"Gerçekten" haber verir 02 Ekim 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

Oksijen maskesini önce kendinize

Uçaklar uçuşa geçmeden önce ya da geçtikten hemen sonra hostesler kimi uyarılarda bulunurlar. Onlardan biri de çocuklu yolcular için olağanüstü durumlarda oksijen maskelerini önce kendilerine sonra çocuklarına takmaları tavsiyesidir.

Çünkü çocuğun emniyeti onlara bağlıdır. Önce kendilerini emniyete almaları gerekir ki çocuklarının emniyetini sağlasınlar. Kendisi güvende olmayan başkasına nasıl yardım etsin ki?

Fakat TBMM bunun aksini yapıyor. Kendisi tehdit altındayken başkasına yardım etmeye çalışıyor. Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararından sonra ve Anayasa değişikliğini esastan inceleyip iptal ettikten sonra artık TBMM’nin yetkileri tehdit altına girmiştir. AYM Meclis’in yetkisi dahilindeki Anayasa değişikliğini Anayasa’daki esastan inceleyemeyeceği sadece şekil yönünde inceleyebileceği sarih hükme rağmen iptal etmiştir. Bu durumda Meclis’in kendisini emniyete alan düzenleme yapmadan, yasama faaliyetine başlaması bana oksijen maskesini önce çocuğuna bağlamak isteyen yolcuyu hatırlattı.

Yolcunun bu durumda hem kendisini hem de çocuğunu tehlikeye attığı tecrübe ile sabittir.

Aslında bugün bir bayram yazısı yazmak daha yerinde olurdu. Ama TBMM bugün açıldığı için ve TBMM milli iradeyi temsil ettiği için yani beni de temsil ettiği için onu bekleyen tehlikeye işaret etmek istedim.

TBMM bence bütün işleri bir kenara bırakıp önce Anayasa Mahkemesi’ni çağdaş ülkelerdeki gibi toplum denetimine açık hale getirmelidir. Bütün mesaisini buna harcamalıdır. Anayasa Mahkemesi’ni demokratik bir zemine oturtmadan yapacağı her yasa çalışması mahkeme üyelerinin insafına kalmıştır. 367 kararı ve son Anayasa değişikliğinin iptali bunu yüksek sesle bütün dünyaya ilan etmiştir.

Ne mi yapılması gerekir? TBMM her şeyden önce yasama yetkisine ortak olan Anayasa Mahkemesi’nin oluşumunu ve yetkilerini yeniden belirleyecek bir Anayasa değişikliğine gitmelidir. Bunun alt yapısını Anayasa Mahkemesi’nin kendisi bizzat hazırlamıştır. Mustafa Bumin’in başkanlığı döneminde mahkemenin kendisi bir değişiklik teklifi hazırlamış ve siyasetçilere sunmuştur. Maalesef o zaman bu teklife siyasetçiler gereken ilgiyi göstermemişlerdir!

Teklif Anayasa Mahkemesi arşivinde bulunmaktadır. TBMM bu teklifi almalı, komisyonlarda olgunlaştırmalı ve bir an önce yasama yetkisini istediği takdirde elinden alan mahkemenin bugünkü toplum denetimine kapalı şeklini ve yetkisini demokratikleştirmelidir. Bu değişikliği gerekirse referanduma bile götürmeli engellerle karşılaşırsa Meclis kendisini feshederek erken seçime gitmelidir. Çıkardığı her yasa hatta Anayasa değişikliği bile bu mahkemenin insafına kalmış bir Meclis’in milli iradeyi temsilinden ne kadar söz edebiliriz ki? Türkiye’nin şu anda en acil ihtiyacı budur. Bütün demokratik reformlardan önce Meclis’in sağlıklı çalışması sağlanmalıdır. Evet Meclis oksijen maskesini önce kendisi takmalıdır.

Yeni Şafak, 1 Ekim 2008

Resul Tosun

02.10.2008


Yok aslında birbirimizden pek farkımız (mı)?

Herkes “ötekilerin Şeytanı”nı taşlıyor.. Kendi Şeytanı ile işbirliği yapıyor..

Oysa tek bir Şeytan var...

Ve bu işten Şeytan kazançlı çıkıyor.. Ötekilerin Şeytanlarını taşlarken, genellikle attığınız taşlar boşa gider..

Bu da Şeytanca bir oyun..

Kendimizi sorgulamak ve değiştirmek yerine, hep ve önce başkalarını sorguluyor ve eleştiriyoruz.. Şunu itiraf edelim: Biz zalimlerden olduk.. Hiç kimse çok da temiz değil.. Bir çamur deryasında yüzüyoruz.. Düzen herkesi bozuyor.. Herkesi suçlu ve suç ortağı yapıyor. Aynı günah batağından besleniyoruz.. Bakıyorsunuz, bir katil, bir ateist, bir ilahiyatçı, bir Mafia babası aynı masada haram bir malın pazarlığını yapabiliyorlar. Düşman kardeşler sadece kaza yapan otomobillerde olmuyor..

Kürt-Türk, sağcı-solcu, Sünni-Alevi pek fark etmiyor..

Dışarıda vuruşanların arkalarındaki adamlar kol kola girip her kazanan tarafın şerefine kadeh kaldırabiliyorlar.. Onlar her zaman kazananlarla beraber! Bu kanlı ve kirli oyunun sürüp gitmesi için zaman zaman timsah gözyaşları döküyorlar.. Hamasi konuşmalar, ötekilere karşı meydan okumalar, vatan, millet nutukları, hepsi işin kandırmacası.. Dostluk, vefa, hak-hukuk yok. Sadece lanet olası çıkarları, süfli zevkleri, heva ve hevesleri, doymak bilmeyen ihtirasları var..

3 aşağı, 5 yukarı birbirimize benziyoruz, bileşik kaplar gibi, suyumuz bir yerde dengeleniyor.. Keşke biz “iman ettik” diyenler, çok daha farklı olabilseydik.. Hiçbir farkımız yok değil, ama servet, güç, iktidara sahip olduğumuzda dizimizin titrediğini ben biliyorum.. Daha dürüst, daha cesur, daha bilgili olabilseydik; “El Emin” sıfatımız olsaydı... Bizim için, “Onlar bilirler ve yalan söylemezler, söz verdiklerinde sözlerinde dururlar” denebilseydi, tereddütsüz! Ama bazan farkı fark etmek zor olabiliyor, hepimiz için değil, ama birçoğumuz için. İşte bu acı bir gerçek!

Ayakta duruyorsanız, elinizi öpenler, oturduğunuzda sizden uzaklaşır, düştüğünüzde vururlar.. Kadın, silah, para ve koltukla şaka olmaz. Adamı harcarlar.

Siyaset günümüzde işte tam da böyle bir şey..

Yakında yerel seçim var.

Birileri bir yandan kaz gelecek yerden tavuk esirgememe cömertliği ile, en önde, genel başkanın en yakınında güler yüzü ile poz verme yarışına girecektir.. Rakipleri için ise her türlü yalan, dolan, iftira, aşağılama içine girecek.. Kendisi sütten çıkma ak kaşık; on tane de “iyi çocuktur” diye şahit getirir..

-Her şey vatan için!.. Her şey vatan için!

Aday dediğin vatana ve millete hizmet aşkı ile yanıp tutuşan bir vatan kahramanıdır. Ama bir de, doymak bilmeyen bir iştiha ile “yemek” için şimdiden kaşıkları bellerinde dolaşmasalar.. Sanırsınız ki, yeryüzüne inen bir iyilik meleğidir..

Gizlediklerimiz açığa çıksa, gerçekten kim kimin yüzüne başı dik bakabilir..

Tartışmalarda galip çıkmak, belgeleri ile suçlamaları reddediyor olmak, her zaman çok temiz olduğumuz anlamına gelmeyebilir..

Mehmet Hocaefendi bir gün, İskenderpaşa’dan çıkıp evine doğru giderken, karşılarına bir sarhoş çıkar. Hafiften yağmur yağmaktadır.. Adam yalpalarken bir yandan da nara atar.. Mehmet Zahid Hocaefendinin yanındakiler adamın haline gülerler; -Ayakta duracak hali yok ama dünyaya meydan okuyor derler.

Tam da bu sırada adamın ayağı kayar ve bir su birikintisinin içine düşer. Üstü başı çamur, içinde doğrulur, hâlâ meydan okumaktadır..

Mehmet Hocaefendi adımlarını sıklaştırır, başı önünde mahzundur..

-Allah bir kulunun ayıbını yüzüne vurdu, hepiniz ona güldünüz.. Ben kendi nefsime baktım ve utandım der! İşte aslolan bu. Kendi nefsimizin haline bakıp, utanabilmek..

Nefsini hakir görüp, başkalarının ayıbından kendisi için ders çıkarabilmek.

Birbirimizin ahvali şahsiyesine müteallik ayıpları alenileştirmekten ne büyük bir haz duyuyoruz.. Oysa eskiler derler ki, “Batılın tasviri, saf zihinleri idlâl eder.”

Biz, kardeşimizin ahvali şahsiyesine ait bir ayıbını gizlersek, umulur ki, Allah da bizim ayıbımızı gizler. Sonra tevbe ederiz de, affa uğrayanlardan oluruz..

Kişileri ayıpları, günahları ile tesmiye edersek geri dönüşleri o nisbette zor olacaktır..

Ama elbette, yanlışlarının faturası başkalarına zarar veriyor ve onlar ısrarla o yanlışlarını sürdürüyorlarsa, o zaman elbette hem başkalarını koruma adına, def-i mazarrat kabilinden, hem de caydırılmaları için cezalandırılmalarını ve başkaları için emsal olmasını engellemek için, çevresindekilerin ikaz edilmesi ve kendilerinin de te’dip edilmeleri gerekir..

İthamlardan kurtulsak, davalardan beraat etsek bile, zaman zaman; “Biz nerede yanlış yaptık” diye, hesaba çekilmeden, kendi nefsimizi hesaba çekebilsek.

Çünki gün gelecek yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız, söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz her şeyin hesabını vereceğiz ve o gün hiçbir şey gizli kalmayacak. Kimin hakkı varsa gelip alacak.

Her zaman söylüyorum; helalleşmek diye bir şey var. Af dilemek, özür dilemek, tevbe etmek! Bilerek ya da bilmeyerek yaptığımız işlerden zarar görenler olabilir.. Sonuçta bu dünyadaki işlerimiz sebebi ile ya kendi cennetimize sırtımızda tuğla, ya da kendi cehennemimize sırtımızda odun taşıyoruz.

Allahım bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanların değil. Bizi yeryüzünün varisi kıl. Bizim ellerimizle zalimleri cezalandır ve mazlumlara yardım et..(Amin)

Vakit, 1 Ekim 2008

Abdurrahman Dilipak

02.10.2008


Kırılamayan fasit daire…

Yıllardır böyle süregidiyor. Türkiye bir krizden çıkıp, diğerinin kapısını çalıyor.

Değişmeyen çatışma biçimi ya da zemini ortada:

Partiler arası kördöğüşü, yolsuzluk iddialarına sıkışan ve kurum olarak yıpranan siyaset, bu iddiaların bir tür iktidar mücadelesinin manivelası olması, aşırı bölünmüş ve taraflaşmış bir basın, bu yıprama ortamında meşruiyet olarak genişleyen askeri alan, ardından gelen “askeri sorti”ler, hepsinden önemlisi tüm bunların üzerindeki değişmeyen şemsiye:

Siyaset-devlet, daha doğrusu hükümet-ordu gerginlikleri…

Daha dün kapatma davasını aştığımızı, “Ergenekon soruşturması”yla normalleşme yolunda adımlar attığımızı söylüyorduk.

Soluk almaya fırsat bulamadık, hükümet ile Doğan Grubu arasındaki gerginlik patladı. Ve Türkiye alışık olduğu bir iktidar mücadelesi diline yola çıktı, yolsuzluk iddiaları, suçlamaları ve tartışmalarına kilitlendi.

Bu fasit daire neden kırılamıyor?

Sorun bir yönüyle yapısal…

Zira bu ülkede siyasi partiler arasındaki gerginlikler, yolsuzluk tartışmaları aslında başka ve asli bir gerginliğin türevleridir.

Bu, “devlet-siyaset gerginliği”dir…

Nitekim Türkiye’de siyaset, hizmet önerileri ya da ideolojiler arasındaki bir yarışma şeklinde karşımıza çıkmaz.

Asli çatışma, toplumsal değerlerin ve toplumsalı temsil eden bir tür “siyaset” ile işlevini toplumu ve siyaseti denetlemek olarak tanımlayan, bütünlük ve birlik fikrini bu denetimle özdeş tutan “devlet” arasında meydana gelir.

Siyasi yelpazede siyasi partiler ve eğilimler buna göre yer alır, kimisi siyaseti kimisi devleti temsil ederler.

Buna tipik örnek CHP’nin durumudur. CHP’nin, 1974-1978 arasındaki istisna dönem dışında, hemen her zaman devlet iktidarının siyasi türevi olmuştur.

Hürriyet Gazetesi’nin şair eskisi yazarı, mealen “toplum sağda duruyor, biz, CHP, vs onun sola gelmesini bekliyoruz” derken bu yapının “ahmaklaştıran zihni dokusu”nu da ortaya koyuyordu geçen gün bir yazısında…

Sanırız bu ahmaklaşma süreci halis sağcıların kendilerini solcu sanmalarına yol açıyor bu ülkede. Böyle olunca solu, toplumu, adalet arayışını da muhafazar değerlerden yola çıkan partiler temsil ediyor…

Evet kemalist ideolojiye ve devlet temsilciliğine soyunanları bir kenara koyacak olursak, siyasi partiler arasındaki rekabet, Türkiye’de, devlet karşısında siyasi alanı, toplumsal olanı temsil edecek asli parti, en güçlü parti, dolayısıyla tek parti arayışı üzerine kuruludur.

Gerçekten de Türkiye’de uzun yıllardır devlet karşısında siyaset tek siyasi partiyle, tek eğilimle temsil edilmiştir.

DP, AP, Özal’ın ANAP’ı ve AK Parti temel olarak devlet-siyaset çatışmasında toplumsal değerlerin taşıyıcısı olmuşlardır, güçlerini temel olarak bu işlevlerinden elde etmişlerdir.

DP; AP; ANAP, AK Parti’nin dönemlerinin alternatifsiz siyasi partileri olmaları bu yüzdendir…

Bugün de AK Parti karşısında hiçbir rakibin olmaması, tüm beklentilerin ve çatışmaların AK Parti’ye yıkılması bu yüzdendir…

Bu yüzdendir ki bu diyar tek eğilim ruh halinden hiç bir zaman kurtulamamış, siyasette çoğulculuk fikrine mesafeli durmuştur.

O zaman sorun çift taraflı:

Devletten gelen, siyasi alanı boğan ağır baskı…

Bu baskıyı savuşturmak kendini biteviye yeniden üreten tekçi bir siyaset yapılanması…

Fasit dairenin nedeni işte burada yatmaktadır…

Yenişafak, 1 Ekim 2008

Ali Bayramoğlu

02.10.2008


Kapitalizmin son krizi

Kapitalizm büyük dönemsel krizlerinden birine daha girdi.

Dünyanın en ücra köşesindeki insanların bile yaşamını etkileyecek türden bir kriz bu.

Kimse “Bize bir şey olmaz” diyemez çünkü dünya artık tek bir pazar. En azından mal satacak pazarlarınız daralır, içeride işsizlik şeklinde bir bedel ödemiş olursunuz. Kapitalizmin ideal bir sistem olduğunu tekzip eden bir gelişme bu.(...)

Her kriz beraberinde yeni bir değişimi getirir. Bu krizde de farklı olmayacaktır. Kısa vadede ödenecek en büyük bedel işsizliğin artışı sonucu dünyanın her yerinde yabancı olana gösterilecek tepkideki artış olacaktır. Dünya henüz farklı dil, din ve kültürden olanları kabullenme aşamasına gelmemişken, bu kriz bu kabullenmeyi daha da güçleştirecektir.

1929 krizinin ardından faşizmin yükselmesi gibi, bu krizin ardından da benzer siyasi akımların güçlenmesi sürpriz olmayacaktır. 2008 krizinin ardından dünya eskisi gibi olmayacaktır. Bu gerçeği görüp buna göre pozisyon almak kaçınılmazdır.

Bu kapitalizmin çöküşü değil, yeni bir aşamaya geçmesinin işareti olarak görülmelidir.

Yeryüzünde henüz kapitalist üretim ilişkilerinin yerini alacak bir sistem yok. Ayrıca ABD’nin bugünden yarına çökmesini beklemek de hayalperestlik olarak değerlendirilmelidir. Amerika bu krizden ciddi yara alarak çıkacaktır ama hala teknolojiden askeri güce kadar, dünyanın en etkili gücüdür ve bu görülür dönemde böyle olmaya devam edecektir. Bu krizden ilk dersi çıkarması gereken sosyal demokratlar olmalıdır.

Dünyanın en gelişmiş kapitalist sisteminde devlet, bankaları, şirketleri kurtarmak için devreye giriyorsa, geniş yığınların aynı devletten kendilerinin eğitim, sağlık, konut gibi temel gereksinimlerinin karşılanması için devreye girmesini bekleme hakkı daha güçlü biçimde seslendirilebilecektir. Tanıklık ettiğimiz belki de ulus devletin piyasalara son müdahalesidir çünkü piyasanın boyutu artık devletin bilinen sınırlarını çok aşmıştır. Dünya yeni bir döneme giriyor. Dileriz bu kan ve acı değil, daha adil bir düzenin temellerinin kurulacağı bir dönem olur.

Sabah, 1 Ekim 2008

Ergün Babahan

02.10.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır