve dünya konjonktüründe de artık son defa kopar.

Onu kopartacak gafiller değil yeni ip, sicim, halat, bir daha teğel ipliği bile bulamazlar.

Varsın komplo tezgáhlanıyor olsun, varsın olmasın, anayasal demokrasiyi bunların varlığı veya yokluğu fısıltılarıyla değil, yalnız ve yalnız i-l-k-e-s-e-l duruşla koruyacağız.

Hürriyet, 2 Haziran 2007

Hadi ULUENGİN

03.06.2007


 

Çözüm içeride!

Ankara’daki terör saldırısı, Kuzey Irak’a yönelik sınır-ötesi operasyon olasılığı üzerine tartışmaları alevlendirdi. Bu konuda birçok belirsizlik var. Birincisi, operasyonun amacı ve hedefiyle ilgili:

Operasyon, PKK’ya karşı mı, Kerkük’ün Kürtlerin eline geçmesini engellemek için mi, yoksa Irak’ın bütünlüğünün korunması için mi yapılacak? (Şimdilerde bunun Türkiye’de demokratik süreci raydan çıkarmak amacıyla kullanılabileceği spekülasyonları da yapılmakta.) Hedef PKK mıdır, Kürt Bölge Yönetimi mi, yoksa Amerikan işgal kuvvetleri mi? Bu konudaki belirsizliği en iyi Genelkurmay Başkanı ifade etti: “K. Irak’ta sadece PKK ile mi uğraşacağız, yoksa Barzani’yle de bir şeyler olacak mı? Bir de ortada ABD var...”

İkinci belirsizlik, operasyon kararını kimin alacağıyla ilgili: Genelkurmay Başkanı 12 Nisan’da yaptığı konuşmada böyle bir operasyonun yararlı olacağını ve başarıyla yapılabileceğini, ancak bunun için TBMM’nin TSK’ya yetki vermesi gerektiğini söyledi. Başbakan ise, TSK’nın hükümetten yazılı talepte bulunmasını istiyor.

Ne Başbakan, ne de Genelkurmay Başkanı bu sorulara açıklık getiremediklerine göre, buna ben çalışayım. İkincisinden başlarsak: K. Irak’a yönelik operasyon yapılıp yapılmayacağı kararı, Genelkurmay’ın ya da TSK’nın değil, Başbakan’ın ya da hükümetin sorumluluğundadır. Genelkurmay, Başbakanlığa bağlıdır. Dolayısıyla Başbakan’ın “TSK yazılı talepte bulunsun” önerisini anlamak mümkün değildir.

Birinci ve daha önemli soruya gelince: PKK sorununun kökü ve çözümü dışarıda değil içeridedir. Bunun tersini iddia etmek, kendi kendimizi ve halkı aldatmaktan başka bir işe yaramaz, yaramadı. Askeri önlemlerle bugüne kadar PKK canilerinin Türkiye’deki varlığına son verilebildi mi ki Kuzey Irak’taki varlıklarına son verilebilsin? 1980’lerde ve 1990’larda Iraklı Kürtlerin desteğiyle yapılan operasyonlar sonuç verdi mi ki onların muhalefetine rağmen yapılacaklar sonuç versin? Dünyanın en güçlü ordusuna sahip ABD, Irak’ı yıkmayı başardı, ama geleceğine şekil verebiliyor mu?

Türkiye’nin Kerkük’ün statüsünü tayin ya da Irak’ın bütünlüğünü korumak için askeri müdahaleye kalkışması, Türkiye’nin bütünlüğünü tehlikeye atmaktan, şehitlerimizin sayılarını çığ gibi arttırmaktan, ekonomimizi ve demokrasimizi mahvetmekten başka bir sonuç veremez. Böyle bir maceranın vebalini kimse yüklenemez.

Yapılması gerekenler bellidir: 1) Sonunda Kenan Evren ve Mehmet Ağar’ın dahi teslim etmek zorunda kaldıkları üzere, çabalar Kürt sorununun çözümü üzerinde yoğunlaşmalı, Kürt kökenli yurttaşlarımızın dert ve sıkıntılarını demokratik süreç içinde ifade etmelerinin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. 2) Güvenlik kuvvetlerimizin görevi, yurt savunması; bunun için ülke içinde yuvalanmış olan PKK’lı canileri izlemek ve etkisiz hale getirmek, sınırdan sızmalarını engellemek için gerekli önlemleri almaktır. 3) K. Irak’taki PKK’ya göz yumma siyasetine son vermeleri için gerek işgalci devlet ABD, Bağdat hükümeti ve öncelikle de Kürt Bölge Yönetimi üzerinde diplomatik baskıyı arttırmalıyız. Herkesi karşımıza alacak bir müdahalenin yol açabileceği felaketin görmezden gelinmesini akıl ve mantıkla izah etmek mümkün değildir. 4) Irak’taki Kürt Bölge yönetimini yok saymak, yalnızca Kürt oldukları için Iraklı yöneticileri muhatap almamak, hepsini “aşiret reisleri” diye aşağılamak son derece yanlış işlerdir. Bundan böyle Irak’ın bütünlüğü korunabilecekse, ancak gevşek bir federal yapı içinde korunabilir. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun “PKK Terörü Sorunu ve Sınır Ötesi Operasyon Raporu” şu haklı uyarıda bulunuyor: Türkiye’nin izlediği yanlış politikalar Iraklı Kürtlerde kalıcı korkular doğuruyor ve onları başka ülkelerin yanına itiyor! Bu süreç tersine çevrilmeli!

Bütün sorumluluk sahiplerini bu önemli raporu, Ömer Taşpınar’ın “K. Irak tuzağına düşmeyelim” başlıklı mükemmel yorumunu (Radikal, 28 Mayıs) ve Bejan Matur’un fevkalade öğretici K. Irak izlenimlerini (Zaman, 30 Mayıs - 2 Haziran) okumaya davet ediyorum.

Zaman, 2 Haziran 2007

Şahin ALPAY

03.06.2007


 

Yaşar Paşa kızmaz inşallah!

Olanı biteni takip ederiz. Kimimiz haber yapar, kimimiz yorum. Ertesi sabah da öbür gazeteler bu haberi nasıl değerlendirdi, diye merak ederiz.

Yaşar Büyükanıt’ın, toplantı ertesi gazetecilerle konuşurken sarf ettiği sözlerin altını çizdim.

Dolmabahçe’de Başbakanla neler konuştunuz, sualine verdiği cevapta:

– İki makam bir araya gelince bir şeyler konuşur, dedikten sonra gazetecilere bir de ders vermiş: Her şey söylenebilir de, yeri ve zamanı var.

Buna rağmen konuşmasını sürdürmüş. Kuzey Irak’a müdahale konusunda bir suali var:

– Ne yapacağım ben? Askerden ne bekleniyor?

Harekâtı başlatacak da, Hükûmetin, ondan ne beklediğini açıkça bildirmesini istiyor. Devamı da var, dinleyin:

– Mesela içeri girip (Kuzey Irak’a yani) sadece PKK’yla mı boğuşacağız? Yoksa Barzani ile de bir şeyler yapacak mıyız? Bir de ABD var ortada... Bana yazılı talimat verilmesi lazım, diyor.

Dün merak ettiğim, gazetelerin Paşa’nın bu sözlerini nasıl karşıladığıydı. Biraz önce «Her şey söylenir amma, söylemenin de bir yeri ve zamanı vardır» diyen Genelkurmay Başkanı Orgeneral, Kuzey Irak’a girince Barzani’ye ne muamele etmesi gerektiğini, oradaki Amerikan askerleriyle bir çatışma çıkarsa bunun nasıl karşılanacağını, Başbakan’a «sellemehüsselam» (Türkçesiyle «Ulu orta, çekinmeden, destursuz») sormakta bir sakınca görmüyordu. Suali gazetecilerin, bu demektir ki bütün milletin, cümle âlemin huzurunda ve yüksek sesle sormasını, hayret edilecek haldir, yadırgayan bir gazeteye ve gazeteciye de rastlamadım.

Aralarındaki konuşmanın bu kısmını ben, bir dil sürçmesidir olmuş, büyüteç tutup hadise haline getirmenin anlamı yok diye, yazıma almamıştım. Dün maşallah, bu sözleri gerine gerine okurlarına aktarmayan gazetemiz yoktu.

Bir Genelkurmay Başkanı, Başbakanı’na, «Emrediyorsanız girelim Irak’a, diyor; siz yazılı bir emir verin. Bir de Barzani’yi ortadan kaldırmamızı istiyor musunuz, Amerikalılarla çatışırsak bu sizi rahatsız eder mi, bunları da söyleyin bana. Hazırız zaten, hemen harekete geçeriz. Merak etmeyin!»

Nerede konuşuyor bunları Başbakanla? Onun bulunmadığı bir yerde, söylediklerini bütün dünyaya duyurmakla görevli gazetecilerin önünde.

Bu tavrı anlamakta güçlük çekenleri lütfen yadırgamayın!

Dün haberler yanında arşive aldığımız 8 köşe yazısı oldu, Büyükanıt’ın konuşması üzerinde duran. Sözlerini beğenenler, onu çok haklı bulanlar yanında, tereddütlerini ifade eder gibi olanlar da vardı.

Ben birinden ciddî şekilde faydalandım. Yakın tarihi her zaman iyi değerlendiren Erdal Şafak’ın dünkü yazısından.

Rusya Federasyonu Başkanı Putin’in, 10 şubat günü Münih’te yaptığı konuşma metni ile (Bu metnin tam çevirisi Genelkurkay sitesinde yayımlanmış) Yaşar Paşa’nın sözünü ettiğimiz konuşması arasındaki benzerlikleri işaret ediyor Erdal Şafak. Hayret edilecek kadar birbirini hatırlatan değerlendirmeler, yorumlar, hatta adlandırmalar: NATO’nun şaşkınlığı, çifte standartlar, Birleşmiş Milletlere bakış, terörü mazur görme... gibi. Erdal Şafak «Türkiye ile Rusya’nın bakışları hiç bu kadar örtüşmemişti» diyor (Sabah, 1 Haziran).

Radikal, 2 Haziran 2007

Hakkı DEVRİM

03.06.2007


 

Darbenin kuvveden fiile çıkmasını göze almak

27 Mayıs 1960 ayaklanmasının yıldönümü münasebetiyle başladığımız askeri darbe mülahazalarına devam ediyoruz…

Anayasal düzenin, milli iradenin, hakkın hukukun canına okuyan askeri darbeleri meşru göstermek için diyorlar ki: “Anayasa ve İç Hizmet Kanunu bazı durumlarda ordunun yönetime el koymasına izin veriyor, hatta bunu icbar ediyor.”

Yok kardeşim öyle bir şey!

Anayasal düzenin sıkıntıya girdiği dönemlerde ordunun üzerine düşeni yapacağı yönündeki yasal düzenlemeleri, ordunun anayasal düzeni ortadan kaldırma hakkına sahip olduğu şeklinde yorumlamak genel geçer mantık kurallarını kurşuna dizmektir. Ordu başbakana bağlıdır ve anayasal düzeni korumak için ordunun yardımına ihtiyaç olup olmadığına –varsa nerede ve ne kadar ihtiyaç olduğuna- karar verecek olan da başbakandır. Bu konuda şüphe mi var? Öyleyse, kafa karıştıran yasal düzenlemeler değiştirilsin!

27 Mayıs 1960 darbesi gibi 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve bu “hiyerarşik” darbeyle gelen yönetimin uygulamaları da suçtur ve cezalandırılmalıdır. Ortada suç olmasaydı ve suçlular da suç işlediklerini bal gibi bilmeselerdi, o terör rejiminin hazırladığı anayasaya ‘Bu olağanüstü dönemde yapılan işler için hesap sorulamaz’ (‘Cuntanın suçları görmezden gelinecek’) mealinde bir hüküm konulur muydu? Yapılanlar meşru ise bu tedirginlik niye?

Bir de şöyle diyorlar: “Memlekette kan gövdeyi götürüyordu, siyasetçiler kanı durdurmak yerine birbirini yiyordu, 12 Eylül askeri darbesi kanı durdurarak milleti kurtarmıştır.” Hikâye! Kanı durdurmak için hükümetten hangi yetki istenmişti de alınamamıştı? 12 Eylül günü durdurulan kan 11 Eylül günü de durdurulamaz mıydı? Elbette durdurulabilirdi; ama cunta, “5000 kişinin ölmesini bekleyerek” darbe şartlarını olgunlaştırmayı tercih etmişti!

Sadece 12 Eylül döneminde işlenen suçlar için değil, 12 Eylül’e giden yoldaki provokasyonlar, sabotajlar veya en azından görevi ihmaller için de sorumlulardan hesap sorulmalıdır. Yetmez; bugün askeri darbe çığırtkanlığı yapanların, anayasal düzenin silah zoruyla değiştirilmesini savunarak veya olumlayarak suç olan bir fiili övenlerin de tepesine binilmeli, bu arada, bittabii, darbe teşebbüsünde bulundukları ileri sürülen muvazzaf ve emekli subaylar da doğru dürüst soruşturmalardan geçirilip icabında yargı önüne çıkarılmalıdır.

“Milletvekili dokunulmazlığı kalksın” diyorlar ya… Niye sadece milletvekili dokunulmazlığı kalksın? Zaten yaralı olan sivil otoriteye son darbeyi indirmek kolaylaşsın diye mi? Buyurun, bütün dokunulmazlıkları kaldıralım. Üst düzey sivil-asker bürokratların dokunulmazlığını da kaldıralım. Milletvekilinin görev süresi dolduğunda yakasına yakışmak serbest, ama bir generale emekli olduğu zaman bile kolay kolay dokunulamıyor. Halbuki, ordunun iç disipliniyle ilgili bir mesele olma özelliğinin ötesine geçen, kamuyu ilgilendiren, mesela anayasal düzene (demokrasiye, hukuk devletine) tehdit özelliği taşıyan veya bu yönde bir şüphe uyandıran hareketlere / hareket iddialarına sivil mahkemeler bakabilmeli ve isimleri darbe gibi söylentilere karışan subaylar hakkında behemehal soruşturma / dava açılabilmeli.

Siyasetçiler askeri darbe oldu, askeri darbe oluyor, askeri darbe olacak diye oturup ağlayamazlar. Hükümete ve anayasal düzene karşı silahlı ayaklanmaların önünü kesmek vazifeleridir. Kuvveden fiile çıkan ayaklanmaları bastırmak da vazifeleridir. Milletin seçtiği parlamenterler, milletin oylarıyla şekillenen hükümetler, milletten yetki isteyip yetki alan siyasetçiler / devlet adamları, milli iradenin namusunu ve şerefini korumak için gerekli tedbirleri almakla mükelleftirler. “Darbeye karar verilmişse yapılacak bir şey yok” anlayışı / teslimiyetçiliği asla kabul edilemez. Bu tür silahlı ayaklanmaların nasıl gerçekleştiğini, hangi araçlarla yapıldığını, nereden başlanarak yapıldığını ve bir ayaklanmanın tamam olması için asilerin kaşla göz arasında hangi mıntıkalara intikal etmeleri gerektiğini hepimiz bildiğimize göre, devletin, bu işe nasıl mani olacağını, dönmeye başlayan isyan çarkına nasıl çomak sokacağını, bu işi hangi araçlarla ve hangi elemanlarla yapacağını tespit etmesi zor olmasa gerek.

Evet; darbenin kuvveden fiile çıkmasının göze almaktan ve darbeyi bastırmaya azmetmekten söz ediyorum. Böyle bir ‘zihinsel dönüşüm’ siyaseti ve milleti özgürleştirecektir.

Yeni Şafak, 2 Haziran 2007

Hakan ALBAYRAK

03.06.2007


 

Sen git de, ‘selülit’leri yaz!

Türkiye, bir kez daha bölünmenin(!) eşiğine geldi. Türkiye’nin gazeteciliği kendinden menkul, Sharon Stone sever-başörtüsü savar genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, İstanbul’daki bir lisede kız öğrencilerin namaz kılmasından yola çıkarak, bölücülük yapmayı başardı.

Üstelik bunu öylesine aymazca, cahilce yaptı ki. Bir yandan “biz kimsenin dini özgürlüğüne karşı değiliz” derken aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmedi. “Namaz kılın ama...” ile başlayan cümleleri çok duydu bu halk. Bunun başka versiyonları da şöyle oluyor. “Benim dedem de hacıydı ama...”, “Ben de ara sıra dua ederim ama...”, “Biz de Allah’a inanıyoruz ama...”

Bu “ama”lardan sonra ne geleceğini tahmin edersiniz herhalde. Hep aynı hoyrat dar bakış açısı, hep aynı “öteki”ni aşağılayan, küçük gören yaklaşım. Türkiye’nin en büyük gazetesi(!) olma iddiasındaki bir gazetenin yayın yönetmeni, üç tane masum kız çocuğunun namazından rejim krizi çıkarıyorsa, bu ülkenin adam olma ihtimali giderek zayıflamış demektir!

Özkök, “Niye bu lisede küçük bir mescit yok, niye bu kızcağızlar ibadetlerini bodrum katlarındaki izbe, sakil yerlerde yerine getiriyor?” diye soracağına, “Lisede nasıl toplu namaz olur?” diyerek çemkiriyor.

Cahil ama cahilliğinin farkında değil. Hâlbuki gazetesinde dini yorumlar yazan yazarına sorsaydı, namazın toplu kılınmasının Peygamberimizin sünnetlerinden biri olduğunu öğrenebilirdi. Biliyorum, namaz ibadetinin İslam’ın 5 şartından biri olduğunu, Peygamber Efendimizin namaz için “Gözümün nuru namaz” dediğini falan hatırlatmanın bir faydası olmayacak Ertuğrul Özkök’e. Belli ki Özkök, hayatında namaz hiç kılmadığı gibi, namaz kılan insan da görmemiş. Hâlbuki birçok yerde Özkök’ün standartlarına göre gayet modern giyimli, başı açık genç kızların, camilere ya da mescitlere giderek başlarını kapattıktan sonra namazlarını kıldıklarına tanık oluyoruz.

Bu insanlar, sistemin kendilerine dayatması sonucu, işlerinden, okullarından olmamak için bir yandan gayet modern(!) şekilde giyinirken, diğer yandan da namazlarını, Allah’a olan kulluk borçlarını ihmal etmemeye çalışıyor. Belli ki, o lisede namaz kılan kızlar da, muhtemelen teneffüs saatinde kimseye gösteriş yapmadan, kimsenin gözünün içine yaptıkları ibadeti sokmadan, gayet mütevazı bir şekilde namazlarını kılmışlar. Bunu takdir etmeyi bile beceremeyen ey Ertuğrul Özkök, sıra, liseli kızların namazına mı geldi? (...)

Bugün, 2 Haziran 2007

Nuh GÖNÜLTAŞ

03.06.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004