"Gerçekten" haber verir 28 Haziran 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Hiç düşünmeden

HER gün güneş doğar bu gezegene, bazen daha farklı, bazen her günkü gibi. Kimi zaman bulutların arasından sıyrılır gelir, kimi zaman yağmurdan sonra rengârenk haliyle, kimi zaman olduğu gibi, kendi gibi, güneş gibi.

...bir ışık hüzmesindedir çoğu zaman güzelliği. Örtmeye çalışsalarda bulutlar, bir ışığı yeter, bir parlayışı, ışıldayışı, parıldayışı...

Kimi zaman bulut olmak ister insan. Gitmek, uzaklara, çok uzaklara, yükselmek, kimsenin ulaşamayacağı, erişemeyeceği kadar yükseklere çıkmak ister. Sıyrılmak her şeyden, herkesten ve kendinden kaçmak.

İmkânsızdır oysa kendinden gitmek. Nereye gidersen git kendini, yüreğini ve biriktirdiklerini götürürsün. Dağları, tepeleri aşarken, taşlara basarken sadece heybendekini taşırsın farkında olmadan. Ardında bıraktığını sanırken her şey orada duruyordur. Ta ki sen görene dek...

Sonra çok yükseklerden geçersin, hayal edemeyeceğin kadar yükseklerden. Arkana baktığında yürüdüğün adımlardan, ayak izlerinden başka birşey kalmamıştır. Sen izlerini bile yok etmek isterken bu bile yürümene, gitmene, uçmana ağır gelir artık.

Bir bulut nazeniyle dolanırken dağ tepe, gittiğin yolları geri gelme endişesi düşer süveydana. Her şeyi geri bırakarak düşmüştün oysa. Kendini bile feda etmişken, ruhunu bir ağacın dalına asmışken bu geri dönüş de nerden çıkmıştı? Başka hazineler aramaktı umudun, başka keşifler keşfetmekti. Önüne bakmadan hep uzaklara dalarak, hep uzaklarda arayarak çıkılan bir yolculuktu bu. Ya şimdi?

Zaman geri dönüş zamanıydı. Bütün saatler buna kilitlenmişti artık. Kum saatinden akıp giden kumlardan kalan sadece bir kaç toz zerresiydi. Aklında asılı duran o sorulara verilecek cevap hazırdı artık...

Dönmek, gitmek kadar kolay olmasa gerekti. Ama güzeldi dönmek, güzeldi geri gelmek, geri gelebilmek. Bir dağ yamacından geçerken bir çiçek bekliyordu artık, bir filiz, bir umut. Zorluklarla dönülen bu dönüş yolunda sarılar, yeşiller, maviler bekliyordu artık.

Yollar vardır, uzayıp giden uzaklara. Yollar vardır götürmek isteyen başka diyarlara. Yollar vardır birbirine, başka yollara bağlayan. Yollar vardır hayal edilen, gidilesi, dönülesi yollar. Bütün bunların ötesinde ve ötekisinde öyle bir yol vardır ki, yıkılması o kadar kolay iken kurulması zorluğun ta kendisidir. Bütün yollar gidilebilir, bütün yollara çıkılabilir ve bütün yollardan dönülebilir ve bütün yollara köprü kurulabilir ama en önemli yolumuz kalp yolumuz değil midir? Kuracağımız köprüler kalpten kalbe kuracağımız köprüler değil midir? Kurulması bu kadar zor iken yıkılmasına gösterdiğimiz bu kolaylık niye? Bu tanıdığımız tolerans niye? Bir daha, bir daha ve binlerce defa düşünmemiz gereken yollarda kaybolmayalım.

Nereye gidersek gidelim yine götüreceğimiz kendi yüreğimiz değil midir? Başka diyarlarda arıyoruz hep, başka diyarlarda bekliyoruz, başka istasyonlardan trenleri bekliyoruz, önümüzde duran gülleri ezdiğimizi hiç fark etmeden...

Nereye gidersek gidelim dönüşümüz hep kendimize değil midir?

Süveyda GÜNER

28.06.2008


SENİN YOKLUĞUNDA

Senin yokluğunda sorulara hazırlanıp sınavlara girdik. Hayatın üçüncü yüzüne dair kritikler yapmakla meşgul olduk. Modayı takip ettik, spor giyindik, futbol maçlarını izledik. Yeni dünyada kaç tane tavuk yaşadığıyla ilgilendik. Oysa ruhumuzda kasırgalar kopuyordu, farkında değildik.

Her boşlukta ekrana kilitlendi gözlerimiz. Açacağı kutuda dünyaya dair faniye müteveccih küçük mü büyük mü metalar olduğunu kestirmeye çalışan insanların kaygısına ortak olduk. Nedenlerin, niçinlerin, nasılların ağırlığı altında ezilmekten korktuk. Şansa bak diyerek işi şansa bıraktık. Kuru bir yaprak gibi rüzgârın önünde savrulmayı yeğledik. Eninde sonunda bir gün bir cellât edasıyla karşımıza çıkacak, cevaplanmamış onca soru barındırıyoruz en derinliklerimizde. Ürperiyoruz beynimizin içinde fısıldaşan sorular karşısında, tir tir titreyerek kaçmayı tercih ediyoruz.

 Senin yokluğunda tüketim çağının sınır tanımayan çılgın gençleri olduk. Yangından kaçarcasına alış verişe koştuk. Gardroplarımızı elbiselerle doldu. Sonu bir türlü gelmeyen ihtiyaç listeleri hazırladık. Çok şeye sahip oldukça daha çok şeye sahip olmak istedik. Gençliğin kalbinin attığı kafeteryalara doluşup, kapicinolarımızı yudumlarken aylak bir espriye kahkahalar savurarak kendimizden geçtik. Programlarımızı sınavlar, bayramlar ve bir yığın özel günler istilâ etti. Birde baktık ki çok meşgulüz kimseye ayıracak zaman kalmamış ellerimizde. Sevdiklerimizi ihmal ettiğimiz kadar ruhumuzu da ihmal ettik. En önemli sermayemiz olan zamanın değerini bilemedik. Gözleri kör eden ışıklı tabelâların altında, göğe doğru yükselen beton yığınların arasından kayan bir yıldız görmeye çabaladık geceler boyunca. Kuştüyü yastıklarımıza başımızı koyup gözlerimizi kapatmadan ‘kırlarda yürüyüp, ağaçların gölgesinde çimlere doğru uzandığımız, şırıl şırıl akan bir derenin kenarında soğuk bir taşa oturup, çam kokusu taşıyan temiz havayı derin derin içimize çekerek su gibi akıp giden hayatta tatlı bir huzur duyduğumuz’ düşler görmek için dilekler tuttuk.

 Senin yokluğunda korktuk. Her şeyden korktuk. Kıştan korktuğumuz kadar bahardan, bir sonraki yıldan korktuğumuz kadar bir sonraki günden. Yaşamaktan korktuk belki de. Kendimizle yüzleşmekten, hatalarımızdan, günahlarımızdan. Bir boşluk var şuramızda tam şuramızda. Göğüs kafesimizin içinde, can evimizde bir boşluk var. Dolmayan doldurulmayan bir boşluk. Nasıl dolduralım bu boşluğu sen yokken. Soğuk suyunda ferahlanıp nefes aldığın, o altın renkli şadırvanımız yok. Bin kalemli, ak sakallı, nur yüzlü pir-i fanilerimiz yok. Sen yoksun. Nasıl edelim, nasıl dolduralım bu boşluğu?

Senin yokluğunda seni bekledik şehrin en tenha yerinde, dalgalar sahile vururken ‘ya celil, ya celil’ diye yaptıkları zikirleri dinleyerek. Güneşler battı, nehirler kurudu, uçan kuşlar göçtü başka illere. Bizse bekleyişlerin en güzelini yaşadık seni beklerken. Beklemek dahi güzeldi seni. Geçen her günün akşamında çaresizliğimizle sohbet ettik Boyran sahillerinde. Çağlar aşan, dağlar delen sıcaklığınla bekledik seni. Sensizlikle kavrulurken bir esinti bekledik senden gelen.

 Senin yokluğunda seni bekliyoruz. Yüz yıl önce seni bekleyen gençler kadar heyecanlı, pır pır atan kalplerle bekliyoruz seni bu sahillerde. Uğursuz öykülerle bulanan hayatımızın baharına, karanlık gölgelerin fildişi kulelerini yerle yeksan eden tılsımlı hikâyeciklerinle gülümsemeni bekliyoruz. Bir mektubunu, bir sözünü, bir gözlerinin parıltısını bekliyoruz. Ellerimizde sana derdiğimiz dağ gülleri var. Ufuk çizgisine çivilenmiş mahmur gözlerimizle yüz yıl önce olduğu gibi seni taşıyan yelkenlinin şehre ‘merhaba’ demesini bekliyoruz.

Bu gün Nisan, bu gün bahar!

Seni bekliyoruz işte. İçimizdeki boşlukta en çok en çokta sana ihtiyacımız var.

Ey Ebu Laşey! Bütün varlığımızla seni bekliyoruz.

Münevver ÇETİNKAYA

28.06.2008


Çocuk olmak isterdim

ÇOCUK olmak isterdim… Hayatın güzelliklerine varan, kötülüklerden bîhaber, rahmetin ulaştığı yerde sevgiyle yoğrulmuş bir çocuk; zihninde tertemiz düşünceleriyle, kalbinde nefret, vücudunda zahmet olmayan bir çocuk…

Hayata çocuk gözüyle bakabilmek; bayramda alınan yeni ayakkabının zevki, yeni elbiselerin verdiği mükemmel heyecanı yaşayabilmek, top koşturmak, çizgi film izlemek, zıplamak, salıncağa binmek, yere düşünce gülerek kalkabilmek, sevgiyle uçmak isteyen bir çocuk…

Geçmişe takılı kalmayan, geleceğe dair endişeleri olmayan, sadece bugünü yaşayan, gerçekleri hayalleriyle karışık, zamanı hep o anda kalan, kahramanları hep iyi, sıcaklığıyla etrafını ısıtan, ışığıyla karanlığı dağıtan ve aydınlatan çocuk…

Çocuk olmak isterdim; kendi çıkarını hiçe sayan, sadece bir şekere dünyayı kurtaran, aldanan fakat aldatmayan, yalan nedir bilmeyen, samimiyetle inanan kalpten bir Bismillah ile işe başlayan çocuk…

Çocuk olmak isterdim; sevilen, saçı okşanan, yanağından bir makas alınan, öpülmenin mutluluğuyla insanlara sımsıkı sarılan, hayata hayattakilere umutla bakan çocuk…

Anne şefkatine sığınan, annenin tatlı tokadı ile anne diye ağlayarak annenin sıcacık kucağına sarılan, büyük bir istekle babadan balık tutmasını öğrenen, kardeşiyle soğuk gecede sıcak ekmeğini paylaşan aile saadetini yaşayan çocuk...

Çocuk penceresiyle bakmak isterdim dünyaya; kuşlarla uçmak çiçeklerle konuşmak, yağmurla sağanak olmak, gökyüzünde uçan bir bulut, gemilere yol gösteren bir yıldız, bembeyaz ışığıyla etrafı aydınlatan bir ay…

Abilere gitmeyi,

Bisküviyle çay içmeyi,

Hafif tıngır mıngır etmeyi,

Çocuk olmayı isterdim.

Önce Kur’ân okumayı

Kâinatı seyre dalmayı,

Âlâ-yı illiyyine çıkmayı,

Çocuk olmayı isterdim.

Dertlere deva olan,

Muhabbete ulaştıran,

Uhuvveti çağrıştıran,

Çocuk olmayı isterdim.

Said BEYDOĞAN

28.06.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Gezi Eki Pdf
© Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır