Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 25 Ekim 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Vatan, millet, zaafiyet...

PKK terörü Türkiye’nin yumuşak karnı demiştik dün. Türkiye’nin bir diğer yumuşak karnı ise PKK terörünü konuşamamak.

25 küsur yıldır sürdürülen terörle mücadeleye katıksız ve karşılıksız verilen destek, terörle mücadeledeki zaafların görülmesine engel oldu ne yazık ki.

Ancak konuşulmayan problemlere çözüm bulmak da mümkün olmuyor. Bu tür konuları yazmak, bunlar üzerinde düşünmek, fikir serdetmek Türkiye’de her zaman cesaret işi olagelmiştir. Hâlbuki eleştirilerden korkmamamız lazım. Olumlu ya da olumsuz terörle mücadele ilgili sözü olan bırakın da söylesin. Hiç kimse, vatanını, memleketini, milletini daha fazla sevdiğini iddia etmesin.

Gün, kimin daha çok vatanını sevdiğini ispatlama günü değil. Gün, yürekleri yanan analara yenilerinin eklenmemesi için çabalama günü.

Sokağın sesine, hissiyatına kulak verdiğimizde herkesin, 12 Mehmetçiğin, hele ki en seçkin komando okullarında eğitim gören askerlerimizin nasıl olup da bu kadar kolay şehit edilebildiğini konuştuğunu duyuyoruz. Başbakan ya da Genelkurmay Başkanımız bunlara kulak tıkayabilir.

Belki bunları duymak da istemeyebilir. Ancak insanlar, sorumluların cezalandırılmasını istiyor! Bir şehirde nasıl ki 12 polis memuru şehit edilse, o ilin valisi ve emniyet müdürü mercek altına alınıyor, soruşturmaya uğruyor, gerekirse görevinden alınıyorsa aynı şekilde bu olayın sorumluları da hesap vermelidir.

Türk askerini kimin bu kadar aciz duruma düşürdüğü, gösterdiği bilinmelidir. Gerekirse bu kişiler yargı önüne çıkarılmalıdır. Askerimize, ordumuza verdiğimiz tam destek, hataları ve yanlışları yapanların cezalandırılmayacağı anlamına mı geliyor? Sorulacak ve cevaplanmayı bekleyen o kadar çok soru var ki? Birilerinin çıkıp bir şeyler söylemesi, bir şeyler yapması gerekmiyor mu?

Bakın insanlar, web sayfalarından duyurulan şu kadar Mehmetçiğimiz şehit oldu, şu kadar da teröristi hakladık haberlerine itibar etmiyor artık. İnsanlar, gerçeği istiyor. Acı da olsa gerçeği... Bu sorun, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bütün Türkiye’nin sorunu. Vatan, millet, Sakarya dönemleri geçti ama bu ülkenin vatandaşları olarak Vatan, millet, zafiyet dönemi de yaşamak istemiyoruz artık.

Bugün, 24.10.2007

Nuh GÖNÜLTAŞ

25.10.2007


 

Teröre karşı 28 Şubat rehaveti

Önceki günkü ‘200 terörist sınırdan nasıl sızdı?’ başlıklı yazım yoğun ilgi gördü, sayısız tepki aldım. Demek ki, herkesin zihnini kurcalayan yerden dalış yapmışız.

Arayanların çoğunluğunun emekli gazi subaylardan oluşması dikkatimi çekti. Bölgeyi yakından tanıyan ve yıllarca buralarda terör örgütüyle çatışan subaylarımız, istisnasız ‘Haklısınız’ dediler.

Bu emekli subaylar arasında biri var ki, anlattıklarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Çünkü bu konuşma, köstebek kuşkusu, terör örgütüne Amerikan yardımı ve yöntem yanlışlığına ilişkin önemli ipuçları verir nitelikteydi.

Şöyle başladı sözlerine: ‘ Maalesef TSK içinde de PKK’ya yardım edenler var. Bir devre arkadaşım Mehmet Ali Kaya isimli bir teğmen, 1989’da PKK’ya katıldı. Teçhizatıyla birlikte PKK’ya katıldıktan sonra 1989-1992 arasında örgütte sözde tabur komutanlığı yaptı. 1992’de Tunceli’deki bir çatışmada öldürüldü. Devre arkadaşlarımız telsizden ‘namusumuzu temizledik’ diye anons yaptılar.’

Terörle mücadele şeklimiz yanlış mı? Devam etti: ‘1992’deki Taşlıca baskınından sonra TSK , ‘Alan Savunması Doktrini’ni uygulamaya başladı. Sürekli hedef durumundaki karakollar boşaltıldı, merkezde toplandı. İstihbarat alınıp nokta operasyonları düzenlenmeye başlandı. Mete Sayar Paşa bir gün Şenoba Karakolu’nun boşaltılmasını istedi. Oradaki subay , ‘Elimizde Unimog (kamyon tipi jeep) var ama arızalı, şimdi boşaltamayız’ diye mesaj göndermiş . Mete Paşa, hemen karakola gitti, o unimogu lav silahıyla parçalayıp şarampole yuvarladı. ‘PKK’nın roket saldırısında parçalandı’ diye tutanak tutturdu . ‘Arızalı bir unimog yüzünden 30 mehmetçiğimi burada feda etmem’ diye bağırdı.’

Ya şimdi? Şöyle dedi: ‘Sonra bu alan savunmasından vazgeçildi. 28 Şubat süreci ve Apo’nun teslim edilmesinden sonra rehavet doğdu, asker enerjisini siyasi konulara harcamaya başladı.’

ABD’nin rolü olabilir mi? Cevabı ilginçti: ‘Mümkündür. Yıllardır mücadele ettiğimiz PKK’nın bu tür eylemleri tek başlarına yapmaları mümkün değil. Benim kuşkum, saldıran grubun içinde profesyonel Amerikalı askerler de olabilir.’

Şimdilik bu kadar, başımızı kumdan çıkarmaya devam edeceğiz.

Star, 24.10.2007

Şamil TAYYAR

25.10.2007


 

Terörün asıl tuzağı

Türkiye yıllardır dökülen kana rağmen birlik ve beraberliğini bozmadı. Son seçimde ortaya çıkan sonuç, demokratik yöntemleri destekleyenlerin elini güçlendirdi.

Ancak Türkiye’de olduğu gibi, Kuzey Irak’ta da bu gelişmelerden memnun olmayan, şiddetin geri plana kaymasından rahatsızlık duyan kesimler mevcut.

Şiddet, iki tarafın da şahinlerinin elini güçlendiren bir unsur.

Terör örgütü, ne kadar sansasyonel olursa olsun, düzenlediği saldırılarla amaca yönelik bir sonuç elde edemeyeceğini biliyor.

Bu saldırıların Türkiye’yi bir açmaza sürüklemek dışında iki amacı daha olduğu kesin;

- Bölge halkına gelişmelerde hala kendisinin söz sahibi olduğunu göstermek.

- Türk ile Kürt’ü birbirine düşürerek bir çatışma ortamı yaratmak.

Bu nedenle, gelişmeleri değerlendirirken öfkeyi teröre ve onun destekçilerine doğrultmak yerinde bir yaklaşım.

Çünkü hedefin bu toplumu yaşanamaz hale getirmek ve “ne halleri varsa görsünler” deme noktasına getirmek olduğu açık.

Türkiye’nin demokratikleşme yolunda attığı her adım, sağladığı her kültürel açılım terör örgütünün elini zayıflatıyor.

O nedenle, demokratik açılımların önünü kesmek istiyor.

Daha bugünden kimi kesimlerin olağanüstü hal ve sıkıyönetim çağrılarını seslendirmesi bu planın aslında çok da boş olmadığını gösteriyor.

Aklımızdan çıkarmamamız gereken gerçek, dünyanın tüm demokratik toplumlarının dönem dönem terörle bir arada yaşamak durumunda kaldığı ama demokratik ilkeden vazgeçmek noktasına gelmedikleridir.

Bu nedenle, başta siyasiler olmak üzere tüm kesimlerin demokratik sürece sahip çıkması gerekmektedir.

PKK terörünün 12 Eylül’ün baskıcı ortamı sayesinde ortaya çıktığı, o sayede dallanıp budaklandığı asla akıldan çıkarılmamalıdır.

Türkiye elbette terörle mücadele edecek, terörü destekleyen ülke veya ülkelerden bunun hesabını soracaktır.

Ama hedefi kesinlikle ve kesinlikle teröristler ve onların destekçileri olmalıdır.

Sokağa dökülen yığınları yanlış yönlendirecek, toplumu infiale getirecek her türlü yaklaşım ülkenin birliğine konulmuş bir bomba olduğu unutulmamalıdır.

Sabah, 24.10.2007

Ergun BABAHAN

25.10.2007


 

Köprü soruları

(Dağlıca’da uçurulan) Köprü otuz metre dolayında bir köprü ve bu köprünün patlayıcılarla imhasının, hele gece vakti ilgili güvenlik birimleri tarafından anında mutlaka farkedilmesi gerekiyor.

PKK ya da kimse, bu köprüyü spor olsun diye imha etmediğine göre amaç mutlaka kara bağlantısının kesilmesinden hemen sonra öte tarafta kalan birliğimize menfur bir saldırı gerçekleştirmek.

Burada iki varsayım yapmak zorundayım; birincisi köprünün imha edildiğinin anında duyulduğu, ikincisi ise bölge güvenlik planlama biriminin öte tarafta bir birliğimizin olduğunu biliyor olması.

Birliğimize, askerlerimize saldırı köprünün imha edilmesinden yaklaşık yarım saat sonra gerçekleştiğine ve köprü imha eyleminin amacının bu olduğunun belli olduğuna göre, en yakın askeri noktamızdan havalanacak helikopterlerle birliğimizi anında korumaya almak, ya da en azından birliğimizin çevresini ateş çemberine alarak saldırganları caydırmak neden mümkün olamadı?

Aklıma takılan ikinci bir soru da tek bağlantı noktası malum köprü olan bir hassas alana bir birliğin neden sevkedilmiş olduğu; anlaşıldığı gibi köprünün imhası öyle olanaksız değilmiş ve bu ihtimal neden düşünülmemiş ya da gerekli, yeterli güvenlik önlemleri beraberinde niye alınmamış?

Star, 24.10.2007

Eser KARAKAŞ

25.10.2007


 

Galeyan kardeşliği

Benim sözüm...

27 yıldır bu topraklarda süren “düşük yoğunluklu savaş”a ve verilen onca şehide rağmen...

Ne Türk’ün Kürt’e ne de Kürt’ün Türk’e bir tek gün bile “düşman” gözüyle bakmadığı o derin kardeşlik hukukunu gözetip kollama kararlığında olanlaradır.

Çünkü...

Gün, fırsatçının, avantacının, küfürbazın, düşüncesizin, yükselen dalganın üzerine binmek için, heyecana gelip mantığını kaybetmişin ya da tepki gösterişçisinin günü değildir.

Gün, “kardeşlik bayrağı”nı yükseğe, en yükseğe dikme iradesini gösterenlerin günüdür.

Durup iki saniye düşünmek bile...

Düşmanın asıl hedefinin, bin yıllık kardeşlik bağını darmadağın etmek olduğunu anlamaya yetip de artar...

O halde...

Tehlikeli bir “galeyan kardeşliği” oluşturmak yerine...

“Heyecana kapılıp mantığı savuşturmak” yerine...

Dağıtalım bu sersem galeyan halini...

Sesimizi yükseltelim...

Türk ile Kürt arasındaki o derin hukukun bayrağını yükseğe, en yükseğe dikelim.

Düşmana inat...

Hürriyet, 24.10.2007

Ahmet HAKAN

25.10.2007


 

Barzani’yi vurmak yanlıştır!

Ertuğrul Özkök’ün dün Hürriyet’teki yazısının başlığı şöyleydi:

“Artık hedefimiz Barzani!”

Şöyle devam ediyordu:

“Dün öğleden sonra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’la konuştum. Bir gün önce kendisini aramıştım. Sadece ‘Arkanızdayız Paşam’ demek için.

Son derece kararlı bir ifadeyle şu sözleri söyledi:

‘Bugünkü yazınız çok önemli ve anlamlı. Takdir bana düşmez ama teşhis budur.’

Dünkü yazımın mesajı şuydu:

‘Artık Barzani’ye son defa şu mesaj verilmeli: Ya komşumuz olacaksın, ya hedefimiz.’

Evet, Türk Ordusu’nun en yüksek komutanının mesajı da bu.

Ondan biraz önce CHP Genel başkanı Deniz Baykal’la konuştum.

‘Senin bugünkü yazını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e de okudum. Bu teşhis doğrudur’ dedi.

Dün sabahtan itibaren çok sayıda insandan aynı mesajı aldım.

Artık söz, Türk F-16’larına doğru gitmektedir.”

Ertuğrul Özkök böyle yazıyor.

Barzani’yi de mi vuracağız?

Hani yalnız PKK idi hedef?..

Tezkere çıktıktan sonra hem Başbakan Erdoğan, hem hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in açıklamaları Kuzey Irak’ta tek hedef olarak PKK’yı göstermiyor muydu?

Şimdi Barzani de hedef mi?

F-16’lar örneğin Selahattin’e uçup Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin kartal yuvasını andıran karargâhını ya da peşmerge kışlalarını da mı bombalayacaklar?

Yaşanacak mı bu?..

Türkiye, Barzani’yle Talabani’ye, daha önemlisi onlar üzerinden Amerika’ya baskıyı yoğunlaştırırken, “Bir an önce bir şeyler yapın, PKK’yı yola getirin, yoksa günah bizden gidiyor; Kuzey Irak’ı her ne pahasına olursa olsun cehenneme çevirmeye kararlıyız!” mesajı mı veriyor son kez?

Yoksa sadece psikolojik savaş mı?

Bilemiyorum.

Bir nokta çok açık:

Amerika, Irak savaşı sonrası PKK konusunda gerekeni yapmadı. Türkiye’ye terörle mücadelede yeterince el vermedi. Türkiye’nin acısına gerekli duyarlığı göstermedi. Türkiye, haklı olarak Amerika gibi dost ve müttefik bir ülkeden beklediği işbirliğini görememenin düş kırıklıklarını yaşadı.

Öte yandan, Iraklı Kürt liderler Talabani’yle Barzani de sırtlarını Amerika’ya dayadıkları için olacak, Türkiye’nin PKK konusundaki hassasiyetini görmezlikten geldiler, hatta hiçe saydılar.

Ama bir nokta var.

Hem Amerika, hem Iraklı Kürt liderler bu ince noktayı unuttular. Türkiye, bu bölgede hayatı onlara zehir edebilir. Türkiye, Kuzey Irak’ı onlar için de cehenneme çevirebilir.

Evet, Türkiye de bundan dolayı elbette büyük bir bedel öder.

Ama karşı tarafa da ödetir.

Benim sorum şu:

Bunu yaşamak zorunda mıyız?

Değiliz.

Yaşamak istemiyorsak, taraflar kendilerine düşeni yapmak zorundalar. Amerika’yla Iraklı Kürt liderlerin, öncelikle Türkiye’yi rahatlatacak bazı adımları hemen şimdi atmaları lazım. Ama bununla birlikte PKK’yı zaman içinde silah ve şiddetten tümüyle vazgeçirecek baskıyı da kurmaları şart.

Türkiye’ye gelince...

Hep güncel olan sorumuz şu:

Stratejimiz var mı?

Örneğin eski MİT Müsteşarı, emekli Büyükelçi Sönmez Köksal, Güneydoğu ve Kuzey Irak, ya da genel olarak Kürt meselesi konusunda Türkiye’nin eskilere giden stratejisizliğinden yakınıyor.

Haklı.

Dün gazetemiz Milliyet’te Devrim Sevimay’ın sorularını yanıtlarken şöyle demiş:

“Türkiye devamlı dalgalanıyor. Oysa bir an önce bu konuda belirli bir strateji tespit edip devletin tüm kurum ve kuruluşlarının o yönde adım atması lazım. Böyle olmaması Türkiye’ye büyük zarar veriyor (...) Kuzey Irak’ta bir Kürt devletine izin vermemeniz, onu tamamen engelleyecekse mesele yok. Ama Türkiye’nin tamamen iradesi dışında birtakım gelişmeler de olabilir. Biz izin vermedik, so what? Bütün Kuzey Irak’ı Tikrit’e kadar işgal mi edeceğiz?(...) Aklınızda bir senaryo, bir hayal olacak ve ona giderken her türlü olasılığı göz önünde bulunduracaksınız. Bizim ise şu anda kafamızda bir hayal yok. Asıl sorun bu. Oysa Türkiye çok yaşamsal bir dönemece girdi. Bir an önce ortak akılla ve çağın gerçekleriyle örtüşen bir senaryo üretilmesi gerekiyor.”

Eski MİT Müsteşarı böyle diyor.

Haklı, Türkiye’nin ‘strateji’ye ihtiyacı var.

Yine tekrarlamak istiyorum:

Kuzey Irak’a girmek yanlıştır; PKK’nın işine gelir; Türkiye’nin sorunlarını daha beter çoğaltır, büyütür.

Bunu belirttikten sonra söylemek belki gereksiz ama yine de eklemekte yarar var diye düşünüyorum:

Aklımızı peynir ekmekle yemediysek, Barzani’yi vurmaktan kaçınırız.

Milliyet, 24.10.2007

Hasan CEMAL

25.10.2007


 

Neden gafil avlandık?

Asker nasıl böyle kolayca zor duruma düşüp, böyle kayıplar veriyor?

Nasıl oluyor da 13 kişi bir pusuya düşüp bir çırpıda yok ediliyor?

Nasıl oluyor da, PKK’nin yeni saldırıları beklenirken 1990’lı yıllara bir geri dönüş yaşanıyor, 1700 m. rakımdaki bir karakol kuşatılıyor, 8-10 kişilik bir grup karakolun 30 metre kadar yakınına gelip ateş açıyor ve ilk ateşte 12 asker şehit oluyor. Bitmiyor, terörist grup yol üstündeki siperliklerden asker topluyor, 8 asker PKK tarafından rehin alınıyor…

Bu durum askeri açıdan bir açıklama ister.

Bu satırları okuyup “şimdi sırası mı, bu sözler orduyu yıpratır” diyenler çıkabilir…

Hayır yıpratmaz ve sırasıdır…

Tersine bu satırlar daha güçlü, askeri açıdan daha etkin, askeri güvenlik işlevini eksiksiz olarak yerine getiren bir ordu talebine ilişkindir…

(...)

22 Ekim tarihli Milliyet Gazetesi’nde Tolga Şardan ve Barkın Şık’ın Hakkari mahreçli bir haberi vardı. İçeriden ve askeri kaynaklardan alınan bilgilere dayandığı dilinden ve kurgusundan da anlaşılan haber şöyle bitiyordu:

“Kaynaklar, olayla ilgili olarak komutanlık düzeyinde idari tahkikat açılmasının gündemde olduğunu söyledi…”

Ne anlama gelir bu?

Her siyasi sıkışıklıkta, her terör hadisesinde faturayı siyasete ve siyasetçiye çıkaran bir siyasi kültürümüz var.

Soruları bazen başka yerlerde sormak gerekmiyor mu sizce?

Yeni Şafak, 24.10.2007

Ali BAYRAMOĞLU

25.10.2007


 

Provokasyona karşı nasıl tedbir alınır?

Son olaylardan sonra tehlikeli bir atmosferin içine girdik. Ülkenin en büyük gazetesi “o sınır aşılır” manşetiyle çıkıyor, soğukkanlılık timsali başyazarlar bile “haydi savaşa” diyorlar. Caddelerde haklı tepkilerini sloganlarla gösteren araç konvoyları dolaşıyor, DTP hariç bütün muhalefet partilerinin liderleri “operasyon yapalım” diyor.

Kendi başına kaldığında içindeki öfkesini teröre lanet okuyarak geçirmeyen, intikam duyguları beslemeyen kimse yok gibi, hepimiz aynı durumdayız. Ama işte bu psikolojiye dikkat...

Tüm olup bitenler kontrol mekanizmasının sağlıklı çalışmasını engelleyebilir, “yapılacaksa bile bir operasyonun biçimini, zamanlamasını ve etkisini” daraltabilir. İnisiyatifi devletin elinden başka güçlere geçirebilir.

Oysa “diplomasinin tam da şimdi zamanı” diyebilmeliyiz. Güçlü devletlerin ve uluslararası camianın tepkileri şu anda bizim yanımızda. İyi bir strateji ile bence “PKK’nın tasfiyesine kadar uzanacak bir dizi kazanımı” elde edebiliriz. Bunu elde edebilmek için bütün gücümüzle diplomatik yolları zorlamalıyız.

Biliyorum, bu sözlere kızanlar var. Ama “kabaran öfke dalgasının üstünde sörf yaparken” ve üstelik aynı öfkeyi iliklerine kadar hisseden bazılarının da sağduyuyu dile getirmek zorunluluğu vardır. En kolay zafer, başkalarının zaferidir.

Akşam, 24.10.2007

İsmail KÜÇÜKKAYA

25.10.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri