Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 23 Kasım 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Allah, kızları, oğullara tercih mi etti? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz?

Saffât Sûresi: 153,155.

23.11.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Ümmetimin arasına kılıç girerse, Kıyâmete kadar aralarından kalkmaz.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 499

23.11.2007


Risâle-i Nur, bu asrı ve istikbali kendiyle meşgul edecek bir hakikat-i Kur’âniyedir

Evet, dinin, şeriatın ve Kur’ân’ın yüzden ziyade tılsımlarını, muammalarını hal ve keşfeden; ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden; ve Miraç ve haşr-i cismanî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur’ân hakikatlerini en mütemerrid ve en muannid filozoflara ve zındıklara karşı güneş gibi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risale-i Nur eczaları, elbette küre-i arz ve küre-i havaiyeyi kendi ile alakadar eder ve bu asrı ve istikbali kendiyle meşgul edecek bir hakikat-i Kur’âniyedir ve ehl-i iman elinde bir elmas kılınçtır.

Emirdağ Lâhikası, s. 43

***

Lillahilhamd, Risâletü’n-Nur bu asrı, belki gelen istikbali tenvir edebilir bir mucize-i Kur’âniye olduğunu çok tecrübeler ve vakıalarla körlere de göstermiş. Ona ait medh ü senanız tam yerindedir; fakat bana verdiğinizden, binden birine de kendimi lâyık göremem. Yalnız, pek büyük bir nimete ve muvaffakiyete sizin gibi hakikatli talebelerin iştirak ve sa’y ve gayretleriyle mazhariyetim noktasında, Risâle-i Nur hesabına ebede kadar iftihar ederim.

Kastamonu Lâhikası, s. 8

***

Kardeşlerim,

Gerçi bu vaziyet, hem muvafığa ve bir kısım memurlara Risâle-i Nur’a karşı bir çekinmek, bir ürkmek vermiş, fakat bütün muhaliflerde ve dindarlarda ve alâkadar memurlarda bir dikkat, bir iştiyak uyandırıyor. Merak etmeyiniz, o nurlar parlayacaklar.HAŞİYE

Haşiye: Ey kardeş, dikkat buyur. Denizli hapsinde, bütün esbab-ı âlem zâhiren Üstadın aleyhinde, idam hükümleriyle mahkemeye verilmişken, Üstad diyor: “Merak etmeyiniz kardeşlerim, o Nurlar parlayacaklar.” Bu söz, bak, nasıl tahakkuk etti? (Talebeleri)

Şuâlar, s. 273

Lügatçe:

tılsım: Herkesin bilip çözemediği gizli sır.

muamma: Karışık, mânası zor anlaşılır şey, bilmece.

muannid: İnatçı.

ilzam: Susturma.

mütemerrid: İnatçı.

küre-i arz: Dünya.

küre-i havaiye: Hava küre, atmosfer.

hakikat-i Kur’âniye: Kur’ân’a ait olan hakikat.

Lillahilhamd: Ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, cümlesi Allah’a mahsustur, O’na gider, O’na aittir.

tenvir: Nurlandırma, aydınlatma.

mucize-i Kur’âniye: Kur’ân’a ait mucize.

esbab-ı âlem: Âlemin sebepleri.

23.11.2007


Şifahanede hikmet dersleri

Risâle-i Nurları tanıdıktan sonra dost, kardeş ve talebelerin ihmâl etmemesi gereken namaz tesbihâtını aksatmadan yapmaya çalışıyorum. Namaz tesbihâtını her hal ve şartta yapabilmek, onun ezberlenmesiyle mümkündür. Namaz tesbihâtı bütün bölümleriyle az bir gayretle iki-üç günde rahatlıkla ezberlenir. Gençliğimizde ihmâl edersek, ömür boyu tesbihâtı kitaba bağlı yapmak zorunda kalırız.

Üstadımız namaz tesbihatını tarikat-ı Muhammediye (asm) olarak nitelendirmektedir. İmam-ı Rabbânî Hazretleri de seyr-i sulûk-u ruhânîde en parlak, en nûrânî sözlerin Hz. Muhammed’den (asm) mervî sözler olduğunu ifade etmekte. Öyle ise namaz sonrasında, Asr-ı Saadetten bu zamana, hatta kıyamete kadar gelen ümmet-i Muhammediye içinde Hz. Muhammed’in (asm) riyaseti altında küllî bir daire içindeki şahs-ı mânevîye dahil olarak, küllî ubudiyete mazhariyet için namaz tesbihatına önem vermeliyiz.

Hizmetle ilgili işler dahi namazın tadil-i erkân ile kılınmasına ve tesbihatın ihmaline sebep olmamalıdır. Namaz tesbihatının ruhları cezbeden mânevî etkisi vardır. Geçmiş yıllarda birkaç arkadaş, birlikte ev tutarlar. Gayeleri, hem Nur Risâlelerini okuyarak mânevî feyz almak, hem de namaz tesbihatlarını düzenli olarak yapmaktır. Ev işlerini taksimü’l-a’mâl ile paylaştırıp, günlük-haftalık temizlikleri aksatmadan yaparlar. Dışarıdan gelen insanlar, her yeri tertemiz olan ve düzenli bir hayatın yaşandığı bu bekâr evini görünce hayretlerini dile getirirler. Bu Nur talebeleri; “Bir tek adam seninle hidâyete gelse, sahrâ dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır” hadis-i şerifinin ifade ettiği mânâ gereğince, kendilerinin mânevî dertlerine derman olan Nur Risâlelerinden istifade etmesine vesile olmak için Kemal ismindeki arkadaşlarını, evlerine misafir etmeye karar verirler ve kendisini davet ederler. Alınan karar gereği, kendisine hiçbir iş yaptırılmaz. Zaman zaman sohbet ederek ilgilenilir. Ders vermek kastıyla değil, fıtrî sohbetler yapılır. Namaz kılmadığı için, namaz vakitlerinde herkes namaz kılarken illâ ki onun da kılması için ısrar edilmez, lisan-ı hâl ile örnek olunur.

Bir gün sabah namazı kılınıp tesbihat yapılmakta ve misafir olan Kemal yatakta yatmaktadır. Sabah tesbihatını yapan arkadaşımız bir yerde tesbihatı karıştırır; Kemal yorganı açıp hemen hatırlatır ve arkadaşlarına: “Kardeşim siz nasıl insanlarsınız, bana bugüne kadar namaz kılmam için ısrar etmediniz. Ben bu günden sonra sizinle birlikte ibadetlerimi yapacağım” diyerek kalkar. O günkü sabah namazı, onun için yeni bir başlangıç olur. Kemal, namaza kalkmadığı halde her sabah dinleyerek tesbihatı ezberlemiştir. Demek tesbihatın mânevî bir cazibesi var.

Namaz tesbihatındaki “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin bi adedi külli dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim kesîrâ” üç defa tekrar edilerek, Peygamberimize (asm) dert ve devâlar adedince salât ve selâm getirilmesi, her tesbihat yaptığımda dikkatimi çekmekte, hastalık ve şifaların belirli sayıda olabileceği hatırıma gelmekteydi. Bu salâvâtın nasıl külliyeti ifade edeceğini idrak edemiyordum. Şifahanede kaldığım günlerde bu dert ve devâların nasıl küllî bir mânâ ifade ettiğini az da olsa anlama fırsatı buldum. İnsan, âlemi kendi penceresinden görüyor. Hiç hastalık çekmeyenler, hergün binlerce insanın hastanelerde dertlerine devâ aramasını ve Şafi-i Hakikî’nin şifa ihsan etmesini anlayamıyor. Yeryüzündeki altı milyon insandan, günlük hastanelere müracaat ederek dertlerine devâ arayanların istatistiki araştırması yapılsa, on doktorun vizite yaptığı bir hastaneye günlük bin (10x100=1000) kişinin müracaat ettiği görülecektir. Yeryüzündeki hastahanelere, günlük, milyonlarca insanın, dertlerine devâ için müracaat ettiği görülecektir.

Dert ve devâlar, sadece hastanelerle sınırlı değildir. Yeryüzü eczahanesinde sayısız dertlere devâlar sunulmaktadır. Dert ve hastalıklar, belki belirli sayıda olduğu düşünülebilir. Fakat devâ ve âfiyetlerin sonsuz olduğu anlaşılıyor. Hastalanmayan insan ve mahlukatın hayatı, deva ve sağlıkla devam etmektedir. Ömrümüzün sağlıkla geçen günleri de, hastalık sonrası devaya mazhariyetle geçen günler gibi devaya mazhardır. Demek devâlı günler hastalık öncesini ve sonrasını kapsamaktadır.

Bu salavâtı tesbihatta tekrar ederken küllî dert ve devâları nazara almalıyız. Cenâb-ı Hak, tesbihâtı şuurlu bir şekilde yapmayı nasip etsin. Şirket-i mâneviyeden hissemizi ziyade eylesin. Âmin.

Talip ÇİÇEK

23.11.2007


Evimize hırsız girdi!

Hayatımızın her aşamasında kendimizi güvende hissetme çabasındayız. Maddî-mânevî anlamda süren bu güven duygusu, bizler için büyük önem taşımakta. Zira tedirgin bir hayat sürmeyi hiç birimiz istemiyoruz.

Kendimizi güvene almak için neler yapmayız ki, kıymetli eşyalarımızı kimsenin bulamayacağı yerlere saklar, kapılarımızı sımsıkı kilitler, pencerelerimizi demirle korunur hale getirir, hatta bazen alarm dahi taktığımız olur. Maddî anlamda bu ve buna benzer birçok yolla tedbir almaya çalışırız.

Peki mânevî anlamda ne gibi tedbirler alıyoruz? Bilindiği gibi insan bir saraya benziyor, kıymetli eşyalarımız olan imanımız, aklımız, hissiyâtımız gibi önemli hâsselerimizi barındıran bir saray… Kur’ân’dan aldığımız bilgi ışığında oluşturduğumuz bu hasselerimizi, bu asırda Kur’ân-ı Kerim’in surları hükmünde olan Risâle-i Nur’la çeviriyoruz veya çevirmeye çalışıyoruz. Yüz kapılı sarayımızın her kapısını bir iman hakikatiyle sımsıkı kapatmaya çalışıyoruz. Tek tek kilitleme işini o kadar dikkatli yapmaya çalışıyoruz ki, kapının bir tanesi açık, diğerleri kapalı olsa yine o saraya girileceğini biliyoruz.

Peki o zaman bu hırsız evimize nasıl giriyor?

Aslında ilk tanıştığımız gün, hiç de hırsız olduğuna ihtimal vermiyoruz. Gayet “kültürlü” olduğuna inanıyoruz. Sonraları anlıyoruz sarayımızın açık bir kapısından içeriye girdiğini… Sonradan fark ediyoruz sağlam inşâ edemediğimiz surları, sözleri ile geçip hissiyâtımızı bozduğunu…

Kimden bahsettiğimi çoğunuz anlamışsınızdır. Çünkü günün belli bir vaktinde bu hırsızın sözlerine odaklanıp, hayatımızda ona yer ayırmayı ihmal etmiyoruz. “Televizyon” diyerek hitap ettiğimiz, hayatımızda yerini koruyan kutudan bahsediyorum.

Kimi zaman okuma zamanlarımızdan kısıp, sohbetlerden erken çıkarak koşarak yetişmeye çalıştığımız kutuyu kastediyorum. Kültürlü olmamız gerektiğine inanırız hepimiz, değişen zaman şartlarında kültürü aradığımız kaynakların değiştiğini görürüz. Aklımda yer etmesine karşı çıktığım sözleri söyleyenlerin, sorduğum “Gerekli mi?” sorusu üzerine “Genel kültür bunlar” diyerek geçiştirdiklerine şahit olmuşumdur. Düşündüğüm zamanlarda Zübeyir Ağabeyin Nefis Muhasebesi’ndeki sözleri yetişti imdadıma: “Günlük içtimâî hadiselerle meşguliyet, kabiliyetlerin inkişafına manidir. Bu mânâya dikkat lâzımdır. Zira bu gün buna ‘genel kültür’ ism-i herzesi takılmış.”

Bir mü’min’in hayatında bu hırsızın olması gerekir mi bilmiyorum ama iki sene boyunca konuşmasına pek izin vermediğimiz, evimizden çıksın diye gayret ettiğimiz bu hırsızı, dört seneden bu yana bodruma hapsettik. Neler kazanıp, neler kaybettiğimize bakıyorum da kaybettiğimiz bir şey göremiyorum. Zaten gerekli olacak bilgileri süzerek okuyucusuna veren bir gazete alıyoruz… Zaman geçtikçe kârlı bir ticaret yaptığımızın farkına vardık. Zira ona ayırdığımız vakitlerimizi Kur’ân’a, Risâle-i Nur’a ve sohbetlerimize vermişiz çoğunlukla… Şimdilerde, medrese-i nuriye havasını soluduğum şu mekânlarda, o kapalı kutunun yeri yok. Her mü’min evinin Medrese-i Nuriye olmasını söylemiyor mu Bediüzzaman?

Ne dersiniz? Evinizdeki hırsızı kovabilecek misiniz?

Furkan DEMİR

23.11.2007


Dâr-ı Saadet’e istikrarlı yürüyüş

Az önce vefat haberinizi aldım Hilmi Amca. İmtihanınız sona ermiş, hizmet, külfet bitmiş dâr-ı saadet ve istirahata gitmişsiniz. Ne mutlu size ki uzun ve yorucu bir yolculuğu, iman hakikâtleri muhtevalı Risâle-i Nur eserlerinin kılavuzluğunda, muhatap olduğunuz ilk günden beri istikamet ve istikrarla bitirdiniz.

Ben ki henüz hayatta, nefisle, imtihanla, sorularla, sorumluluklarla cedelleşip ve dahi Risâle-i Nur talebesi olup (eğer olabilirsem) Risâle-i Nur talebesi kalabilmek için ter döken bir kul... Siz ki bunları çoktan aşmış, sâhil-i selâmete, bir dâvâyı omuzlayıp sorumluklarını hakkıyla yerine getirmenin süruruna ulaşmış bir ruh...

Sizi gönülden tebrik ediyorum. Evet tebrik ediyorum; çünkü hizmet fedaisi olmak yolunda çiçekli, yemyeşil vadilerin arkasında sarp yokuşlar, ince köprüler, keskin virajlar olduğunu henüz geçmesem de henüz aşmasam da kısacık hizmet tecrübemle artık iyi biliyorum.

Çünkü hizmetin olduğu yerde insan var, insanın olduğu yerde nefis var. Nefsin olduğu yerde... Maalesef çok şey var.

Kolay mı bütün ümmetin istiâze ettiği bir zaman diliminde, sekülerizmin yaraladığı hissiyatımızla hizmet çizgisinde dimdik durabilmek. Ortalığı çamur götürürken, bu asrın insanları olarak bizim de elimize, yüzümüze, yakamıza, gömleğimize biraz toz bulaşır elbet.

Önemli olan bu zamanda hak ve hakikât çizgisinde yıkmadan ve yıkılmadan, kırmadan ve kırılmadan, dökmeden ve dökülmeden, ancak! Hakkın hatırını da âli tutup hiçbir hatıra feda etmeden yürüyebilmek. Hatta dershanede pişen çorbayı evdeki tavuğa tercih ettiren şevk sönse de hizmeti tercih edebilmek…

Bu yüzdenmiş demek, Zübeyir Ağabeyin “İslâm yoluna giren bilir ki, bu yol kıldan ince, kılıçtan keskindir. Her kişinin değil, er kişinin yoludur” demesi.

Bu yüzdenmiş “Anadan, yârdan, serden ayrılacaksın. Candan, gönülden Kur’ân’a sarılacaksın” demesi.

Bu yüzdenmiş Üstâdımın hizmet yolunda karşılaşılacak güçlüklere göğüs gerebilmek için İhlâs Risâlesinin başına “Bu Lem’a, lâakal onbeş günde bir defa okunmalı” notunu düşmesi...

İşte Hilmi Amca sizi bu yüzden tebrik ediyorum. Ömür serencamınızı bizzat sizden dinleyip, “Nurlu Hatıralar”da yazan ve ilk okuyucusu olan ben, Hakk’ın hatırını âlî tuttuğunuza, zorluklarla karşılaşsanız da yıkmadığınıza ve yıkılmadığınıza, bir gün aynı saflarda hizmet ettiğiniz kardeşlerinizle saflarınız ayrılsa da, “Olsun, onlar da çok hizmet etti” diyerek kucaklayıp hissiyatınızı fedâ ettiğinize; başucunuzdan risâlenizi, cevşeninizi ve gazetenizi hiç ayırmadığınıza ölümle pençeleştiğiniz en zor anlarınızda bile “Rukiye’ye diyorum ki, bu hafta sonu olacak temsilciler toplantısına gidebilsem de kardeşlerle vedâlaşsam” diyebilecek kadar tefâni sırrıyla bütünleştiğinize şahidim. Sizi yakından tanıyanlar da, hilm ile hizmet ettiğinize şahit. Hayat hikâyenizi okuyan ve okuyacak olanlar da şahit. (Şahitliğimize şahit ol ya Rabbi)

Hayatta olsaydınız, daha doğrusu bizim hayat mertebemizde bulunsaydınız medih ve senâdan hoşlanmayan siz, biliyorum bu yazıyı onaylamayacaktınız. Bu yüzden “Nurlu Hatıralar”ın önsözünü dar zamana getirip “Hilmi amca, kitabı tamamlayıp artık teslim etmem lâzım” diyerek oldu bittiye getirmiştim.

Hani kitap çalışmaları sırasında Refet Ağabey’e sorulan bir soru üzerine ifade ettiği ve sizin naklettiğiniz düşünceleri vardı ya, anlatırken sesiniz titremiş, gözleriniz buğulanmıştı. “Ben bir kitapta okudum: Ehl-i mahşer, insanların önünden resmî geçit yaparlar gibi kafilelerle geçeceklermiş; altlarında binekleri, ellerinde sancakları. Meselâ bir kafile geçecek ‘Kim bunlar’ diye soracaklar. “Abdülkadir Geylânî Hazretleri ve müridanı” denecek. İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali gibi ehl-i ilim ve ehl-i kemâl zatlar yetiştirdikleri talebeleri ile birlikte mahşer ahalisinin önünden resmî geçit yapacaklarmış. Ben gözümle görmüş gibi biliyorum ve inanıyorum ki, bu kafilelerin içerisinde en şaşaalısı, en göz alıcısı, en nurânîsi Üstad Hazretlerinin talebeleri olacaktır” demişti. Mahşer günü o şaşaalı ve nurânî kafilede bulunmanız ve bulunmamız duâsıyla... Rahman’ın rahmetine emanet olunuz.

(Değerli büyüğümüze Allah’tan rahmet diler, kederli ailesine taziyetlerimi sunarım.)

Nuriye ÇEVİK

23.11.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri