Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 28 Ekim 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Muhakkak ki bu ap açık bir imtihandı. ona, oğlu yerine büyük bir kurbanlık koç gönderdik.

Sâffât Sûresi: 106-107

28.10.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kıyâmet Gününde Allah kullarından birini çağırır, huzurunda durdurarak malının hesabını sorduğu gibi makamının hesabını da sorar.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 457

28.10.2007


Mü’min kardeşinden gelen fenalıkta kaderin de hissesi var

Dördüncü Düstur: Ehl-i kin ve adâvet, hem nefsine, hem mü’min kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü, kin ve adâvetle nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder.

Eğer adâvet hasetten gelse, o bütün bütün azaptır. Çünkü, haset evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.

Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsûdu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.

Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup, kader ve rahmet-i İlâhiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdetâ kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.

Acaba birgün adâvete değmeyen bir şeye bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?

Halbuki, Mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü, evvelâ kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kazâ hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir.

Saniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki nefsine mağlûp olduğundan, acımak ve nedamet edeceğini beklemek.

Salisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.

Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlûp edecek af ve safh ile ve ulüvvücenaplıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun. Yoksa, sarhoş ve divane olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi, beş paraya değmeyen fâni, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umur-u dünyeviyeye, güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedit bir hırsla ve daimî bir kinle, mütemadiyen bir adâvetle mukabele etmek, sîga-i mübalâğa ile, bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur, bir nev’î divaneliktir.

Mektubat, 22. Mektub, 4. Vecih, s. 257

Lügatçe:

ehl-i kin ve adâvet: Kin ve düşmanlık besleyenler.

haset: Başkasının iyi halini istememe, çekememezlik, kıskançlık.

hâsid: Hased eden, kıskançlık eden.

mahsud: Hased edilen, kıskanılan.

hüsün: Güzellik.

muvakkat: Geçici.

uhrevî: Ahiretle ilgili.

riyakâr: Gösterişçi.

adâvet: Düşmanlık.

safh: Affetme, suç bağışlama.

ulüvvücenaplık: Mertlik, cömertlik, büyüklük.

zâil: Gelip geçici, yok olup giden.

umur-u dünyeviye: Dünya işleri.

şedit: Şiddetli.

mütemadiyen: Sürekli.

sîga-i mübalâğa: Mübalâğa sigası; bir şeyin pek mühim ve pek ileri veya daha fazla olduğunu ifâde eden kelime hâli, kip.

zalûmiyet: Çok zalimlik.

28.10.2007


Nur Risâlelerinin hayata etkisi

Vaktiyle, laikliğe aykırı olarak dinî propaganda yapmak bahanesiyle ağır ceza mahkemesine tutuklu olarak sevk edilen Müslüman, nurlu gence, hâkim:

“Bu kitapları (Risâle-i Nurları) okuyunca ne olmuşsun sanki?” dedi.

Genç, büyük bir samimiyetle:

“Bu kitapların hayatımda yaptığı yüzlerce değişiklikten birini anlatayım:

“Biz çoban iken, iki metre kutrunda (çapında) ardıç ağaçlarını, hangisinin alevi daha yükseklere çıkacak diye sırf keyif için yakardık. Asırlık ağaçlar birkaç dakika içinde kül olur yanar giderdi. Bu eserlerden (Risâlelerden), ağaçların bizim menfaatimiz için dağlarda ihtiyat ambarı gibi türlü istifademize amade oluşunu, havada zararlı gazları arıtıp temizlediğini, yağmur bulutlarını çekişini, Rabbimizi zikir edişini ve daha nice faydalarını okuduktan sonra, aynı çevrede koyunlarımızı otlatmamıza rağmen kuru dalları seçerek yemeğimizi, otlar yanmasın diye say taşlarının üzerinde pişiriyorduk.

“Münkiri Mü’min, eşkıyayı evliya eden bu nurlu eserlerin yaptığı böyle bir değişikliğin memleket ve millet için fevkalâde bir kazanç olduğunu takdir buyurmazsanız, vereceğiniz en ağır cezayı kemal-i vicdan ve kalp ile kabul ediyorum.

“Yoksa, okuyana iman bahş edip, insanı gerçek insan eden kitaplarımın bana geri verilmesini ve dâvâmın beraatını talep ediyorum.”

Hâkim:

“Anlıyorum evlâdım. Beraat kararı veriyorum” dedi.

Yaşanmış bu ibretlik olayda olduğu gibi Risâle-i Nurlar sadece fertleri kurtarmakla kalmıyor, Kur’ân hakikatlerine çok muhtaç toplumları zulmetten nura çıkarıyor. Hatta ülkeleri, kıt’aları, kurtarıcı ışıklarını saçarak ihyâ ediyor. Zaten Üstad Hazretleri ne güzel buyurmuş.

“Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası, ihya-yı dinle olur bu milletin ihyâsı.”

Abdullah BATTAL

28.10.2007


BİR KISSA, BİN HİSSE

İranlı İhtiyar Mecusi her zamanki gibi odasına girdi ve putunun önünde diz çökerek, Ona yalvardı:

“Aciz kaldım! Bana merhamet et! Bana yardım et! Sıkıntımı gider!”

İhtiyar saatlerce diz çöküp yalvardı. Ağladı, sızladı. Gözyaşı döktü. Fakat işlerini bir türlü yoluna koyamadı. Aksine işleri daha da kötüye gitti.

İhtiyar putu adına adaklar adadı, kurbanlar kesti. İlâhiler okudu. Duâlar etti.

Fakat işlerini hiçbir şekilde yoluna koyamadı. İşleri giderek çığırından çıktığı gibi, kendi ruh sağlığı da bozulmaya başladı.

Öte yandan Müslümanlar İran’ı fethetmişler, İslâmiyet İran’da yayılmaya başlamıştı. Puta tapmanın ne kadar çıkmaz bir yol olduğu herkes tarafından söylenir olmuştu. Fakat bu ana kadar bizim ihtiyar atalarının yolu diye tutturmuş, puta tapmaktan inatla vazgeçmemişti. İslâm inancına karşı putları savunuyor, yenice İslâmiyet’i seçen komşularını hainlikle suçluyordu.

Ama artık kendisi de puta tapmanın çıkar yol olmadığına kanaat getirmeye başladı. Putuna taptıkça işleri iyice sarpa sarınca, bir gün kızdı ve putuna sövüp saymaya başladı:

“Bu kadar sene sana taptım, saçlarımı, sakallarımı senin yolunda ağarttım. Yapılması gereken bir işim var. Yapmayacaksan beni bırak. Ben seni bırakıyorum ve işte Müslümanların Allah’ından istiyorum.” diye inledi.

Ardından döndü, toprakta yuvarlanarak Allah’tan istemeye başladı.

“Ey Müslümanların İlâhı! Benim duâmı kabul edersen ne iyi olur. Ben putumdan bir hayır görmedim. Sende hayır olduğunu zannediyorum!” diye duâ etti.

Ve Mecusî daha topraktan başını kaldırmadan muradına erdiği müjdesini aldı.

Mecusî Müslüman oldu.

Mecusî bunu bir mecliste anlatınca, oradaki birisi şöyle düşündü:

“Bir sersem, adi, batıla tapan, başı henüz putçulukla sarhoş, gönlünü küfürden, elini hıyanetten çekmemiş olan böyle birinin dileğini Cenâb-ı Hak anında cevap verdi ha!”

Adam böyle düşününce gönül defterine şu kayıtlar ilham oldu:

“O aklı eksik ihtiyar, putun önünde çok yalvardı. Fakat sözü makbule geçmedi, istediği olmadı. Onun niyazı eğer bizim dergâhımızda kabul edilmeseydi, sanem (put) ile Samed (Allah) arasında ne fark olurdu?”

“Ey dost! Gönlünü Samed’e bağla ki, insanlar Samed’den daha acizdirler. Eğer Samed kapısına baş koyarsan, eli boş dönmezsin.”

Süleyman KÖSMENE

28.10.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri