"Gerçekten" haber verir 22 Temmuz 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

“Bize bir masal anlatır mısın?”

Hatıralarımı bu köşede yazmaya başlayınca dostlarım beni lise yıllarında yaşadığım bir yarıyıl tatiline götürdü.

Neden mi?

Tanıdıklarım özellikle gençler beni görünce “bize bir hatıra anlatır mısın?” demeye başladılar. Herkesin anlatacağı çok hatıraları olabilir. Ben âcizane nurlu hatıralarımı sizinle paylaşmaya çalışıyorum. “Allah gurur ve kibirden uzak tutsun” diye duâ ediyorum. Hayalen geçmiş yıllarıma benimle yolculuk etmek ister misiniz? Öyleyse buyurun.

1970’li yıllar…

Lisede okuduğum yıllardı.

Yarıyıl tatili dediğimiz karne tatilini nasıl değerlendirebileceğimi düşünüyordum. Bir formül aklıma geldi: Tatili bir arkadaşla paylaşmak ve tatil boyunca bir kitabı da bitirmek. Fikrimi sınıf ve sıra arkadaşım Mustafa’ya açtım. Arkadaşım bu fikrimi memnuniyetle kabul etti. Okumak için Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatını anlatan Tarihçe-i Hayat’ı seçtik. Madem Risâle-i Nurları okuyoruz. Öyleyse Tarihçe-i Hayat’ını okuyarak Bediüzzaman’ı tanımaya çalışacaktık.

O yıl karne tatilimi arkadaşım Mustafa ile birlikte geçirecektim. Peki, bunu nasıl yapacaktık? Hak geçmemesi için tatilimizi ikiye böldük. Yani tatilin yarısını onun köyünde, yarısını da benim köyümde geçirecektik. Kur'a çekerek sıralamayı belirledik. Önce onun köyüne, sonra benim köyüme gidecektik.

Valizlerimizi aldık. Önce Mustafa’nın köyünün yolunu tuttuk. Köyde ilk işimiz tabiî ki arkadaşımın aile fertleri ile tanışmak oldu. Önce babası ve annesi ile kısa bir süre sohbet ettik. Torunları Mithat ve Mehtab'ın camiye Kur’ân öğrenmeye gittiklerini söylediler. Biraz sonra çocuklar koşarak geldiler. Önce amcalarını kucakladılar. Sonra bana da içten gelerek bir “hoş geldin” çektiler. Bana da “amca” diye hitap etmeye başladılar. Ne de olsa amcalarının arkadaşıydım. Yani amcanın arkadaşı da amca sayılırdı. Onları gerçek yeğenlerim gibi sevmeye başladım. Mustafa’nın yeğenleri Mithat ve Mehtap ilkokul öğrencileri idiler. Köyün imamı çocuklara “Kur’ân okutma” işini yazın işlerin çokluğu sebebiyle karne tatilinde yaparmış.

Mustafa’nın ailesi beni çok sıcak bir ilgi ile karşıladılar. Ailenin bir ferdi de ben olmuştum. Tatile güzel bir başlangıç yapmış olduk. Mustafa’nın baba ve annesi hoş sohbet ve güler yüzlü insanlardı. Gün boyu sorular-cevaplar ve sohbetler sürüp giderdi. Arkadaşım yeğenlerinin özelliklerinden bahsetmemişti. Biraz sonra farklı taraflarını da öğrenecektik. Gerçi bu özellik çok çocuklarda bulunur. Mithat bir tarafıma, Mehtap diğer tarafıma oturdular. Güler yüzle “amca bize masal anlatır mısın?” dediler. Doğrusu hiç beklemiyordum. Mustafa’ya baktım. Ellerini yukarı kaldırarak ,“Yeğenlerim masal dinlemeyi çok severler” dedi. Ne anlatsam ki? Bir an düşünceye daldım. Masal anlatmayı da pek bilmezdim ya. Bildiğim masal var mıydı? Çocuklar beklemeye başladılar. Biraz yutkundum. Bir masal buldum. Başladım anlatmaya. Çocuklar pür dikkat dinlemeye başladılar. Kelimeler yere düşmüyordu, havada kapıyorlardı. Masal bittiğinde çok sevindiler. Teşekkür ettiler. Meğer hiç dinlemedikleri bir masal anlatmışım. “Bir masal daha anlatır mısın?” dediler. “Sonra” deyip geçiştirdim. Onlar da sevinerek dışarı çıktılar. Biraz oynadılar. Sonra geri geldiler. Benden bir masal daha anlatmamı istediler. Peki, şimdi ne anlatacaktım? Dedeleri biraz kızmak istedi. “Amcanızı rahat bırakın” dedi. Bir masal daha buldum. Onu da anlattım. Can kulağıyla dinlediler. Çocukların masal istekleri biteceğe benzemiyordu. Bereket versin sabahları camiye gidiyorlardı. Öğrendiklerini bize tekrar ediyorlardı. Sonra benden masal istiyorlardı. Masal sermayem çabuk bitti. Çocukların isteklerini geri çevirmek de istemiyordum. Onlara anlatacak yeni masallar aramaya başladım. Aklıma Risâle-i Nurda geçen temsiller geldi. O temsilleri masal formatına çevirdim. Artık hazinem masalla dolmuştu. Çocuklar ne zaman istese masal anlatabiliyordum. Çocuklar beni daha çok sevmeye başladılar. Adımız amcadan “masalcı amcaya” çıktı. Çocuklardan arta kalan zamanlarımızda Tarihçe-i Hayat’tan okumaya devam ettik. Bazen dinleyenlerimizin arasına Mustafa’nın akrabaları da katılırdı. Günlerimiz çabuk geçti. Tatilimizin birinci bölümü bitmişti. Arkadaşın köyünden ayrıldık, bizim köye gittik. Benim masalcı yeğenlerim yoktu. Kitap okumaya daha çok vaktimiz oldu. Ama Tarihçe-i Hayat’ı bitiremeden tatilimizi bitirdik. Okulumuza döndük. Kaldığımız yerden devam ettik. Unutamadığım bir yarıyıl tatili geçirmiştim. Camiye gitmeyi de ihmal etmemiştik. Beni onun köylüleri, onu da benim köylülerim tanımıştı. Mustafa ile arkadaşlığımız okul bittikten sonra da devam etti. Evlendik. Birbirimizin düğünlerine de gittik. Yıllar sonra bir gün evimin telefonu çaldı. Arayan lise arkadaşım Mustafa’ydı. Ziyaretime geleceğini söyledi. Eşiyle geldi. Biraz sohbetten sonra bizi yeğeni Mithat’ın düğününe dâvet etti. Mithat bizim gözümüzde hâlâ çocuktu. Ama o büyümüş evlilik çağına gelmişti. Günü gelince Mithat’ın düğününe gittik. Acaba onu tanıyabilecek miydim? Ev kalabalıktı. İçeri girer girmez bir ses duydum: “Bizim masalcı amcamız geldi.” Sesin geldiği tarafa baktım. Bu bizim Mehtab’ın sesi olmalıydı. Evdekilere beni tanıtmaya çalışıyordu: “Ahmet Amca, bize çocukken bol bol masal anlatırdı. Biz de zevkle dinlerdik. Anlattığı masalları hâlâ unutamıyorum.”

Hayalen yıllar öncesine gittim. O günleri hatırlamaya çalıştım. Hangi masalları anlatmıştım? O zaman anlattığım masalları çoktan unutmuştum. Ben unutmuşum ama meğer unutmayanlar varmış.

Şimdi…

Her zamanın bir hükmü vardır. Her zaman yapılacak bir hizmet tarzı bulunabilir. Yeter ki, insan onu içten gelerek istesin. Buna kısaca “ihlâs” demiyor muyuz?

İnsan bin kapılı bir saraya benzer. Oraya girmek isteyen için açık bir kapı bulunabilir.

Amet ÖZDEMİR

22.07.2008


Güneydoğu'dan Karadeniz'e -1- (GEZİ)

‘Okuma programları’ mevsimi

Okuma programı kavramı, Risâle-i Nur hareketiyle birlikte ortaya çıkmış özel bir kavramdır. Belli bir program dahilinde, daha çok satırlarla muhatap olmak, birlikte okuma ve anlama antrenmanlarının yapıldığı, aynı zamanda arkadaşlık ilişkilerinin geliştiği sosyal, kültürel faaliyetler içeren bir hayat alanının adıdır. Özellikle son zamanlarda neredeyse okuma programı turizmi gibi bir sektör bile gelişiyor.

Biz de çocuklarım ve eşimle birlikte, 11 günlük bir Rize programının organizasyonu içinde buluyoruz kendimizi.

Yıl boyu, aksatmadan devam ettirmeye çalıştığımız Pazar sohbetimizi, bir kapanış programıyla tamamlamak istiyoruz. Pazar akşamları sohbetimizi yapıp, ikramımızı da değerlendirdikten sonra, halı saha maçlarımız oluyordu. Dönemin başında 7-8 kişiyle başlayan grup sohbetlerimiz, dönemin ortalarında 30 kişiye kadar ulaştı. Hatta bu rakama ulaştıktan sonra karşı takım aramaya ihtiyaç da kalmadı. Her iki takımı da kendi arkadaş grubumuz içinden seçiyorduk. Tabiî burada bize yardımcı olan üniversiteli gençlerimizi hatırlatmadan geçmeyelim.

Diğer taraftan eşimin liseli genç kızlar ile üniversiteli kızlardan oluşan bir kitap okuma grubu vardı. Erkek öğrencilerin kitap okuma grup başkanı olarak Yaşar ailesini (Sebahattin-Yasemin Yaşar), kız öğrencilerin grup başkanı olarak, Çakır ailesini (Fahriye ve Şemsettin Çakır) ağabeyler, seçiliyor.

Karadeniz okuma programı için iki tane transit minibüs ayarlıyoruz. Araçlar, uzun yollara müsait tasarlanmış. 11 günlük bir Rize-Hemşin okuma programı, bu işin bir serüvene dönüşüyor olduğunu gösteriyordu. Tabiî Doğu Karadeniz’in heyecanını duyuyorduk içimizde.

Rize Hemşin’de okuma programına gidiyoruz. Sabah namazını müteakip yola çıkıyoruz. Grubun üyeleri içerisinde ilk kez görüşenler de var.

Doğrusu nasıl bir program gerçekleştirileceği konusunda ‘acaba’lar taşıyorduk. Ama, ‘biz bize düşeni yapalım, gerisi Cenâb-ı Hakka aittir’ yaklaşımı içerisinde olarak adımlarımızı atıyoruz.

Her seyahatte olduğu gibi, adını sonradan koyacağımız ‘medrese-i seyyare’lerimize biniyoruz. ‘Ayet’el kürsi’lerimizi okuyor ve Cenâb-ı Rabb’ü-l Âleminden hayırlar, güzellikler dileğiyle yola revan oluyoruz.

Mekân değiştikçe anlamlar çeşitleniyor

Okuma programlarının farklı şehirlerde olması programı daha cazip kılıyor. Okunan satırların okunduğu mekâna göre açılan mânâlarının farklı oluşunu insan programa katılınca anlıyor.

Yaz sıcaklarının 40-50 derecelere ulaştığı Urfa’dan, hemen hemen her sabah yağmur çisiltileri içerisinde uyanılan bir mekâna Rize Hemşin’e gidiyoruz. Anlıyoruz ki, satırları anlamanın içinde yaşanılan iklimle alâkası yok değil.

Uğrayacağımız şehirleri öğrencilerimizden pek çoğu görmemiş. Sadece öğrenciler değil, Artvin, Rize, Giresun, Ordu gibi bizim de görmediğimiz iller var. Programımızı cazip kılan hususlardan birisi de bu.

Önce karşımıza Diyarbakır çıkıyor.

Orada yaşayanlara, orada defnedilmişlere duâlarımızı ettikten sonra, biraz şöyle bir Diyarbakır üzerine lâflamalarımızı yaptıktan sonra, ‘olur’umuzu alıp, yolculuğumuza durmadan devam ediyoruz.

Güneydoğudan, Doğu şehirlerimize doğru gidiyoruz. Diyarbakır’ı geçtikten sonra Bingöl’e yaklaştıkça hava değişimine şahit oluyoruz. Yol boyu açmış rengârenk çiçekler bizi karşılıyor. Gençlere şunu söylüyorum; ‘siz imanlı gençler buradan geçeceksiniz diye Cenâb-ı Hak, yolları çiçeklerle süslendirmiş.’ Yol kenarlarındaki yemyeşil çimen ve otlar gözümüzü daha bir tatlı okşuyor.

Ülkemizde aynı anda pek çok mevsim özelliği yaşanıyor. İnsan her yeri yaşadığı yerin iklimi gibi düşünüyor. Ama öyle olmadığı oradan uzaklaşınca anlaşılıyor.

Bingöl’den önce Genç ilçesi karşılıyor bizi. İçimizdeki yeşil isteğine dayanamayarak Genç’te yol kenarına biraz iniyoruz. Yemyeşil tarlalarda biraz zaman geçiriyoruz.

ihtar-ı İlâhî’nin bir farklı tezahürü: Kene

Burada son zamanların en fazla konuşulan Medyatik böceği kene ile karşılaşıyoruz. Omuzumuza kadar çıkmış bir kene ile karşılaşıyoruz. Hatırımıza, omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş olarak tanımlanan hizmetimiz geliyor. Yani kene de omuzumuza kadar gelmişse, yine kontrol dışı değil, ihtar-ı İlâhî olarak gelmiştir dedik ve kenenin üzerinde yazılı olan mesajları okumaya çalıştık. Bingöl’e bu düşünceler içerisinde giriyoruz. Burada Bingöl’lüler bize nefis bir çay ikramı yapıyorlar. Onlara teşekkürlerimizi iletip Erzurum’un yollarına düşüyoruz.

Yollar dağ çiçekleriyle dolu. Sapsarı, bembeyaz, kıpkırmızı çiçekler adeta kupkuru bir şehirden gelen insanlara dâvetler çıkarıyorlardı. Biz de onların dâvetlerine icabet ederek sık sık minibüsümüzden inip, onlarla kucaklaşıyoruz. Yol boyu bizimle birlikte akan akarsular daha bir anlam katıyor yürüyüşümüze.

Şehir yabancıydı ama Nur talebeleri tanıdık

On beş yıl önce ayrıldığımız üniversite şehrimizi büyük bir özlemle çekiyoruz. Kilometrelerin hemen bitmesini istiyoruz. Bizi hayata hazırlayan şehir olarak yaşadık Erzurum’u. Erzurum bizim için oldukça anlamlı idi. Nur kahramanlarıyla ilk kez burada tanışmıştık. Bir baba gibi bizi her sabah namazlara kaldıran Gürbüz Ağabey, bir kardeş sıcaklığını içinde taşıyan davranışlarıyla nurlu insanlarla ilk kez burada tanışmıştık.

Birkaç gün öncesinden telefonla görüştüğümüz Gürbüz Ağabey ve Dr. Ömer kardeşimizle tekrar haberleşiyoruz. Erzurum’da ilk durağımız Çifte Minareli Medrese oluyor. Çifte Minareli Medresede tarihle yüzleşiyoruz. Tarihin şehre dokunuşu, insanlara dokunuşu ancak böyle mekânlarda hissediliyor. Medrese içerisinde Ermeni mezalimini anlatan yazı ve fotoğraf sergisi açılmış. Sergideki fotoğraflar şehrin nasıl bir kimliğinin bulunduğunu, nasıl bir geçmişe sahip olduğunu adeta haykırıyor.

Aynı duygular içerisinde Erzurum kalesine geçiyoruz. Kale içerisinde kazılar yapılmış, halen de devam ediyor.

Gençler Erzurum’dan çok etkilenmişler. İlk kez bir araya gelen genç grup yavaş yavaş birbiriyle daha farklı konuşmaya, arkadaşlığa başlıyor.

İnsan yaşadığı şehirden uzaklaştıkça o şehrin izlerine daha bir ilgi duymaya başlıyor. Urfa’da yaşayan gençler kendi şehirlerinden uzaklaştıkça, adeta birbirleriyle kenetleniyor. İkili üçlü guruplar halinde hatıra resimleri çektiriyorlar.

Öğrencilik yıllarımıza dört yıl boyunca çıkamadığımız Erzurum Kalesindeki kuleye, aradan 15 yıl geçtikten sonra misafir olarak gelince çıkıyoruz. Kale kulesinden şehrin görüntüsü muhteşem. Maddeten yukarı basamakların görüntülerinin farklılığı burada daha bir belirgin.

Risâle-i Nur eğitir

Erzurum’da bir akşam kalıyoruz. Risâle-i Nur’larla haftada bir gün Pazar akşamları tanışan bu gençlerimiz Erzurum’da oldukça etkilendikleri bir hareketle karşılaştılar. Çoğunluğu lise öğrencilerinden oluşan gençlerimiz, risâlelerin yaşayan modelini burada gördüler. Kendi yaşadıkları şehirden uzakta farklı bir şehre gelmişlerdi ama bu yabancı şehirde yabancılık çekmiyorlardı.

Bir gurupla biz, yakın geçmişe kadar yıllarca Yeni Asya’nın Erzurum temsilciliğini yapmış olan Gürbüz ve Yılmaz Ağabeylerin mekânına devam ediyoruz.

Burası Tortum yolu üzerinde bir kasaba. Şenyurt kasabası. Tortum yolundan epey bir tırmanma sonucu kasabaya ulaşıyoruz. Sonunda kalacağımız mekâna ulaşıyoruz. Şenyurt’ta yine tanıdık bir isim bizi karşılıyor: Barla apartmanı. Artık her şehirde Barla isimleriyle, Nurs isimleriyle karşılaşmak mümkün.

Şenyurt, risâle okuyucuları bekliyor

Şenyurt beldesinde bir okuma programı düzenlenmiş. Aynı zamanda yeni okuma programları için insanlara dâvette bulunuluyor. Bundan sonrası okuyuculara kalıyor. Okuma programı deyince hep lise, üniversite öğrencileri değil, büyükler okuma programları da uygulanıyor. Neticede risâle okumalarına, çocukların, gençlerin, büyük bayların, bayanların ihtiyacı bulunuyor.

Burada su sesi ile kuş sesi, bir küçük kendi çapında mûsikî topluluğu oluşturmuş gibi seslendirmelere devam ediyor.

Nurcular ihtiyarlamıyor sadece yaşlanıyorlar Üniversite öğrencilik yıllarımızda bize ağabeylik yapan Gürbüz Ağabey, yıllar önce nasıl bir dinamik içerisinde idiyse, şimdi ondan çok geri değil. Hemen hatırımdan şu cümle geçiyor. Nurcular ihtiyarlamıyor. Sadece yaşlanıyor. Bu ne demektir. Evet zaman geçiyor, insan yaşlanıyor ama ihtiyarlamıyor. İhtiyarlamayı maddeten ve manen çökme hali olarak algılıyorum.

Yeni hatıralar kaydetmiş olmanın mutluluğu içerisinde ayrılıyoruz Erzurum’dan ve Şenyurt’tan. Gürbüz Ağabey ve Yılmaz Ağabeyle bir kez daha kucaklaşıp, duâlaşıp, tokalaşıp ayrılıyoruz bu güzel insanlardan. Kim bilir bir daha ki görüşmemiz nerede ve ne şartlarda gerçekleşecek? Durum onu gösteriyor ki, onlar ve biz nurlarda berdevam ettikçe, nurlu mekânlarda dünyevî ve uhrevî görüşmelerimiz devam edecek inşallah.

—DEVAM EDECEK—

S. Bahattin YAŞAR

22.07.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA

Site yöneticisi | Editör
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır