"Gerçekten" haber verir 28 Eylül 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

Muzır bir seremoni: Andımız

Bir grup öğretmenin okullarda çocuklara zorla söyletilen ‘Andımız’ın değiştirilmesini veya kaldırılmasını talep ettiğini bir gazetede okuyunca şaşırdığımı itiraf etmeliyim.

Şaşırdım; çünkü, bugüne kadar öğretmen camiası hakkında edindiğim izlenim, onların içinden, okulları kışlalaştıran bu uygulamadan rahatsız olan ve üstelik buna itiraz etme cesareti gösteren birilerinin çıkma ihtimalinin olmadığıydı. Anlaşılıyor ki bu konuda yanılmışım ve yanılmış olduğuma seviniyorum. Ve dilerim ki, bu gibi değerli ilgileri olan cesur öğretmenlerin sayısı çoğalsın.

Buna karşılık, bu öğretmenler hakkında ceza davası açılmış olmasını öğrenmek ise beni hiç şaşırtmadı. Olay üzücü olsa da, durum bu. Davanın Ceza Kanunu’nun hangi hükmüne veya hükümlerine göre açıldığını bilmiyorum, ama bunun pek bir önemi yok. Çünkü, Kanun’da açıkca bu eyleme karşılık gelen bir suç tipi olmasa bile, içinde ‘hukuk-mukuk dinlemeyen’ savcı ve yargıçların hatırı sayılır bir yer tuttuğu yargı camiamız bunu ‘kitabına uydurma’nın bir yolunu nasılsa bulmuştur.

Bu ‘Andımız’ meselesi gerçekten de can yakıcı bir mesele. Biz okullarda böyle bir uygulamanın olduğunu çoktandır unutmuşken, çocuklarımızın ilköğretime başlamasıyla bu acı gerçekle yüzyüze geldik. Medeni -ve çağdaş- bir insanın tüylerini diken diken etmeye yetecek -açıkca faşizan- ifadeler içeren bu metnin zararlarından çocuklarımızı korumak da hiç kolay değil. Bizim ailece bulduğumuz kısmi çözüm, çocukları okula ‘Andımız’ seremonisi bittikten sonra ulaştırmak oldu, ama bunda da her zaman başarılı olduğumuzu söyleyemem. Malum, bu seremoniler sadece sabahları yapılmadığı için, kontrol tamamen ailelerin elinde olamıyor.

Bugün ‘Andımız’a aşağı yukarı ‘İstiklál Marşı’ muamelesi yapılıyor. Bunun devletin eğitim sisteminde bugün halá rağbet görmesi, bana ‘bir delinin kuyuya attığı taşı kırk akıllının çıkaramaması’na ilişkin meşhur sözü hatırlatıyor. O kadar ki, eminim öğretmenlerin olduğu kadar velilerin de büyük çoğunluğu bunun kanuni, hatta Anayasal bir zorunluluk olduğunu sanıyordur. Gerçi, bu metin yürürlükteki Anayasanın başlangıç kısmında ifadesini bulan felsefeyle çok uyuşuyor, ama yine de bu konuda hukuki bir zorunluluk yok.

Çoğu kimse bu ayıplı metnin orijinalinin tek-parti döneminin bir Milli Eğitim Bakanının uydurması olduğunu bilmiyor. Gerçi, tek-parti diktatörlüğünün ‘siyasi felsefesi’yle uyum sorunu olmayanlar için bu hiç de önemli değil. Ama hür ve medeni bir toplum idealine bağlı olanların bu meseleyi ciddiye almaları gerekiyor. Biliyorum, böyle netameli bir meselenin halihazırdaki Bakanı tarafından kendi inisiyatifiyle gündeme getirilmesi -hepimizin bildiği nedenlerle- imkánsız gibidir.

Onun için, bu konuda girişimin velilerden ve sivil örgütlerden gelmesi gerekiyor. İstenecek olan şey açıktır: Tez elden ‘Andımız’ın -düzeltilmesi değil- okul mekánlarından tamamen kapı dışarı edilmesi. Bu poşetlik ‘muzır neşriyat’ın ve onun seremonik icrasının çocuklarımızın kamusal ahlákını bozmasına ve zihinlerini tutsak almasına daha fazla seyirci kalmamalıyız.

Böyle bir girişimin çok ihtiyaç duyacağı medya desteğini temin etmesinin maalesef zor olduğunun elbette farkındayım. Ama öyle de olsa, bu konuda aktif bir tutum takınmak ve bu çabamızı yılmadan sürdürmek zorundayız. Çünkü, bu, hem çocuklarımıza karşı olan sorumluluğumuzun bir gereğidir, hem de bir yurttaşlık görevidir. Bu bir yurttaşlık görevidir; çünkü, bu metin ve onun icra ediliş tarzı demokratik bir cumhuriyet için elzem olan kamusal erdemlerin yeşermesinin önündeki en ciddi engellerden biridir.

Star, 27.9.2008

Mustafa Erdoğan

28.09.2008


Emrin olur abla!

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın şu dedikleri yalan mı: “Rusya’nın liderlerinin 19’uncu yüzyıl nostaljilerini aşıp aşamayacakları ve bu çağda gücün kullanım şekli ile uzlaşıp uzlaşamayacakları henüz belli değil!”

Rice haklı olmaya haklı, yerden göğe kadar. Abhazya ile Osetya’yı Gürcistan’dan ayırmakla Rusya ne kazandı? Boyu mu uzadı? Ekonomisi mi iyileşti? Kimseye yarar sağlamayacak olan muhtemel bir silahlanma yarışını körüklemekten başka neye yarar bütün bunlar?

Rice haklı, Rusya’nın yaptığı, 19. ve 20. yüzyıldan kalma ulusçu anlayışın yansımaları ve alışkanlıklarıdır: Güçler dengesi, nüfuz alanları...

Ve silah ve savaş!

Tamam sayın Rice, Rusya’nın eski kafalı olduğunu kabul edelim. İyi de sizin Amerika daha mı matah şeyler yapıyor? Daha mı yeni ve yenilikçi bir zihniyeti yansıtıyor?

Daha mı küreselleşmiş ilişkilere uygun davranıyor?

Sayın Rice, Irak’taki ve Afganistan’daki varlığınızı hangi doktrinle açıklarsınız? İran’a saldırıdan söz edip duran siz değil misiniz? ‘İran atom bombası atarmış.’ Böyle bir şey yapması feci olur elbette. Hiroşima ve Nagazaki’de olduğu gibi.

‘21. yüzyılda gücün kullanım biçimi’ konusunda Rusya’yı eleştirmeden önce kendinize bakmanız gerekmez mi?

Belki de en önemlisi şudur: Amerika bir süredir tek kutuplu dünyanın kutup yıldızı. En büyük güç. Yakın gelecekte de öyle olmaya devam edecek. Böylesine büyük bir güç olan ABD, uluslararası güç kullanımı konusunda insanlığa umut veren tek bir adım attı mı?

Uluslararası ortamın daha katılımcı olması için bir çaba harcadı mı?

Uluslararası hukukun yaptırımlara bağlanmasını savundu mu?

Açlığın ve sefaletin kol gezdiği fakir ülkelere yardım yapılması için sağlık ve eğitim gibi konularda programlar geliştirdi mi?

Çevre konusunda ne yaptı?

Dünya liderlik koltuğunu ‘moral’ açıdan dolduramadı. Hatta böyle bir şeyi düşünmedi bile. Soğuk Savaş döneminde büyük devletler bu konularda yağmasalar bile gürlerlerdi, iyi kötü bazı projeler üretirlerdi. Şimdi o da kalmadı.

Yani Amerika gerçek anlamda bir dünya lideri olamadı. Dünya liderliğini askeri bir çerçevenin dışına taşıramadı. Bir vizyonu olmadı. Misyonu olmadı. Moral bir çerçeve sunamadı.

Bu ülkenin Gürcistan’da olup bitenler nedeniyle Rusya’yı eleştirmeye hakkı kalır mı?

ABD, 19. ve 20. yüzyıldaki ulus-devletlerin en tipik ve kanlı örneklerinden birisidir.

‘21. yüzyılda güç kullanmanın şeklinden’ söz ediyor Miss Rice. Aynı anda birden fazla ülkeyi işgal altında tutan bir ülkenin Dışişleri Bakanı olarak!

Radikal, 27.9.2008

Türker Alkan

28.09.2008


‘Türk, Pomak, Roman, Bulgar; bütün Müslümanların hizmetindeyiz’

Sakaryalı aziz dostum –Balkan Araştırmaları Derneği Başkanı ve Yeni Sakarya Gazetesi Yazarı- İbrahim Selamet vesile oldu, Bulgaristan Başmüftü Yardımcısı Vedat Ahmet’le tanıştım

.

Vedat Ahmet, 1979 doğumlu.

Henüz 29 yaşında.

Üç yıldır başmüftü yardımcısı.

Ondan önce de başmüftülüğün eğitim sorumlusu olarak çalışmış ve başmüftülüğe ait “Müslümanlar” dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yapmış.

Genç, ama tecrübeli.

Tecrübeli ve bilge.

Mükemmel bir İstanbul Türkçesiyle konuşuyor.

Diyor ki:

“Sadece Türklerin değil, bütün Bulgaristan Müslümanlarının müftülüğüyüz. Türkler, Pomaklar ve Romanlar arasındaki dengeyi gözetiyoruz. Başka ülkelerden gelen Müslümanları da kucaklıyoruz. Farklı hizipler arasındaki çatışmalarda taraf olmamaya dikkat ediyor, hangi hiziplerden olurlarsa olsunlar bütün kardeşlerimizin güvenlerini kazanmaya çalışıyoruz. Fitneden, fesattan, nifaktan uzak duruyoruz. Birleştirici bir rol oynuyoruz. Bu da, ‘böl ve yönet’ anlayışları gereği Müslümanların birbirine diş bilemesini arzu eden bazı çevreleri rahatsız ediyor tabii.”

***

Bulgaristan Müslümanlarını irşad eden kadrolar, Nüvvab Medresesi’nde yetişiyordu.

Komünistler 1947’de bu medresenin dini kimliğini ortadan kaldırdılar (1951’de adı Nazım Hikmet Lisesi olarak değiştirildi, 1958’de ise varlığına tamamen son verildi).

Komünist rejim çöker çökmez başmüftülük yeni eğitim-öğretim kurumları açmak için kolları sıvadı.

Bugün başmüftülüğe bağlı üç İmam-Hatip Lisesi ve bir de Yüksek İslam Enstitüsü var.

Liselerde kızlı-erkekli toplam 300, enstitüde 60 civarında öğrenci okuyor.

Önemli bir not: İmam-Hatip mezunlarının üniversite tahsili önünde hiçbir engel yok.

Önemli bir not daha: Başmüftülüğe bağlı eğitim-öğretim kurumlarının bütün masraflarını (karatahtalardan bilgisayarlara, öğretmen maaşlarından öğle yemeklerine kadar) Türkiye Diyanet Vakfı karşılıyor. Başbakanlığa bağlı TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Daire Başkanlığı) da teknik konularda başmüftülüğe destek oluyor.

***

“Peki” dedim, “Mevcut Müslüman varlığını korumanın ötesinde, Bulgarlara İslam’ı tebliğ etmek gibi bir gayret var mı?”

Evet, varmış.

Fakat bu konuda mesafe almak, tarihten gelen ‘etnik sorunlar’ yüzünden, çok ama çok zor oluyormuş.

Bulgarlar, genellikle, Türklerden bir şey öğrenmeyi kendilerine yakıştıramıyorlarmış.

Onun için Bulgarlara İslam’ı yine Bulgarlar vasıtasıyla anlatmanın yollarını arıyorlarmış.

Müslümanlığı seçen Bulgarlardan istifade etmeye çalışıyorlarmış.

Bunların başında, ünlü şarkiyatçı Prof. Dr. Tsvetan Teofanov geliyor.

Komünizm zamanında, rejimin talimatı üzerine, Müslümanlarla mücadelede kullanılması amacıyla, Bulgarca Kur’an meali hazırlamış; hazırlarken, Allah’ın ayetleri karşısında teslim (İslam) bayrağını çekmiş…

Teofanov kardeş, Riyaz’us Salihin’i de Bulgarcaya çevirdi.

Ayrıca, Bediüzzaman Said Nursi’nin 10 kadar risalesini.

***

(...)

Vedat Ahmet’le topu topu yarım saat konuştuk.

Yarım saatte bunları öğrenebildim.

İleride daha çok görüşeceğiz ve ben ondan daha çok şey öğreneceğim inşaallah.

Öğrendikçe sizinle paylaşırım.

Yeni Şafak, 27.9.2008

Hakan Albayrak

28.09.2008


Musevî cemaati AKP’ye müteşekkir

Geçtiğimiz pazar günü, Nişantaşı Sofa Oteli sıradışı bir olaya tanıklık ediyordu. Kalabalık bir kitle, otelin lobisinde bulunan üç asansör marifetiyle 8. kata çıkmaya çalışıyordu.

Musevi Cemaati Onursal Başkanı Sayın Bensiyon Pinto’nun, “Anlatmasam Olmazdı. Geniş Toplumda Yahudi Olmak” isimli hatıra kitabının imza töreni vardı. Yaklaşık on dakikalık bir bekleme sonrası 8. kata ulaştığımızda gördüğümüz manzara gerçekten anlamlı idi. Kalabalık arasında sadece Sayın Pinto’nun dindaşları değil, Müslüman toplumun tüm renklerinden simalar da vardı. Bir ara kendisine yaklaşarak latife ettim: “Başkan! Bu ne izdiham böyle? Orhan Pamuk’un pabucunu dama attın”.

Ömrünün 72 yılını geride bırakan Bensiyon Pinto’nun anı kitabında, Türkiye’nin yakın dönemine ışık tutacak çok önemli hatıra ve tespitler var. (...)

Sayın Pinto’nun AKP iktidarı dönemi ile ilgili tespitleri de dikkat çekicidir. Cemaat başkanlığı yaptığı dönemde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la ve o sıralarda Dışişleri Bakanı olan Sayın Abdullah Gül ile gayet dostane ilişkiler kurar. Aşağıdaki satırlar bu ilişkinin boyutunu ve Musevi cemaatinin duygularını özetler mahiyettedir:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin 59. Hükümetine gelince... Bu hükümetin politik kulvardaki duruşu kendine aittir. Bizi ilgilendiren vatandaşın ihtiyacı olduğu her an onları yanında bulmuş olmasıdır. Bu cemaat 59. Hükümet’e şükran borçludur.” (A.g.e., s. 146.) Kitapta dikkatimi çeken, sizlerle paylaşmayı arzuladığım çok husus var. Ne var ki, sütunun hacmi sınırlı. Teşekkürler Sayın Pinto! Gerçekten, “Anlatmasan Olmazdı”.

Keşke Bensiyon Pinto konumundaki herkes hatıralarını kaleme alsa da, gelecek kuşaklara ibret olsa. Olsa da tarih tekerrür etmese. Bu yazıyı kaleme aldığım sırada çok anlamlı bir bilgi notu elime ulaştı. YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Üniversitelere gönderdiği tamimde, yaklaşan Musevi bayramları (Roş Aşana, Yom Kipur ve Sukot) dolayısıyla Musevi öğrencilere kolaylık gösterilmesini ve talep etmeleri durumunda izinli sayılmalarını rica ediyordu.

Bugün, 27.9.2008

Cemal Uşşak

28.09.2008


Debelendikçe batıyorlar!

Muhterislerin hali ortada! Hırslarını bir türlü kontrol edemeyenler şimdi içine düştükleri batakta debelenip duruyorlar

. Debelendikçe de batıyorlar! Bu muhterisleri tanıyoruz! Hem de yakından tanıyoruz. Yanımıza geldikleri ilk günden bu yana yaşamlarında olan çok büyük değişikliğin de tanığıyız.

İki kelimeyi bir araya getirmekten aciz muhterislerin bir yerlere gelebilmek için nasıl yağcılık yaptıklarını da unutmuş değiliz! Hak etmeden geldikleri makam ve mevkileri koruyabilmek için de önlerine konulan her şeye imza attıklarını görüyoruz.

Muhterisler için din, iman, itikat hep aracı bir kurum oldu! İnsanları kandırırken bu kurumları hep istismar ettiler! Sizden biri gibi davrandılar, bizden biri gibi davrandılar! Yeri geldi el öpmekten çekinmediler! Yeri geldi ihanette bir beis görmediler!

El öperken de, ihanet ederken de öncelikleri hep kendi çıkarlarıydı!

Beş kuruşsuz yola çıkıp, aylarca bulgur pilavına talim edip, sonra milyarlarla oynamaya başlayınca geldikleri yeri hazmedemediler! Sonradan görmeliğin tüm gereklerini yerine getirdiler!

Dün el öpüp, karşılarında susta durdukları insanlara karşı bile akıl almaz bir ihanetin içine girdiler!

“Severiz sayarız ama işimize karıştırmayız!” gibi sahte bir bağlılık(!) gösterisi ile geçiş dönemini savuşturdular!

Beş kuruşları yokken saygıda kusur etmedikleri(!) insanları böyle bir çırpıda silip attıktan sonra ceplerindeki milyarlarla başka pazarlıklar içine girdiler!

Gözlerini daha çoğuna dikmişlerdi! Hedeflerine daha yukarıları koymuşlardı!

Evet, muhterisleri tanıyoruz.

Çalmakta da çırpmakta da bir beis görmeyecek seviyeye düştüklerini üzülerek müşahede ediyoruz. Daha yukarılara çıkabilmek ve daha çok servet edinebilmeleri için her şeyi mubah saydıkları besbelli! Buna rağmen kendilerini sütten çıkma ak kaşık gibi göstermekten de geri kalmıyorlar!

Muhterislerin bu hali dini bir gerçeği bize bir kez daha gösteriyor. Kursaklara bir kez haram lokma düşmesin!

O bir lokmanın insanı nasıl perişan ettiğini yakından görmek isteyenler muhterislere baksınlar! Muhterisler yalanla yola çıkmışlardı şimdi de yalanla yola devam etmeye çabalıyorlar! Ve batakta debelendikçe daha çok batıyorlar! Korkarız ki tövbe etmeye bile fırsat bulamadan içine düştükleri batakta boğulup gidecekler!

Millî Gazete, 27.9.2008

Zeki Ceyhan

28.09.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır