Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 31 Ekim 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Bir de onu, sâlih kullardan bir peygamber olarak İshak ile müjdeledik.

Saffât Sûresi: 112

31.10.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Üç kişi bir araya geldiklerinde birisi imam olsun. İmamlığa en lâyık olanları Kur'ân'ı en iyi okuyandır.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 464

31.10.2007


Bir Cumhuriyet Bayramından...

Gençlik Rehberi’nde izahı bulunan ibretli bir hadisenin hülâsası şudur:

Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.”

Evet, gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisatı sinema ile hâl-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı.

Ben o Eskişehir Hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken, sefahet ve dalâleti tervic eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:

“Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma.”

Ben de cevaben dedim:

“Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalâlet ve sefahete atılıyorsun. Kat’iyen bil ki, senin dalâletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mâzî ölmüş ve mâdumdur. Ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalâlet yoluyla, senin başına ve varsa ve ölmemişse kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz’î lezzetini imha ettiği gibi, gelecek istikbal zamanı dahi, itikatsızlığın cihetiyle yine mâdum ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hazıra uğrayan biçarelerin başları ecel cellâdının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl alâkadarlığıyla senin imansız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihâne cüz’î lezzetini zîr ü zeber eder...”

Şuâlar, On Birinci Şuâ,

Üçüncü Mesele, s. 182

Lügatçe:

ehl-i dalâlet ve sefahet: Yoldan çıkmış ve gayrimeşrû zevklere dalmış olanlar.

teellüm: Elem, acı duyma.

tervic: Revaç verme, kıymet ve değerini arttırma, destekleme.

mütemadiyen: Sürekli, daima.

sefihâne: Gayrimeşru zevklere dalmış kimseye yakışır yolda, sefihçe.

zîr ü zeber: Altüst, karmakarışık, darmadağın.

31.10.2007


Ben bir küçük zerreyim

Ben varlığı ile yokluğu belli olmayan küçük bir zerreyim. “Lisan-ı hâlimle Bismillahirrahmanirrahim derim. Yani ‘Ben Allah’ın nâmıyla, hesabıyla, ismiyle, izniyle, kuvvetiyle hareket ediyorum’ diyerek”1 çıkarım yola. Dağları, taşları, okyanusları aşarım, gezegenlerde dolaşırım.

Ben küçük bir zerreyim, mutlak bir acizliğim var; ancak vazifem büyük. “Zerre, bir güneş gibi, bir nur-u tevhidin şuâını gösteriyor.2” Bende bir pencere vardır. O pencere, vahdaniyete ve ehadiyete açılır. “Zerrelerin herbiri, Sani-i Hakîm’i bütün sıfatıyla gösterip şehadet eder.”3 Yaratılmış olan her şey bizlerden oluşur. Zerreyiz; lâkin yıldız misâli iş görürüz. Zerreyiz; ama dağlar bizlerden sorulur. Ben olmasam okyanus olmaz. Çünkü okyanus zerrelerden meydana gelir.

Zîhayat, zerrelerden yaratılmıştır. Ehemmiyetimiz fark edilmese de, biz insanın hizmetinde bulunan vazifedar birer memur gibiyiz. Zerreler âlemi, bayağı kalabalıktır. Hepsi de sürekli çalışırlar. Hallerinden şikâyetçi değillerdir. Beşerin bulaşık eli karışmadıkça her şey yolunda gider.

Ben hava zerreciklerinden biriyimdir aynı zamanda. Sen nefes alırken; ben, burnundan girer ağzından çıkarım. Ben olmasam sen konuşsan da kimse seni duymaz. Dinlediğin radyodaki sesleri de ben olmasam duyamazsın. Bediüzzaman, bir eserinde radyo örneği ile benden şöyle bahseder:

“…bu bir avuçtaki hava zerreleri yalnız ve yalnız bütün kâinatı ihata eden bir ilim ve iradenin, sem’ ve basarın sahibi bir Zâtın ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen ve en büyük şey, en küçük şey gibi kudretine kolay gelen bir Kadir-i Mutlakın kudreti ve iradesi ve ilmiyle bu mucizât-ı kudrete mazhar oluyorlar. Yoksa, temevvücât-ı havâiyede mevcudiyeti tevehhüm edilen serseri tesadüfün ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın icadına yer vermek, her bir zerreyi, bütün zemin yüzündeki küre-i havaiyede bulunan her şeyi görür, bilir ve yapar hâkim-i mutlak etmektir. Bu ise yüz bin derece akıldan uzak, muhal muhaller içinde bir hurafedir. Ehl-i dalâlet gelsinler, mezhepleri ne kadar akıldan uzak ve hurafe olduklarını görsünler.

“...Bu radyo makineciğinde ve mânevî kelimat çiçeklerine saksılık eden bu kapçıktaki bir avuç havanın gösterdikleri mucizât-ı kudretten bu hakikat anlaşılıyor ki, her bir zerre, Cenâb-ı Hakkı zâtıyla ve sıfâtıyla târif eder ve ispat eder.”4

Evet, ben küçük bir zerreyim. Eğer kendi başına, kendi aklınla bütün bu işleri beceriyorsun dersen; benim ve bütün arkadaşlarım, şu kâinatın içerisinde yaratılmış bütün varlıkların ilmini bilmemiz gerekir. Ki bunun için epey bir ilim tahsili de görsek, ihtisas da yapsak, O’nun ilmine yetişmemiz imkânsızdır. Gerçi zerre kadar aklı olan, böyle bir düşünce ahmaklığına düşmez. Düşse de o zerrede boğulur.

Samediyet turraları mevcuttur üzerimizde. Zira bizler ve bütün kâinat, sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcıya muhtacız; fakat o Hâlık-ı Zülcelâl hiçbir şeye muhtaç değildir.

Ben san’atlı bir zarfım. Zarfı açan marifetullaha, oradan da muhabbetullaha ulaşır.

Ben bir kitabım. Kitabın kapağını açmakla beraber; kâinat kitabının da sayfalarını aralarsınız. Beni okumaya başlayan, kâinatı da okumaya başlamış demektir. Çünkü ben, kâinatın ve insanın maddî varlığının en küçük bir yapı taşıyım. Nokta hükmündeyim, okyanusları aşarım, yıldızlara taşarım; fakat aynı anda tevazu denizlerinde yüzerim.

Bu satırları yazan da, bana bir söz hakkı tanıdı. Gerçi söylediğine göre bu “zerre mevzu” zerrelerine kadar işlemiş. Öyle ki benim nazarımla bakmış âleme ve beni yazmış.

Aslında “ben” dedim; fakat zerreler âleminde “ben” diye bir şey yoktur. “Biz” vardır. Esasen bu kadar işi ben tek başıma yapamam. Hem böyle söylersem diğer zerrelerin hukukuna riâyet etmemiş olurum.

Ey insan! Sen de bizi örnek al da, enâniyetten sıyrıl. Benlik duygunu Biz havuzunda erit. Bizim gibi aczini bil, Bismillah’a sığın, dünya ve ahiret muvaffakiyetini yakala. “Allah bize yeter; o ne güzel vekildir” de, yüksel.

Dipnotlar:

1- 30. Söz

2- 22. Söz

3- Emirdağ Lâhikası, s. 348

4- Emirdağ Lâhikası, s. 308

Fatma ALTUNER

31.10.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri