Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 12 Aralık 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

O kâfirler dediler ki: “Biz dururken aramızdan ona mı kitap indirildi?” Doğrusu onlar, Benim vahyimden şüphe içindedirler. Fakat azâbımı henüz tatmadılar.

Sâd Sûresi: 8

12.12.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kırk kişi bir ümmettir. Kırk şahıs bir ölü için hâlis duâ ederlerse, Allah o ölüyü mutlaka onlara bağışlar ve günahlarını affeder.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 535

12.12.2007


İnsanca ve Müslümanca yaşamak istiyoruz

Herbir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan sûretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas, altı hutuvatıyla âlem-i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cemaatlerindeki habis menbaları ve tabiatlarındaki muzır madenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.

Kiminin hırs-ı intikamını, kiminin hırs-ı câhını, kiminin tamahını, kiminin humkunu, kiminin dinsizliğini, hattâ en garibi, kiminin de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.

Birinci Hatvesi: Der veya dedirir: “Siz kendiniz de dersiniz ki: Musibete müstehak oldunuz. Kader zalim değil, adalet eder. Öyleyse, size karşı muâmeleme razı olunuz.”

Şu vesveseye karşı demeliyiz: Kader-i İlâhi isyanımız için musîbet verir. Ona rızâdâde olmak, o günahtan tevbe demektir. Sen ey mel’un! günahımız için değil, İslâmiyetimiz için zulmettin ve ediyorsun. Ona rıza veya ihtiyarla inkıyad etmek—neûzü billâh—İslâmiyetten nedamet ve yüz çevirmek demektir.

Evet aynı şeyi—hem musibettir—Allah verir, adalet eder. Çünkü günahımıza, şerrimize zecren ondan vazgeçirmek için verir. O şeyi aynı zamanda beşer verir, zulmeder. Çünkü, başka sebebe binâen ceza verir. Nasıl ki düşman-ı İslâm, aynı şeyi bize icra ediyor. Çünkü Müslümanız. (...)

Üçüncü Hatvesi: Der veya dedirtir: “Şimdiye kadar sizi idare edenler fenalık ettiler, karıştırdılar. Öyleyse bana râzı olunuz.”

Bu vesveseye karşı deriz: Ey el-hannas! Onların fenalıklarının asıl sebebi de sensin. Âlemi onlara darlaştırdın, damar-ı hayatı kestin, evlâd-ı nâmeşruunu onlara karıştırdın. Dinsizliğe sevk ederek dini rüşvet isterdin. Onlara bedel seni kabul etmek, yalnız müteneccis su ile necis olmuş bir libası, hınzırın bevliyle yıkamak demektir. Sen yalnız hayvancasına muvakkat bir hayat-ı sefilâneyi bize bırakıyorsun; insanca, İslâmca hayatı öldürüyorsun. Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. Senin rağmına yaşayacağız!

Sünûhat, Hutuvât-ı Sitte, s. 97-100

Lügatçe:

hatve: 1. Şeytanın aldatması. 2. Adım.

hutuvat: 1. Şeytanın aldatmaları. 2. Adımlar.

el-hannas: Geri çekilerek, fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen; Şeytan.

habis: Fesadcı, hilekâr, alçak, kötü, pis, soysuz.

hırs-ı câh: Makam, mevki ve rütbe hırsı.

tamah: Hırsla isteme, şiddetle isteme.

mel’un: Lânetlenmiş.

inkıyad: Boyun eğme, kayıt altına girme.

neûzü billâh: Allah’a sığınırız.

12.12.2007


Bediüzzaman’ın “Kıyamet Ambarı”

HABER YORUM

“Norveç’in kuzeyinde yer alan Svalbard Adası’ndahummalı bir çalışma var. Dünyanın dört bir yanından getirilen milyonlarca tohum örneği dünyayı etkileyecek bir doğal âfet ya da nükleer savaş sonrasında yeniden hayat bulmak için depolanıyor. Tohumlar karakutular içinde raflarda istifleniyor. Ambar üç ayrı yeraltı hücresinden oluşuyor. Her birinin ayrı bir güç istasyonu ve klima sistemi bulunuyor. Permafrost duvarlar özel maddelerle sıvanıyor.

“Bu plan Norveç için değil, tüm dünyayı kurtarmak için! Kulağa tam bir bilim kurgu senaryosu gibi gelse de ‘Kıyamet Ambarı’ işte bu niyetle inşâ ediliyor. Kutup buzulu ve donmuş toprak içine yapılan ambar, 4,5 milyon tohum örneğini alabilecek kapasiteye sahip. Yani burası aslında bir tür ‘Nuh’un

Gemisi’.”(www.haber.gen.tr)

“Kıyamet Ambarı” ve “Nuh’un gemisi” tâbirleri, size de başka bir ambar ve gemiyi hatırlatmadı mı?

Hani şu, değişik milletlerden, her yaştan ve baştan çok sayıda yolcu taşıyan uzay gemimiz... “Sefîne-i Sübhaniye” (Sübhânî gemi) olarak da tâbir edilen ve aynı zamanda mükemmel bir ambar özelliği taşıyan mavi gezegenimiz...

Yaratıcı, tam bir ambar yapmış Dünya gemimizi. Yaşamamız için lâzım olan bütün ihtiyaçları depolamış.

Bilim adamlarının, “Kıyamet Ambarı”na özenle istif ettikleri malzemeler, aslında Rabbimizin biz insanlar için dünya ambarında istif ettiği nimetlerin nümûnelerinden başka bir şey değil. Dünya bu yönüyle tam bir ‘Rahmânî iâşe ambarı’. Yani Sonsuz Şefkat ve Merhamet Sahibi Zâtın, bu sıfatlarının bir gereği olarak, kullarına, hayatları için ne lâzımsa ikram ettiği nimetlerin muntazam bir deposu.

Aslında, üzerinde insanoğlu yaratılalı beri biz kullara hizmet veren şu dünya ambarı, ‘Kıyamet Ambarı’ndan daha muhteşem ve hayret uyandırması gereken bir yapıdır.

Öyle bir ambar ve depo ki şu dünyamız, farklı bölmelerindeki değişik iklim özellikleriyle, Yaratıcı’nın envâ-i çeşit nimetlerine tablacılık ediyor.

Bitkiler ve hayvanlar, özel olarak istiflenmiş konserveler gibi, bizlere takdim ediliyor. Meyvelerin kabukları, hayvanların derileri, özel bir muhafaza kabı şeklinde İlâhî tasarım örnekleri olarak arz-ı endam ediyor. Dış yüzeyleri böyle olduğu gibi, elbette iç yapıları da san’at harikası.

Svalbard Adası’nda inşâ edilen ‘Kıyamet Ambarı’nın kendiliğinden meydana geldiğini kim iddia edebilir? Etse, kim dikkate alır? Deli deyip geçmez miyiz?

Peki ya Dünya ambarı?..

Kıyamet Ambarı’ndan kat kat san'atlı, intizamlı ve muhteşem Dünya’nın kendiliğinden ve tesadüfen oluştuğunu söylemek akıl kârı mıdır?

İlginçtir ki, Bediüzzaman, sanki yetmiş sene öncesinden “Kıyamet Ambarı”na işaret ediyormuşçasına onu tefekkürüne malzeme yapıyordu.

Ama onun bahsedişi başkaydı... Her şeye Allah hesabına bakan Said Nursî, o tarihlerde tefekkürünü yaptığı hayâlî “Kıyamet Ambarı”nı, bakın nasıl bir hakikat dersine vesile kılıyordu:

“Hem meselâ, nasıl ki gayet mükemmel, bin bir çeşit erzak, etrafından celb edip içinde muntazaman istif ve ihzâr edilmiş depo ve iâşe ambarı ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. Öyle de, bir senede, yirmi dört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden; ve yüz binler ve ayrı ayrı erzak isteyen tâifeleri içine alan; ve seyahatıyla mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen bîçare zîhayatlara getiren; ve küre-i arz denilen bu Rahmânî iâşe ambarı ve bir sefine-i Sübhâniye ve bin bir çeşit cihazâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iâşe mikyâsıyla, o katiyette ve o derecede, küre-i arz deposunun Sahibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.” (Sözler, s. 142)

İsmail TEZER

12.12.2007


Nurs'tan doğan güneş (1)

Asrın Sultanına şefkat kucağı.

Mahzun kalpleri şâd eder Nurs Köyü.

Kadirşinas insanların bucağı.

Viran gönlü âbâd eder Nurs Köyü.

On dokuzuncu asr bitmek üzere.

Felâket, helâket asrı geliyor.

Osmanlı sahneden gitmek üzere

Yep yeni aktörler sahne alıyor.

Her tarafta bir kavga, bir kargaşa.

Bu âlem sancılı; çileye gebe.

Gözyaşı karışır bir tabak aşa.

Nefisler, kalplere eder galebe.

Böyle bir vasatta, Şark’ta bir belde.

Mütevekkil insanların diyarı.

Sabır, şükür duyguları gönülde

Kış içinde yaşar gibi baharı.

Mütevazi bir evde, tatlı telâş.

Bir doğum var, beklenir heyecanla.

Gözlerde sevinçten birkaç damla yaş.

Karşılanır, bir bebek ruh-u cânla.

Baba, fakîrü’l-hâl, Mirza Efendi.

Anne, mütedeyyin bir köy kadını

Herkes, düşünülen ismi beğendi.

Said olsun, “Said” korlar adını.

Nuriye Hanım, abdestsiz emzirmez.

Hamileyken, abdestsiz basmaz yere.

Sofi Mirza, haram lokma yedirmez.

Büyük değer verir; emeğe, tere.

Hareketli geçer çocukluk çağı.

Etrafa her şeyi merakla sorar.

Belejur, ona bir tefekkür dağı.

İlmin yollarını o günden arar.

Dokuz yaşındayken başlar yolculuk.

Tağ karyesinde birkaç gün ders alır.

Onunla kavga edince bir çocuk,

Ders arzusu başka zamana kalır.

Hizan Yaylasında kalır bir müddet.

Tahsil aşkı sönmez bir volkan gibi.

Nur Mehmet Efendi verse de kıymet,

Bazı talebeler bir yaban gibi.

Abdurrahman Taği, bir gönül eri.

Nurs’tan gelenlere himmet edecek.

Hangisidir bilmez, onlardan biri,

İslâm’a çok büyük hizmet edecek.

Abdülkadir MENEK

12.12.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri