Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 24 Şubat 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Allah adına yalan söyleyen ve hak kendisine geldiğinde onu yalanlayan kimseden daha zâlim kim vardır? Kâfirler için Cehennemde yer mi yok?

Zümer Sûresi: 32

24.02.2008


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Hoş söz söyle, selâmı yay, akrabanla iyi münasebet içerisinde ol, insanlar uykuda iken namaz kıl. Sonra da selâmetle Cennete gir.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 632

24.02.2008


Tekemmül-taallüm- marifetullah-acziyet-duâ

Veciz ifadelerle ruha dokunur cümlelerin bulunduğu Risâle-i Nur, aynı zamanda birçok cümlesiyle kendinden bir önceki cümleyi ispatlar niteliktedir. Zaman zaman cümlelerin âhengi, aradaki mantık silsilesinin gözden kaçabilmesine sebep olmaktadır. 23. Söz 4. Nokta bir soru cevap silsilesiyle okunduğunda bu daha da iyi anlaşılmaktadır.

Delilsiz sözü kabul etmeyen âhir zaman insanlarına delilsiz söz söylemeyen Risâle-i Nur müellifi, 23. Söz 4. Nokta’da insanlığın en temel sorusunun cevabını en açık delilleriyle vermiş ve yürünmesi gereken yolu da aynı kesinlikte göstermiştir.

Evet, insan bu âleme tekemmül (olgunlaşmak, kemâle ermek) için gelmiştir. Hayvanların istidadına göre zaten mükemmel olarak dünyaya gelişi, hayat boyu ihtiyaç duyacağı bilgileri çok kısa zamanda öğrenmesi, insanın ise bütün bir ömrünü öğrenmekle geçirmesi bunun ispatıdır.

Zihne gelen bir sonraki soru ise: “Tekemmülün yolu nedir?” olacaktır. Yukarıda da bahsedildiği üzere tekemmül ancak taallümle (ilim öğrenmekle) mümkündür. Delili ise bir önceki ile aynı kesinliktedir: “Mahiyet ve istidat itibariyle her şey ilme bağlıdır.”

Her şeyin ilme bağlı olmamasının da birtek yolu vardır, o da tesadüfün işin içine girmesidir. Oysa ki, kâinattaki hiçbir şeyde tesadüfün varlığı ispatlanamamıştır.

Peki; tekemmül için taallüm şart ise taallümden kasıt neyin bilinmesidir? Cevap yine 4. Nokta’da verilmiştir: “Ulum-u hakikiyenin esası ve madeni ve ruhu marifetullahtır”. Yani Allah’ın bilinmesi, bütün bilgilerden önemlidir denmiştir.

Peki ama neden marifetullah diğer bilgilerden önemlidir? Yine, Risâle-i Nur’un birçok yerinde ispat edildiği üzere; san’atı bilip san’atçıyı bilmemek gerçek bilgi değildir. Müellifinin veciz ifadesiyle, zihindeki böyle bir bilgi olsa olsa “odun yığınları”dır.

İlme bu kadar vurgu yapılmasına rağmen ilim öğrenenlerin veya öğrenebilme imkânı olanların sayısının azlığı insanı ümitsizliğe götürebilir. Ayrıca ilmin sonsuz oluşu ve bizim sınırlı zihnimizle ancak çok az bir kısmını kavrayabilecek olmamız ise başka bir zorluktur. Ancak 4. Nokta’da ilmi çok fazla karmaşıklaştırmadan en temel taşı olarak herkesin sahip olabileceği ve delillerini ise her an hissettiği birşey vurgulanmıştır. O da kendi “aczini ve fakrını bilmek”tir. Yani, kişinin, hayatının her anında kendisine ihtiyaç duyacağı en elzem bilgi, acizliğinin ve fakirliğinin bilgisidir. Gözle görünmeyen bir mikroba yenik düşecek kadar aciz, gücünün ise en sıradan ihtiyacını bile karşılamaya yetmediği bir durumdadır insan.

Risâle-i Nur, insanın belki de nefsine en ağır gelen, hissetmekten hiç hoşlanmadığı duygu olan acizliği ve fakirliği bu şiddette ona hatırlatarak onu çıkmaz sokakta bırakmaz. Acziyetini anlayıp, “Ben şimdi ne yapmalıyım?” diyen insana yürünecek yolu da gösterir. O yol ise, kulluğun özü olan duâdır. Yani bir çocuğun eli yetişemediği bir meramını elde etmek için ağlayıp istemesi gibi insan, sonsuz kudret sahibi olan Rahmânirrahîm’in dergâhında duâ ederek ancak maksadına kavuşabilir.

Sonuç olarak; hiçbir açık nokta bırakmayan bir mantık silsilesi içinde insanın en temel sorularına en net cevap, bir Kur’ân tefsiri olan Risâle-i Nur’da verilmiş ve “Tekemmül-Taallüm-Marifetullah-Acziyet-Du┠silsilesi ile formülize edilmiştir.

Özetlemek gerekirse, insan bu dünyaya tekemmül için gelmiştir. Tekemmül için dünyaya gelen insanın bunu gerçekleştirmesi ancak taallümle olur. Taallümden kasıt marifetullahtır. Burada da en önemli olan aczini bilip aczine merhamet edeni bilmektir. Aczini bilmekle birlikte acziyetine tamamen zıt bir şekilde tekemmüle gitmek isteyen insan için gidilecek yol ise kulluğun özü olan duâdır.

Hiçbir zaman duâyı kesecek kadar acziyetimizden gafil olmamak duâsıyla...

Koray Eryurt

24.02.2008


Helâl olsun Yeni Asya'm!

Hakkın ve hakikatin sesi olmaya devam ediyor Yeni Asya… 39 yıl önce eline aldığı kutlu bayrağı, şerefi ve izzetiyle ayakta tutuyor…

Yeni Asya, gecenin karanlığında ay-misâl ışık oluyor. Her manşeti, bir yıldız gibi gözlerimizin parlayan âhengi, kalbimizin sevinci oluyor…

Yeni Aysa, tam 39 yıldır yürüyor, koşuyor… Yürdüğü yolda önüne tuzaklar konuyor; ama yılmıyor… Zira, Allah yolunda yürüyenlerin dostunun Allah (cc) olduğunu çok iyi biliyor…

Zor iş zâlimlerin karşısında hakkı söylemek, eğilmeden bükülmeden ‘Ya Hak’ deyip sebât etmek… Cadde-i Kübrâ-yı Kur’âniyeyi istikametle tâkip etmek zor şey… Hislere, heyecanlara takılmadan sağduyunun sesi olmak zor şey… Hakka hakikate ayna olmak, ölçü olmak zor şey… İmkânsızlıklar içindeyken şükür içinde sabretmek zor şey… “Ben ne dersem o olur” zihniyetleri zakkum tohumlarını etrafa saçarken, Asya’nın bahtını, talihini aramak zor şey… Zamanın bediisinin temiz ve pak dâvâsına leke getirmemek zor şey... Beyaz giymek zor şey efendim…

Ancak, zorlukla beraber bir kolaylık vardı. Allah (cc) sabredenleri müjdeliyordu. Sonunda onların kazanacağını söylüyordu. Hâşâ vaadinden döner miydi Allah? Hâşâ ve kellâ. İşte onlar, Allah’a tevekkül ettiler ve bütün zorluklar karşısında “Hasbünallâhi ve ni’me’l-vekîl, Allah bize yeter” dediler… Cenâb-ı Hak, onları mahçup etmedi. Ümitlerini arttıracak binler bahar çiçeklerini, Asya’nın bu güzel ve sebatlı çiçeğine nasip etti… Ne çok bahar çiçeği yetişti buradan: Orijinal tespitleriyle gündeme damgasını vuran bir çok yazar, araştırmacı, gazeteci, yönetici, Asya’nın bu güzel toprağında açtı gözünü hayata… Ve bu Asya çiçeği, bu güzel vatanın her bir kurumuna saçtı çiçeklerini, kokusunu; meyvesini ülkemin bir çok güzel kurum ve kuruluşuna yaydı… Bin bir bahar çiçeğiyle müjdelenmişti Yeni Asya. Sevinmişti, Üstadını sevindirmişti. Üstadının tükenmeyen ümidi, susmayan sesi olmuştu. Güller Sultanının (asm) müjdelediği kutlulardan biri de o olmuştu.

Sâdakat timsâli Zübeyir Ağabey, hep seni arzuluyordu. “Lahana yaprağı kadar da olsa bizim bir gazetemiz olmalı” diyordu. Zira, Nur talebelerinin ittihadının ancak böyle mümkün olacağına inanıyordu. Yeni neslin önüne nurdan bir yol çiziyordu. Sen şâd ettin Zübeyir Ağabeyimin ruhunu, yeni nesiller yetiştirdin. Sen Zübeyir ruhu, sen Zübeyir çizgisi oldun...

Sen, Allah dâvâsının yorulmaz yolcusu! Vatan sathını bir mektep yaptın… İnşaallah Asya’nın bahtını da açarsın… İstikbâlin en yüksek semâsında Üstadından aldığın mirası sonuna kadar devam ettirirsin… Ve bir gün gelir, Üstadının mezarına bu bin bir bahar çiçeğini kocaman bir buket gibi sunduğunda, mezarında seni seyreden o nurlu Üstad’dan:

“Henîen leküm! Helâl olsun sana, helâl olsun!” sözünü işitirsin…

Helâl olsun sana Yeni Asya’m, helâl olsun…

Tebrik: Üstadımızın sesi Yeni Asya’mızın 39. yıldönümünü tebrik ederim. Kıyamete kadar istikâmetinin devam etmesini ve Asya’nın bahtına vesile olmasını Rabbimden niyâz ederim... Âmin...

Cihan Cambaz

24.02.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri