Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Hazanlar hüzün olmasın artık!

Mevsimlerden hazan, aylardan hüzün. Yine bir Eylül ayındayız ve yine hüzün çiçekleri açacak yüreklerde. Solan çiçekler, sararan otlar için mi hüzün ayı diyorlar Eylül’e? Bence bu isim en çok bu coğrafyada ve en çok yaklaşık son on yıldır yakışıyor Eylül’e…

Yine sararacak umutlar, yine yapraklarını dökecek idealler, yine zayıf omuzlara ağır yükler bindirecek insafsız bilekler, yine incecik örtüler aşılmaz duvarlar oluşturacak okul kapılarında. Hele o gün, yani okulların başladığı ilk gün, her zil çalışında vuslat sevincini yaşayanların yanında ayrılığı daha bir derinleşenler olacak.

Gerçi olanlar oldu ve zaman aşımının marifetiyle yara içeride derinleşirken zahirde kabuk bağladı. Artık bu mesele âdiyattan sayılıyor. Yasağa alışıldı ve sorun örtüler çözülerek çözüldü zannediliyor.

Ama yanılıyorsunuz, üniversite kapılarında beklerken göremedikleriniz evlerinde direniyor şimdi. Örtüsünü açıp içeri girenler yeni görüntüsüyle hiç barışmadı ve hiç barışmayacak. Görmüyor musunuz peruklar saçları değil yaşaran gözleri, kırık yürekleri setrediyor sadece. Okul sokağından geçen mesture öğretmenin boğazında düğümleniyor çalan her okul zili. Hâsıl-ı kelâm tesettür emrinde karar kılan her yürek bedel ödüyor hâlâ… Bedel ödüyor yurdum baltalanmış insan kaynakları ve dumura uğratılmış beyin gücüyle... Neden bu ödenen bedeller, bir metrekare bez için mi bu tahammülsüzlük ya da İlâhî emre mi bu tepki, yoksa emri koyana mı?

On yedi yaşındaki bir kız çocuğunu “Ya geleceğin, ya da örtün” tercihini yapmak zorunda bırakmak ve örtüsünü tercih edenleri bir ömür boyu mağduriyete mahkûm etmek, hangi insafa sığar? Yalan medenî olduğunuz, çağdaşlıktan dem vurduğunuz yalan!..

Ey muktedirler! “Tuzum kuru” anlayışından mıdır, bu vurdumduymazlık? Haksızlığı hak zannettiren tozları savurmayacak mısınız? Sessiz mi kalacaksınız bunca olanlara? “Dilsiz şeytan” sıfatına müstehâk olmak, kaçırmaz mı uykunuzu?

Ve ey sivil toplum örgütleri! Alternatif eğitim seçenekleri sunarak Hakk’ı tercih konusunda cesaretlendirmeyecek misiniz körpe yürekleri? Emsallerinin yanında ezik, sosyal hayatta yetersizlik hissetmemeleri için tutmayacak mısınız ellerinden? Zulüm elbet devam etmez ama ya bu arada harcanan nesiller!.. Onlar ne olacak? Kumsalda kurtarılmayı bekleyen deniz yıldızları gibi, sönsün mü umutları?

Hiç kimse söyleyemeyecek mi kralın çıplak olduğunu, hiç kimse bunun bir paranoya olduğunu, rejimin değil bu haliyle demokrasinin tehdit altında olduğunu haykırmayacak mı artık? Bu kara lekeyi, bu insanlık ayıbını yurdumun alnından silen olmayacak mı? Yaşaran gözlere mendil uzatamayacak mı hiç kimse? Müzminleşmiş bu yaraya merhemi yok mu ülkemin?

Söyler misiniz bana, bahar ne zaman gelecek?

[email protected]

Nuriye ÇEVİK

06.09.2007


Çalınan merhamet

“Merhametimi çalıyorlar” diye feryat ediyordu ak yüzlü bir adam arka sokaklarda, karanlığı yırtarcasına. Bir anlık durup bakılmayı çoktan hak ediyordu bu feryadıyla. “Bana kulak kesilin” diyordu sanki elemle. Beyni saran düşünceler çelik ağlarla çoktan örülmüştü artık. Nasıl bir şeydi ki böyle kolay çalınabiliyordu merhamet? Yok, baştan başlayalım dedi akıl, başka bir soruyla “Merhamet çalınabilir miydi?”

Hayatın rıhtımına savrulmuş bilmem kaçıncı kişiydik. Kaç kez duvara çarpılmıştık hışımla. Her defasında “Yeniden, işte bu sefer olacak” çırpınışları ve “Gene olmadı kaderim, yine beceremedik” serzenişiyle kalmalar.

Kalp ile beyin arasında yol bu kadar uzun mu olmalıydı? Onca köprüler inşâ eden eller şimdi neden bu kadar bîçâre kalmıştı? Nasıl olurdu da bir ara yol bulunamıyordu? Adına “çaresizlik” dedikleri şey, ne menem şeydi böyle?

İyi niyetler de savrulmuştu dalgalarla beraber. Kim bilir hangi kıyıya vurmuşlardı, hangi sahile çarpıp yeni bir çarpışı bekliyorlardı. Gel git sancıların kıskacında her şey. Kumdan heykeller çoktan yıkılmıştı bu vurmalarla. Kumları bile sandıklara gömdük, belki bir gün, belki yeniden umuduyla…

Daha fazla zorlamanın âlemi yoktu ve son karar çoktan verilmişti. Çalınabilirmiş merhamet. Çalınıp hoyratça kullanılabilirmiş karanlığın en karasında. Geriye kalan birkaç acıma duygusu, azıcık şefkat ve belki de sadece bir çorbayı içilecek duruma getirebilecek kadar merhamet.

Yoktu artık eskisi gibi hemhâl olmak, yüreğini yüreğinde hissetmek, can olmak, ciğer olmak. Kalplerde olması gereken ekvator sıcaklığının yerini kutup soğukları almıştı. Şefkat, muhabbet, merhamet gibi duyguları besleyen muson yağmurları kesilmiş, küresel ısınma “yüreksel ısınma” halini almış, yürekler kuru bir çöl haline gelmişti.

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” ölçüsü çoktan kaybolmuş, tok açın halinden anlamaz hâli galip gelmişti. Öyleyse bu kadar insan “kimden yanaydı”? Onlar kimdi, biz “kimden”dik? Nasıl bu kadar yabanîleşmiş ve yabancılaşmıştık?

Evet, kalbimizdeki merhameti çalmışlardı. Kapınızın önündeki arabanızı çaldıkları gibi, kolunuzdaki çantayı kapıp kaçtıkları gibi, birileri de kalplerimizdeki merhameti kapıp kaçmıştı. Başkasına acıma, yardım etme, elinden tutma, eline bir lokma verme gibi güzel hasletler hayatımızdan çekilmiş gitmişti sanki.

İnsandaki fazilet duyguları, kalp dediğimiz  yuvada barınır. Kalbin bekçisi ise, imandır. Hırsızlar önce kalbimizin bekçisi olan imanımıza musallat oldular. Çeşitli hile ve desiselerle imanımızı oradan uzaklaştırdılar. Ondan sonrası onlar için zaten çok kolaydı. Bekçisiz ve sahipsiz kalan kalbimizdeki şefkat, merhamet, muhabbet gibi ne kadar güzel duygu ve faziletler varsa, hepsini boşalttılar.

Çantasını kapkaççılara kaptırmamak için direnen ve ölümü göze alanlar, acaba kalplerindeki imanlarını korumak için nasıl bir direnç gösteriyorlar? Yoksa, kalbimizin içindekiler, çantamızdakilerden daha mı değersiz?

[email protected]

Suveyda GÜNER

06.09.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri