Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 31 Temmuz 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Demokrasi çimento değil mi?

Statükocuların, Kemalizmi... Devrimcilerin, demokrasiyi savunduğu bir yol ayrımına yeniden geliyoruz. Baktım... Dün statükocular feryat figan... O halde... Kemalizm konusuna devam edelim. Nedir?

Ana Britannica Ansiklopedisi tanımlıyor: ‘Atatürk ilkeleri ve devrimlerinin değişik yorumlarından kaynaklanan çeşitli görüş ve düşüncelerin ortak adı.’

Allah Allah...

‘Çeşitli görüş ve düşünce’...

Peki, nedir bu çeşitli görüş ve düşünceler?

Ana Britannica Ansiklopedisi, ‘çeşitli görüş ve düşünce’ tanımlamasına şöyle açıklık getiriyor:

‘1960 ve 1970’lerin sol ve sağ Atatürkçülüklerinin halk kitlelerine yönelik bir tasarımları yoktu.

Her ikisi de, ordu başta olmak üzere bütün zinde kuvvetlerin kendilerini özümlemesini istiyordu.

Sol Atatürkçülük,12 Mart arifesinde iktidara geçme umutlarını yitirmiş ve sayısal oranın ötesinde etkili bir aydın azınlığın muhalefet platformunu oluşturmuştur.

Sağ Atatürkçülük ise hedefine erişmiş, aşırı akımlara karşı bir doğruorta yol olarak, iktidarı belirleyen asker ve sivil çevrelere kendini kabul ettirmiştir.’

Kısacası, sol ya da sağ Atatürkçülük, ansiklopediye göre ordu üzerine iktidar savaşı yapmak.

***

Ansiklopedi, 12 Eylül sonrası ‘Atatürkçülüğü’ de şöyle tarif ediyor:

‘12 Eylül sonrasında da Atatürkçülük önemli ölçüde vurgulandı. 1982 Anayasası’nın başlangıcında, Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda yapıldığı belirtilirken, birçok maddesinde Atatürk milliyetçiliğine, Atatürk ilke ve inkılaplarına göndermeler bulunmaktadır.

1980’lerin siyasal tartışma ortamında 1982 Anayasası’na egemen olan anlayışın, Atatürkçülüğü siyasal yelpazeyi sınırlayıcı bir kavram olarak kullanma isteğinden kaynaklandığı ileri sürülmüştür.’

Ne hikmetse, en çok da darbeciler Atatürkçü.

***

Peki, bir de Sosyalist Kültür Ansiklopedisi’ne göz atalım... Bakalım ‘Kemalizm’i’ nasıl tanımlıyor?

‘Kemalizm genellikle 20. yüzyılın sömürge yönetiminden yeni kurtulan ya da kurtulma aşamasında olan ülkelerde, Batı’ya dönük aydınların, asker-sivil bürokratların bazen de adını koymadan benimsedikleri bir ideolojidir.

Kemalizm özde ‘halka rağmen halkçı, yarı totaliter’ bir rejim ortaya çıkartır.’

***

Rahmetli İsmail Cem, ‘Soldaki Arayış’ adlı kitabında Kemalizm’i anlatır:

‘Kökleri Meşrutiyet dönemine, İttihat ve Terakki’ye, tek parti iktidarına kadar uzanan bu anlayışa göre, kitleler ancak iyi niyetli kurtarıcılar tarafından yüceltilebilir; kendi başlarına bırakılmaları onları ya din devleti kurmaya ya da sürekli aldatılmaya götürür.

Zaten demokrasi gelince halk daha kolay aldatılmış ve doğruyu göremediğinden CHP iktidar olamamıştır.’

Baykal ve onun gibiler neden demokrasiyi değil de Kemalizm’i savunuyor, galiba yukarıdaki satırlarıyla bunu en iyi İsmail Cem anlatmakta..

***

Bizim tutucuların istekleri hiç değişmiyor: Kemalizm olsun... Atatürkçülük olsun... Yani.. ‘Altı Ok’ olsun. Neden? Çünkü Altı Ok’ta ‘demokrasi’ yok.

***

Demokrasi yerine Kemalizm isteyen zevata kalsa, 1935 yılı CHP tüzüğünü bize anayasa diye dayatacaklar.

Biraz da şu AB Anayasa’sına göz atsanız beyler... ‘Anayasal yurtseverlik’ kavramından haberdar olsanız.

Devlete, ulusa, tek parti dönemine tapındığınızın onda biri kadar da insana, bireye, vatandaşa ve temel hak ve özgürlüklere saygı duysanız...

Ama siz kendi halkınızdan ve insanınızdan nefret ediyorsunuz...

Ve nefret ettiğiniz bir halkı yönetmek istiyorsunuz. Sizin acıklı çıkmazınız da burada.

Star, 30 Temmuz 2007

Mehmet ALTAN

31.07.2007


 

Emekli komutanlar artık konuşmamalı

EMEKLİ paşaların sürekli olarak özellikle siyasi sonuçları olabilecek sert açıklamalar yapması artık çok ciddi bir noktaya geldi.

Benim bildiğim askerlik üniformadan ibaret bir iş değil.

Yani üniforma çıkınca da askeri anlayış ve hiyerarşi kendi içinde devam ediyor. Örneğin orduevlerinde emekli komutanları gören alt rütbeli subaylar yine ayağa kalkıyor, selam veriyor, saygıda kusur etmiyorlar.

Bir ölçüde üniformasız da olsa komutanlığın “moral apoleti” devam ediyor.

İşte bu nedenle emekli komutanların konuşmaları TSK içinde değişik yankılar yaratabiliyor.

Son örnek Edip Başer’in sözleridir.

Başer, “Eğer Gül aday olursa asker müdahale edebilir” dedi.

Bu konuda Edip Başer’e Genelkurmay’dan resmi bir uyarı geldiğini sanmıyorum.

Ama şu sorular kulislerde yükselmeye devam ediyor:

- Acaba Edip Başer’e söyletildi mi?

Bana göre bu sorunun cevabı “kesinlikle hayır”dır.

Bu öyle ama Başer’in açtığı yaranın kanamasını durdurmuyor. Askeri sürekli olarak siyasetle bilek güreşi içinde göstermeye çalışan bir anlayış bu kanamanın devam etmesini istiyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “milletten kopuk bir kurum” haline getirmeye çalışan bu zihniyet Edip Başer’in son sözleri gibi “pervasız açıklamalarla” kök salıyor.

Bu ve benzeri açıklamalar orduyu küçültüyor. Sıradan, plansız, programsız, disiplinsiz bir kurum haline getiriyor.

Daha da ilginci ordu içindeki hiyerarşik yapıda “gedikler” açıyor.

Bu nedenle emekli paşalar artık susmalı...

Ya da buna bir yöntem getirilmeli.

Hürriyet, 30 Temmuz 2007

Fatih ÇEKİRGE

31.07.2007


 

Altı umde

O zamanlar “umde” denirdi, ilke demek. Hitler’in kuracağını söylediği “bin yıllık yeni düzene” de “yeni nizam” denirdi o sıralar.

Bu umdeler, 1935 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin tüzüğüne eklendi, 1937 yılında da Anayasa’ya... Partinin bayrağında da oklarla simgelendi. Gidin bakın, Deniz Baykal’ın arkasında duruyor.

Partiyle devlet, tüzükle anayasa, liderle parti, il başkanıyla vali, valiyle belediye reisi, mebusla memur aynı şeydi, içiçeydi, etle tırnak gibi ayrılmaz bir bütündü. Çünkü devir tek lider, tek parti devriydi.

Parti içinde bu zagonu sürdürmek istediği için Deniz Baykal’ı suçlamaya hiçkimsenin hakkı yoktur, çünkü partisinin “mayası” budur!

Ein Volk, ein Reich, ein Führer, einen kleinen Telefunken... Nelerdi bu umdeler? Devrimcilik, halkçılık, milliyetçilik, cumhuriyetçilik, laiklik, devletçilik. Güzel şeyler.

Fakat bunların bugün de CHP bayrağında ve tüzüğünde olmaları, “mefhum-u muhalif” yöntemiyle şunu getiriyor: AKP olsun, MHP olsun, diğer bütün partiler olsun, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, devrimci ve laik değillerdir!

Olur mu böyle şey? Ne bileyim ben, Sabih Kanadoğlu’na sorunuz.

Aslında, cumhuriyetimizin kurulduğu 1923 yılında da umdeler vardı, fakat bunlar altı değil dokuz taneydi.

Bu dokuz umde içinde, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üstünde hiçbir güç yoktur”, “askerlik süresi kısaltılmalıdır” ve “memurların çalışma koşulları düzeltilmelidir” gibi laflar da geçiyordu vallahi!

Bunları unuttular, hem devrimci hem devletçi oldular. Ben de unutuyordum, gerek o dokuz umde arasında, gerekse İzmir İktisat Kongresi kararlarında “özel sektör yatırımlarının özendirilmesi ve girişimcilerin desteklenmesi” gibi ilkeler de vardır.

Niçin zırt diye dönülmüştür? Niçin bu altı umdenin dördü 1927 yılında kabul edilmiş, iki tanesi daha 1935’te eklenmiştir?

Otuzlu yılların moda rüzgârları Mussolini, Hitler ve Stalin’den yana estiği için mi?

(...)

Yirmili yıllarda serbest piyasa ekonomisini destekleyen parti, nasıl olur da otuzlu yıllarda “güdümlü devlet kapitalizmine” döner?

Haaa, demek ki altı okun, altı ilkenin, cumhuriyetin “olmazsa olmaz temel koşulları” olup olmadıkları tartışılabilirmiş, çünkü bunlar dönem dönem varolabiliyormuş ya da olmayabiliyormuş! Cumhuriyetçilik, devrimcilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik ve laiklik temel koşullarsa, 1937 yılından önceki rejimin adı nedir? “Türkiye Geçiş Dönemi Cumhuriyeti” mi? “İsmet’le Recep İlkeleri Saptayana Kadar Eldekilerle İdare Edin” rejimi mi?

(Niçin Atatürk’ün adının 1934 yılından önce Gazi Mustafa Kemal Paşa olduğunun hatırlatılması bugün bazı bürokrat çevrelerinde tepki yaratmaktadır? 1934 yılından önce Atatürk’ün adı Müşir Ahmet Selahattin Paşa mıydı?)

Devrim kanunlarına göre ünvan ve lakapların kullanılması yasaksa, bugün niçin bütün generaller birbirlerine “paşa” diye, siviller de onlara “paşam” diye sesleniyorlar?

Niçin devrimler “taksit taksit” yapılmışlardır? Ne beklenmiştir? “Halkın olgunlaşması” mı? 1924 yılında cumhuriyeti gönülden destekleyen ama iki karısı olan bir vatandaş, 1927 yılında şapka giyen ve fakat eski yazı kullanan bir vatandaş, 1933 yılında hem şapka giyen hem yeni yazı kullanan ve fakat soyadı olmayan bir vatandaş, 1934 yılında tayyör-etek giyen, tek kocayla evli, mektuplarını Latin alfabesiyle yazan, tango yapan ve fakat meclise seçme ve seçilme hakkı bulunmayan kadın vatandaş, bu tabloda nereye oturacaklardır? Bunlar vatan hainleri midir? Öyle olmalarına “Ankara’dan emir gelmekte gecikmesi” mi yol açıyor?

Ya bugün CHP’ye oy vermeyen yüzde 80 oranında vatandaş nereye sokulacaktır?

Altı ok cumhuriyetle özdeşse, üç hilalli MHP, iki hilalli GP, tek hilalli ama bol yıldızlı SP, atlı DP, arılı ANAP, çark ve çekiçli TKP nerenin partileridir, Osmanlı İmparatorluğu’nun mu?

Akşam, 30 Temmuz 2007

Engin ARDIÇ

31.07.2007


 

Bizim yüzde 46.6 isimli bir kardeşimiz yok muydu?

Hürriyet’in yeni reklamı pek manidar! “Kavga etsek de biz bir aileyiz tıpkı Türkiye’ye gibi” deyip bir adet beyaz Türkten, bir adet kara Türkten, bir adet entel Türkten, bir adet emekli Türkten ve bir adet ev kadını Türkten oluşan bir aile oluşturmuşlar. Manasızca kavga edip birbirlerini aşağılıyorlar ama sonra aynı sofraya oturuyorlar vs vs. Tıpkı Türkiye gibi falan filan.

İyi güzel ama bizim bir de “yüzde 46.6” isimli bir kardeşimiz yok muydu? Hani başında örtüsü olan? Hani bazılarımızın sinirini hoplatıp duran?

Ailenin yarısını oluşturmaları gerekmiyor muydu?

Sofrada en az iki kişiyle temsil edilmeleri gerekmiyor muydu?

Nerede onlar?

Reklam çekimi sırasında tatilde mi çıkmışlardı?

Yoksa akşam namazını mı kılıyorlardı?

Yoksa yoksa emekli memur babaları cezalandırmış mıydı onları? “Sizin son zamanlarda diliniz pabuç gibi oldu, yok size yemek memek!” mi demişti? (Baba yoksa emekli bir albay mıydı?)

Şermin Topçu blogunda pek güzel yorumlamış reklamı. Reklamcılar beyaz Türk olduğu sürece Türkiye ailesinin fertlerinden haberdar olamazlar diye.

Fakat ben topu sadece reklamcıya atamıyorum. Hele ki seçimlerden sonra yüzde 46.6 isimli aile ferdimizden haberdar olmamak için harbi şapşal olmak lazım.

Reklamcı mıdır müşteri midir burada ailenin yarısını yok sayan tümüyle şüphe içindeyim. Hürriyet gazetesinde baş örtülü bir kadının fotosu bir skandal olmadığı sürece çıkmaz zira. (“Bakan, türbanlı eşini aynı masaya oturttu!” “Türbanlı doktor hastayı muayene etmedi!”) Reklamında niye oynatsın?

(...) Tabii gerçekçilik diyorsak bu durumda entel kızın mesela sadece parmağının görünmesi gerekirdi, o da ayrı bir konu. Kitap okuyan entellerimizin oranı koca bir ailenin yarım parmağı kadar bile etmez çünkü.

Beyaz Türk de o durumda sadece belden yukarısının, fanatik kardeşimizden de bir buçuk tane falan olması gerekirdi.

Tamam çok gerçekçi olmayalım, insanları kesip biçmeyelim eyvallah da “yüzde 46.6” da pek kolay unutulacak bir “fert” değil yani.

Tesettürlü modern kızlar, genç kadınlar asabınızı bozuyorsa hiç olmazsa geleneksel anne, o da fazla geliyorsa geleneksel bir babaanne figürüyle bir şekilde temsil edilemez miydi “yüzde 46.6”mız?

YOKSA BABAANNE DE Mİ CEZALIYDI? O da mı o meşum gecede aç kalanlardandı? Hay Allah.. Ne despot bir babaymış...

Vatan, 30 Temmuz 2007

Tuğçe BARAN

31.07.2007


 

AKP yerine oturmazsa sonu Anavatan gibi olur

* PKK oylarını bölgede etkisizleştirdiğine göre AKP’yi ne kadar övsek az mıdır?

Tamam, AKP PKK tabanından oy aldı, ama MHP tabanından da oy aldı. Çankırı’da, Yozgat’ta, Elazığ’da vs.

* Zaten bunun adına da “merkez” diyorlar?

Tam değil. Dünyadaki merkezin anlamı, merkezden pay alamayan zümreleri hem ideolojik hem sınıfsal anlamda tatmin ederek uzlaşma sağlamaktır. Bizdeki merkezin anlamı ise uzlaşmak değil, kandırmak üzerine kurulu. Biraz sarhoş, biraz bikinili, biraz Müslüman, biraz Kürt, biraz milliyetçi... Bunları uzlaştırmak ayrı bir şeydir, bunlardan biraz biraz olmak ve bunları kandırmak ayrı bir şeydir.

* AKP nasıl bir merkez?

AKP de biraz sosyal demokrat, biraz Müslüman demokrat, çokça da liberal demokrat. Ama bu mutlaka bir yere oturacak. Ya milliyetçi olacak, ya ümmetçi ya liberal ya da sosyal demokrat... Eğer oturmazsa AKP’nin sonu bugünkü Anavatan olur ve kimse bu çöküşü engelleyemez.

(Altan Tan, Devrim Sevimay’ın sorularını

cevaplandırmış. Milliyet, 30 Temmuz 2007)

31.07.2007


 

Liberal demokrasi de tehlikeli mi?

Sanmayın ki Türkiye’de sadece “Siyasi İslam”ın söylemlerini seslendirmek belirli çevrelerin öfkelenmesine neden olur. Türkiye’de “Liberal Demokrasi”nin söylemleri de, aynı çevreler için öfkelenmenin fitilini hemen ateşler.

Prof. Dr Atilla Yayla’ya karşı gösterilen tepkiler henüz unutulmamışken, şimdi de Prof. Dr. Zafer Üskül’ün “İdeolojik devletle demokrasi bağdaşmaz” gerçeğini vurgulaması da, belirli çevreleri öfkelendirdi.

Bazılarının da bunu bir fırsat olarak bilip, sanki 22 Temmuz seçimi yapılmamış gibi “Nerede kalmıştık” mantığıyla temcit pilavlarını siyaset ve düşünce sofrasına sürmelerini, ibretle izlemek durumundayız.

Ne demiş atalarımız bunlar için?

-Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur!

Posta, 30 Temmuz 2007

Mehmet BARLAS

31.07.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004