Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 29 Ekim 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Sivil Toplum

“Hasta haklarının neresindeyiz?”

26 Ekim, ülkemizde Hasta Hakları Günü olarak anılmaktadır. 9. kez gerçekleşen Hasta Hakları Günü’nde, hasta ve hasta yakınlarının haklarının sağlanması için yapılan çalışmaların ve mevcut sorun ve eksikliklerin kamuoyu ile paylaşımında yarar görmekteyiz.

1 Ağustos 1998 tarihinde yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği ile ülkemizde ilk kez, “Hasta Hakkı” kavramı hukukî bir metinde yer almış, bu yönetmelik ile uluslararası hukuk düzenlemelerinde yer alan; sağlık hizmetlerinden adalet ve hakkaniyete uygun olarak faydalanma, bilgi isteme, sağlık kuruluşunu seçme ve değiştirme, sağlık hizmeti veren personeli tanıma, seçme ve değiştirme, öncelik sırasının belirlenmesini isteme, tıbbî gereklere uygun teşhis, tedâvi ve bakımdan yararlanma, tıbbi gereklilikler dışında müdahale yasağı, tıbbî özen gösterilmesini talep etme, mahremiyete saygı gösterilmesi, hastanın rıza ve izninin aranması, tedâviyi reddetme veya durdurma, güvenliğin sağlanması, dini vecibeleri yerine getirebilme ve dini hizmetlerden yararlanma, insanlık değerlerine saygı gösterilmesi, refakatçi bulundurma hakları kabul edilmiştir.

Bu yönetmelikte yer alan hakların kullanılmasının sağlanması ve hak ihlâllerinin giderilmesi amacıyla da 2003 yılında Hasta Hakları Uygulama Yönergesi çıkarılmış, 26 Nisan 2005 tarihinde yeniden düzenlenen bu hukuki metin ile Sağlık Bakanlığı’na bağlı bütün sağlık kurum ve kuruluşlarında Hasta Hakları Kurulu ve Hasta Hakları Birimi kurulmuştur.

“Hasta Hakkı”nın hukukî bir metinde yer almasının üzerinden hayli süre geçtikten sonra, hasta haklarına ilişkin hak arama mekanizmaları ihdas eden bu yönerge ile Hasta Hakları Kurulları oluşturulmuş, belli merkezlerde çalışmalarına başlamıştır.

Ancak ülke çapında uygulanması gereken bu yönergenin her yerde uygulandığını, Yönerge kapsamındaki bütün sağlık kuruluşlarında Hasta Hakları Kurulu ve benzeri mekanizmaların fiilen oluşturulduğunu kabul etmek mümkün değildir.

Öte yandan 1998 tarihli yönetmelik ile hasta haklarının sağlık hizmeti verilen bütün resmi ve özel sağlık kuruluşlarında uygulanması öngörülürken, bu yönetmeliğe bağlı olarak çıkarılan Yönerge, sadece Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kuruluşlarındaki yapılanmayı düzenlemektedir.

Hasta haklarının mevcut düzenlemeler ışığında uygulanması bu bakımdan eksiktir. Öncelikle Yönerge gereği Sağlık Bakanlığı’na bağlı bütün sağlık kuruluşlarında kurulması zorunlu bulunan hasta hakları mekanizması kâğıt üzerinde değil, fiilen hayata geçirilmeli, sonrasında Yönergenin kapsamı genişletilerek Yönetmeliğe uygun hale getirilmeli, resmî-özel bütün sağlık kuruluşlarında hasta hakları uygulamasına ilişkin yapılanma ve denetim sağlanmalıdır.

Hukuki düzenleme ve düzenlemelerin hayata geçirilmesindeki mevcut eksikliğe rağmen Yönerge gereğince oluşturulan hasta hakları mekanizmalarında gerek kamu ve gerekse sivil toplum temsilcilerinin gayretli ve iyiniyetli çabaları ile hasta haklarının ve hak arama sürecinin toplumda tanınması yönünde önemli aşamalar kaydedilmektedir.

Ancak anayasal bir hak olan “sağlık hakkı”nın sağlanmasında ülkemizde yapısal sorunlar halen devam etmektedir. Sağlık kuruluşu, personeli ve teknolojisindeki yetersizlik bu anayasal hakkın sağlanmasında en önemli sebep olarak durmakta, dahası hasta hakları ihlâli için uygun zemin oluşturmaktadır. Günde yüzlerce hastaya bakmak zorunda bırakılan sağlık personelinin, hasta hakkı ihlâli nedeniyle bir anlamda yargılanması, bu konudaki paradoksu net olarak ortaya koymakta, öte yandan sağlık hakkına ulaşmak için çeşitli zorlukları göğüslemek durumunda kalan yurttaş için, hasta hakkı kavramı çoğu kez bir ütopya anlamına gelmektedir.

Ancak bu noktada korunmaya değer olanın “hasta hakkı” olduğu gerçeğinden hareketle, sağlık hizmeti veren personel için şikâyet yerinin hastanın kendisi değil, ilgili kurum, kuruluş ve sendikalar olduğunu hatırlatmak istiyoruz.

Öte yandan “Hasta Hakkı” kavramını hizmet perspektifi ile değerlendiriyor ve hasta haklarının temel insan hakkı olması sebebi ile bir müşteri hakkı gibi değerlendirilemez. Bu sebeple uygulanan sağlık politikalarının buna göre belirlenmesi gerektiğini düşünüyoruz..

Ülkemizde kısa bir tarihi olan “Hasta Hakkı Hareketi” sivil eksenli çalışmalar ile gündeme gelmiş, nihayetinde devletin de buna ortak olması ile mevcut gelişmeler sağlanmıştır.

Yukarıda sıralanan bütün olumsuzluk ve sağlık alanındaki yapısal sorunlara rağmen, “Hasta Hakkı” konusunda gelinen noktayı yurttaşımız için bir kazanım olarak görüyoruz. “Hasta Hakkı”nın geliştirilmesi, toplumda tanınması için kaydedilecek yeni gelişmelerin, sağlık alanındaki yapısal sorunların çözümünde yarar sağlayacağı açıktır.

Ancak bu konuda gelişmenin sağlanması için yurttaşın da sürece katkı yapması, “hasta” kimliği ile hak arama sürecini kullanmakta ısrarlı olması, hak ihlâllerine karşı sessiz kalmaması gereklidir. “Hasta Hakkı” ilgili sivil toplum örgütlerinin bu konudaki çalışmaları hem yurttaş, hem de kamu tarafından desteklenmelidir.

26 Ekim Hasta Hakları Günü’nde ortak mesaj ve talebimiz; evrensel hukuk düzenlemelerine uygun olarak “Hasta Hakkı”na ilişkin yasa çalışmasının yapılarak “Hasta ve Hasta Yakını Hakları Yasasının” hayata geçirilmesidir.

“Hasta hakları yasamızı istiyoruz”

(Hasta Hakları Aktivistleri, HASTADER Hasta Haklarını Koruma Derneği, HAYAD Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği, İl Sağlık Müdürlüğü Hasta Hakları İl Koordinatörlüğü, Mazlumder İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği, Tüketiciler Birliği)

29.10.2007


Anayasalarımız ve üniversitelerimiz

Ülkemizdeki anayasal hareketlerin ve üniversitelerin tarihini, en büyük mirasçısı olduğumuz Osmanlı’nın son dönemlerine dayandırabiliriz.

19. yüzyılın ortalarında başlayan bu hareketler sonucunda 1876 yılında Kanuni Esasi denilen ilk anayasa kabul edilmiş, bunu Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş şartlarında çıkartılan 1921 Anayasası takip etmiştir. Cumhuriyet döneminde ise 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları olmak üzere 3 anayasamız daha olmuştur (1, 2, 3).

Medreselerin dışında, bugünkü üniversite anlamına uygun olarak kurulan yüksek öğretim kurumlarının başlangıç tarihlerini de yine aynı döneme kadar götürebiliriz. Meselâ İstanbul Üniversitesi 1846’da kurulan Darülfünun’dan köken almaktadır (4). 1826 yılında kurulan Askeri Tıp Okulu’nu, 1834 tarihli Harp Okulunu ve 1842 yılında kurulan Veteriner Okulunu diğer örnekler olarak gösterebiliriz (5).

Bu bilgiler ışığında, anayasa ve üniversite konularında yaklaşık bir buçuk asırlık bir tecrübenin varlığından söz edebiliriz. O halde yeni anayasa ve üniversite kanunu çalışmalarını yabancısı olduğumuz konular olarak görmemek gerekir.

Bunca deneyim bizlere gösterdi ki, kabul edilecek anayasa metni, ana noktalar açısından günün şartlarını ve geleceği iyi okumalı, bir projeksiyon tutarak ülkenin uzun süreli ihtiyacını karşılayabilir nitelikte olmalı ve teferruata inmemelidir.

Ayrıca yine öğrendik ki, anayasalar gibi toplum sözleşmelerinin çok sık değiştirilmelerini önlemenin yolu, daha başlangıçta bütün toplum katmanlarının; iktidarıyla, muhalefetiyle ve farklı görüş ve ideolojileriyle olaya katkıda bulunmalarını sağlamaktan, ortak metnin sahiplenilmesini gerçekleştirmekten ve darbe yapmamaktan geçer. Ancak o zaman uzun süreli ve Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk’un deyimiyle “meşrûiyet debisi yüksek” anayasalardan bahsedilebilir.

Anayasa içindeki daha sonra yapılacak değişiklikler de yine toplumun geniş kesimlerinin mutabık kaldığı zamanlarda yapılmalıdır.

Ülke olarak yaşadığımız günler işte o günlerdir. Her kesim anayasa çalışmalarına katkı vermelidir. Vermelidir ki, ileride kendi çocuklarının dahi azar ve nefretinden korunmuş olsun.

Üniversitelerimizle ilgili çalışmalar açısından da deneyimlerimiz bize şunları öğretti ki, Osmanlı’nın son döneminden beri devam eden, üniversiteleri toplumun değerleriyle pozitif bilimlerin çatışma alanı olarak görme zihniyeti artık terk edilmeli, ayrıca üniversitelerle ilgili çıkacak kanun bu kurumları çok da bağlayıcı nitelikte olmamalı, yani onları mevzuat ve bürokrasiye boğdurmamalıdır. Yeni anayasada yer alacak metin, ileride çıkacak kanuna bu özellikleri sağlayacak şekilde yol açıcı olmalıdır.

Konuya açıklık getirmesi açısından geçmişteki anayasalarla ve yürürlükteki anayasada üniversitelerle ilgili hususlara bakmakta da fayda vardır sanırım.

İlk anayasamız olan Kanunî Esasi’de konu ile ilgili 16. maddede, “Bilcümle mektepler devletin taht-ı nezaretindedir. Tebaa-i Osmaniye’nin terbiyesi bir sıyak-ı ittihat ve intizam üzere olmak için iktiza eden esbaba teşebbüs olunacak ve milel-i muhtelifenin umur-u itikadiyelerine müteallik olan usul-ü talimiyeye halel getirilmiyecektir” şeklinde bir hüküm görmekteyiz. Günümüz Türkçesiyle, mektepler devletin kontrolü altında olup, Osmanlı vatandaşlarının eğitiminde düzeni sağlamak için gerekli tedbirlere başvurulacak; diğer farklı milletlerin inançlarıyla ilgili kendi eğitim usullerine ise zarar verilmeyecektir.

Ergun Özbudun, Bülent Tanör ve çok sayıdaki uzmana göre, Osmanlı-Türk anayasacılığının hazırlanış ve muhteva açısından tek demokratik örneği olarak kabul edilen 1921 Anayasasında ise savaş şartlarının etkisinden olsa gerek üniversitelerle ilgili bir madde bulunmamaktadır.

1924 Anayasasında ise “Hükûmetin gözetimi ve denetlemesi altında ve kanun çerçevesinde her türlü öğretim serbesttir” şeklinde bir madde (madde-80) yer almaktadır.

1961 ve 1982'de ihtilâl şartlarında hazırlanan anayasalarda ise üniversitelerin geniş şekilde, ayrıntılarına varıncaya kadar yer aldığını görmekteyiz. 1961 Anayasasında (Madde 21 ve 121) yaklaşık 260 kelimelik; 1982 Anayasasında (Madde 130,131 ve 132) ise 500 kelimelik bir metin bulunmaktadır. Söz konusu metinleri buraya almak bu yazının hacmini aşacağından öz noktayı zikretmek daha doğru olur. Her iki ihtilâl anayasasında da üniversitelerin ‘Devletin gözetimi ve denetimi altında’ olduğuna kuvvetli vurgu yapılmaktadır. “Eğitim ve öğretim, devletin gözetim ve denetimi altında serbesttir” denilmektedir.

“İhtilâl oluşumlarında üniversite hocalarının etkin şekilde rol alması, konunun bu anayasalarda çok geniş şekilde yer almasının bir sebebi olabilir mi?” sorusu da akla gelmiyor değil.

Son iki anayasada aslında 1876 tarihli Kanun-i Esasîyedeki “devletin gözetiminde ve denetiminde mektepler” şeklindeki mânâ eksen alınmaktadır. Ayrıca çok fazla teferruata girilmekte ki, anayasa tekniği açısından uzmanlar bunları uygun görmemektedirler. Bu açıdan 1876 Anayasası daha çağdaş görünüyor.

Üniversiteleri dünya sıralamasının en başlarında yer alan Almanya Anayasasında üniversitelerle ilgili durum nasıl? Alman Anayasası (6)’na baktığımızda: “San'at, bilim, bilimsel araştırma ve öğretim serbesttir. Bu özgürlük anayasaya sadakatsizliği doğurmaz” şeklinde toplam yaklaşık on kelimelik bir metinle yetinilmiş.

Sonuç olarak, üniversitelerle ilgili dünyayı da izleyerek, devletin düzenleyici değil değerlendirici bir rol ifa edeceği; özel sektöre de üniversite kurma hakkının tanınacağı; üniversitelerimizi halkın değerleriyle bir çatışma alanı olarak görme şeklindeki anlayışın izale edileceği; üniversiteleri mevzuat ve bürokrasiye boğdurmayan yani fazla bağlayıcı olmayan esnek bir üniversite kanununa cevaz verecek şekilde, çok kısa bir metnin anayasada yer almasının yeterli olacağı görüşündeyiz.

Prof. Dr. Gürbüz AKSOY

29.10.2007


Bilgi Edinme Hakkı Kullanma Kılavuzu

Kalıcı çözümleri hayata geçirmek için kamu yöneticileri ile sivil toplum temsilcilerinin ortak hareket etmesini hedefleyen TESEV, şeffaf ve katılımcı yönetimin ön şartı olan azamî bilgi paylaşımına katkı sunmak amacıyla “Bilgi Edinme Hakkı Kullanma Kılavuzu”nı yayınladı:

“Bireysel bilgilenme hakkı, kamu idaresine ait her alandaki bilgileri alma hak ve görevidir. Bilgilenmiş birey, sağlıklı tercihler yaparak, siyasal karar alma sürecine katılır.

“Demokratik yönetimlerde siyasal gücün bireyden saklayacağı hiçbir şey olamaz. Demokrasi saydam yönetimdir. Sır kültürü ise, kötü yönetim, her şartta yetersizlik, yozlaşma ve yolsuzluk demektir.

29.10.2007


Sivil Toplum Buluşmaları

Akademik Dayanışma Araştırma ve Geliştirme Vakfı (ADAG), Demokrat Hukukçular Derneği, Sosyal Etüdler Derneği (SETÜD), Yeni Eğitimciler Derneği (YENİEĞİTDER) ve Yeni Sanayici ve İş Adamları Derneği’nin (YENİSİAD) bir araya geldiği “Sivil Toplum Buluşmaları”nın ilki gerçekleştirildi.

Toplantının açış konuşmasını yapan Yeni Eğitimciler Derneği Başkanı Hasan Tanrıverdi, Türkiye’nin demokratikleşmesinde sivil toplum kuruluşlarına büyük bir yükümlülük düştüğü söyledi. Toplantıda Dr. Mahmut Bozan tarafından sivil toplum kuruluşları hakkında bilgi verildi.

29.10.2007


Medyanın bayağılığından korunun

İstanbul’da düzenlenen çocuk ve iletişim kongresinde akademisyenler, iletişimciler ve hekimler çocukların medyanın olumsuz etkilerinden korunması gerektiğine işaret etti.

Ankara Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Kliniği Şefi Doç. Dr. Gonca Yılmaz, Ege Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre 2006 içinde 67 reklâmda çocuk oynatıldığına dikkat çekti. Yılmaz, “bunun nedeni Masum çocuğun en inanılır mesaj kaynağı olmasında” diye konuştu.

Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) İzleme ve Daire Başkanı Nurullah Öztürk, çocukların televizyonla kurduğu “yakın” ilişkiye değinerek, medyanın çocuktaki düşmanlık hislerini kışkırtacak yoğunlukta şiddet içeren görüntü yayınladığını belirtti.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndan Çocuk Ruh Sağlığı Uzmanı Murat Coşkun, “Çocuğun medyaylayla ilişkiden kaynaklanan sorunlar evrensel olsa bile çözümler Türkiye’ye özgü olmalı. Medya çocuklar üzerinde çok etkili ve amacı özendirmek, çocuk da tam özenme ve taklite eğilimli çağında” dedi.

Sosyal Pediatri Derneği’nden Prof. Dr. Selda Hızel Bülbül, gençlerle yaptıkları çalışmalara dayanarak çocuk haklarından kimsenin haberi olmadığını aktardı.

Nilüfer Zengin, çocukların medya için “el altında bulunan”, “merak uyandıran” haber unsuru olduğunu belirtti. Kazaya, cinsel tacize uğrayan çocukların yüzlerinin, bedenlerinin ve mahremiyetlerinin teşhir edilerek, pornografik bir içerik oluşturulduğunu aktardı.

UNESCO temsilcisi Refik Erduran, çocukların televizyon, medya ve internette şiddet ve seks kadar bayağılıktan da korunması gerektiğini belirtti. Erduran’a göre televizyondaki bayağılıktan çocukları korumak bu bayağılıktan erişkinleri korumakla mümkün olabilir.

29.10.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri