"Gerçekten" haber verir 22 Ekim 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 

Basından Seçmeler

Bir Ankara hayalim var!

New York’da ve Amerika’nın taşrasında geçen hafta Başkanlık seçimlerini izlemeye çalıştım.Barrack Obama kampanyasının değişim söyleminden yine etkilendim.

“Değişim gerçekleşecek!”

“Evet, biz değişimi yaparız.”

“Neyi değiştireceksiniz?”

“Washington’u...”

Böyle demiş bir keresinde Obama:

“Washington’u değiştireceğiz!”

Geçen cuma günü bir Amerikan kasabasında arı kovanı gibi işleyen Obama’nın seçim merkezinde, üniversiteli genç bir kız şöyle demişti:

“Washington’u değiştirme fikri beni heyecanlandırıyor.”

Yapabilecek mi Obama?

Kim bilir?..

Ama ilk kez bir siyah Başkan adayının, değişim sloganı ata ata, “Evet yapacağız, Washington’u değiştireceğiz!” diye diye iktidar yürüyüşüne geçmiş olması gerçekten heyecan verici...

Ben de hayal ettim.

“Ankara’yı değiştireceğiz!” diye iktidar yolculuğuna çıkan, kitleleri coşkuyla dalgalandıran bir siyasal liderin hayalini kurdum.

“Bir Ankara hayalim var” dedim kendi kendime.

Genelkurmay başkanlarının gazetecilere bağıramayacağı bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Genelkurmay başkanlarının gazetecileri tehdit edemeyeceği bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Başbakanların, basına bağırıp çağıran, gazetecilere gözdağı veren genelkurmay başkanlarına destek çıkmadıkları bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Başbakanların basını tehdit etmedikleri, gazetelere boykot çağrıları yapmadıkları, basın özgürlüğüne saygılı oldukları bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Askerle devlete ve iktidara dönük olarak bağımsızlığını koruyabilen, yani gazetecilik mesleğinin gerektirdiği ilkelere sahip çıkabilen bir ‘başkent gazeteciliği’nin görev yaptığı bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Askerin hükümetlere muhtıra veremeyeceği, siyasete karışmayacağı bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Siyasal liderlerin asker muhtıralarına selam durmadığı, sessiz kalmadığı bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Askerin hükümetlere, Türkiye’nin “kültürel farklılıkları“nı reddeden bir anlayışı dikte ederek, ülkenin demokrasi, hukuk devleti ve özgürlükler düzeni yolundaki gelişimini köstekleyemediği bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Asker ve sivil bürokrasinin gerçek bir yerel yönetim reformunu önleyerek Türkiye’de genel ve yerel demokrasinin ete kemiğe bürünmesine dur diyen zihniyetini etkisiz kılan bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Üniversitelerin kendi kendilerini yönetebileceğine inanan ve askeri yönetim ürünü bir üniversite düzenini tarihin çöplüğüne atan bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Türkiye’nin kendi tarihinden korkmayan, bu toprakların tarihiyle yüzleşebilen, kendi tarihini sözde güzelleştirme uğruna ifade özgürlüğünün çanına ot tıkamayan bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

İşkencecilere kol kanat germeyen, bunun için daha çağdaş yasal düzenlerin kapısını açan bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Yargı reformunu gerçekleştiren, yargıçların zihniyetinde demokrasi ve hukuk anlayışının yer etmesi için elinden geleni yapan bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Hükümetlerin yolsuzluklara karşı hiçbir duraksama göstermeden mücadele ettikleri ve bu amaçla gerekli yasal adımların atıldığı bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Türkiye gibi yoksulluğun, eşitsizliğin, adaletsizliğin kol gezdiği bir ülkede hakçalığın gereklerini yerine getiren bir Ankara...

Bir Ankara hayalim var.

Kökleri, dinleri, inançları, renkleri ne olursa olsun, herkesin barış ve özgürlük içinde mutlu yaşayabildiği bir Türkiye’nin temellerinin atıldığı bir Ankara...

Evet, bir Ankara hayalim var.

Yoksa gerçekleşmeyecek mi?

Yoksa hiç gelmeyecek mi beklediğim günler?..

Milliyet, 21.10.2008

Hasan Cemal

22.10.2008


16 Mart’tan Ergenekon’a

Sömestr tatilinin ardından İstanbul’a gelmeye hazırlanırken İzmir’den mahalle arkadaşım ve bir sınıf üstüm Savaş Nokay aradı.

Ortamın gergin olduğunu, her an bir şey çıkabileceğini anlatıp “Sen en iyisi 15 Mart gibi gel, zaten okula giremiyoruz, bu arada okul da kapanabilir” dedi.

Sözüne uyup 15 Mart günü İzmir’den feribota bindim, 16 Mart sabahı İstanbul’daydım.

Sonra üşenir götüremem diye annemin bir arkadaşına gönderdiği yeşil Dalan sabunu, kaşar peyniri gibi malzemeleri bırakmak için Kadıköy’e geçtim.

Oğlu ve kızları ısrar edince de o gece orada kaldım. Gece televizyonun karşısına geçinceye kadar faciadan haberim yoktu.

Vapurdan inip doğrudan okula gitmemek hayatımı yakından etkilemişti belki de.

Çünkü 16 Mart günü İstanbul Üniversitesi Hukuk ve İktisat Fakültesi öğrencilerinin üzerine ana binadan çıkışta bomba atılmış, ardından da ateş açılmıştı.

Bu saldırının bedeli gencecik 7 insanın ölmesi, çok sayıda öğrencinin de yaralanması şeklinde ödendi.

Darbe ortamına hazırlık yolunda en önemli adımlardan biriydi.

O zaman adını tam bilmiyorduk ama Ergenekon devredeydi.

Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi, kimi kamu görevlilerinin koruma ve kollaması altında gerçekleştirilmiş bir katliamdı.

Katiller, onları yönlendirenler hiçbir zaman bulunamadı.

Bulunması da mümkün değildi.

Hukuk Fakültesi’ni bitirip avukatlığa başlayan kimi arkadaşlarımız olayın peşini bırakmadı ve konuyu yıllar sonra yargıya taşıdı.

Karar dün çıktı.

Dava zamanaşımından düştü.

Dün haber kanallarında Ergenekon duruşmalarının başlangıcını izlerken bu haber ajanslara düştü.

Okul kapısında insanların ölümüne karar verenlerden hesap sorulamadı.

Türkiye 1978’de soramadığı hesabın bedelini 12 Eylül sabahına kadar ödedi.

Bugün o cinayetlerin bir merkezden planlanıp yönetildiğini biliyoruz artık.

Sadece biz bilmiyoruz, tüm Türkiye biliyor.

Sonucu ne olursa olsun Ergenekon Davası bu açıdan bir milattır.

Kendi darbelerine ortam hazırlamak için kimilerinin gazetelere bomba attırdığı, ardından Danıştay’a saldırı düzenlettiği bu iddianamede var.

7 İstanbul Üniversiteli gencin bu kadar şansı bile olamadı aslında.

Ergenekon aslında o davanın zamanaşımından düşmesi değil, farklı zanlılar üzerinden yeniden açılması anlamına geliyor.

Onun için Ergenekon’u önemsiyor, takipçisi olmaya çalışıyorum.

Kimse kendi siyasal amaçları uğruna, vatan-millet adına insanların hayatıyla oynamasın, oynamaya cesaret edemesin istiyorum.

Bu ülkede konumu, rütbesi, geçmiş başarıları ne olursa olsun, kimsenin hukuk dışına çıkmasına izin verilmeyeceğinin, çıkandan hesap sorulacağı anlayışının bu ülkede yerleşmesini istiyorum.

Evet dava kendisine verilen öneme yakışmayacak bir kargaşa ortamında başladı.

Sadece duruşma salonu değil, dışında da çirkinlikler yaşandı.

Daha düzgün bir ortamda, avukatların savunma hakları kısıtlanıp zedelenmeden bir ilk duruşma yapılsaydı, şık olurdu. Bunun olmaması bu davanın anlam ve önemini azaltmaz. Bu davanın içeriği salonun metrekaresinden çok daha önemlidir.

Ama salonun düzeninin içeriğine uygun hale getirilmesi şart.

Sabah, 21.10.2008

Ergun Babahan

22.10.2008


Genelkurmay hemen MSB’ye bağlanmalı

İtiraf etmem gerekir, 2003-2007 arası yaşananlar, Türkiye’nin AB reformları ve yüksek büyüme performansından ve hele hele 22 Temmuz demokratik tepkisinden sonra bir kez daha büyük bir siyasal çalkantının içine düşmeyeceğini tahmin ediyordum.

Büyük ölçüde yanılmışım.

Bu durumun farklı açıklamaları olabilir ama ben bu durumu siyaseten yapısal reformların yarım kalmasıyla açıklıyorum.

Bunun en belirgin örneği de herhalde hala, AB müzakere sürecindeki bir ülkenin bir darbe anayasasıyla yönetiliyor oluşu.

Türkiye son günlerde yine çok sıkıntılı bir siyasal süreçten geçiyor.

Dağlıca ve Aktütün faciaları sonrası TSK, Genelkurmay mercek altında.

Ve bu süreçte sivil-asker ilişkileri tartışılıyor, ulusal güvenlik kamu hizmetinin kalitesi ve etkinliği tartışılıyor, siyasal iktidar-TSK ilişkileri tartışılıyor.

Genelkurmay Başkanı basın toplantıları düzenliyor, birilerini azarlıyor ya da azarladığını zannediyor, parmağını sallayarak birilerini hedefliyor, hedef gösteriyor.

Başbakan tartışmaya giriyor, gazetecilere yönelik tuhaf değerlendirmeler yapıyor.

Basın farklı pozisyonlar alıyor ama tartışmaların, polemiklerin bir tarafında ya Başbakan var, ya da Genelkurmay Başkanı.

Bu tartışmalarda esas olması gereken kişi, Milli Savunma Bakanı ise ortalarda yok.

Genelkurmay Başkanı TSK’nın komutanı olarak söz konusu siyasal tartışmalara girdiği ölçüde cevap da alıyor ve alacak, bir tartışmanın tarafı olduğu için de eleştiriliyor ve eleştirilecek, bunu başta Genelkurmay Başkanları olmak üzere herkes doğal karşılamalı.

Başbakan da uzmanı olmadığı, olamayacağı ulusal güvenlik konularında tartışmalarda taraf olarak hatalar yapıyor ve yapacak.

Hem Genelkurmay hem de Başbakanlık bu süreçte yıpranıyor ve yıpranacak.

Bunlara şaşmamak lazım çünkü çok doğal.

Doğal olmayan bu tartışmaların içinde olması gereken, çok doğal sivil eleştirileri cevaplaması gereken Milli Savunma Bakanı’nın ortada görülmemesi.

Sayın Vecdi Gönül’e de çok kızmamak lazım zira yasal yapı içerisinde sorumluluk ilişkisi çok karmaşık.

Türkiye, Dağlıca ve Aktütün facialarını ve arkasından yaşanan tartışmaları bir fırsata çevirmek için bu tuhaf duruma bir çözüm üreterek bir çıkış yolu bulabilir.

Çağdaş hukuk devletlerinde ve demokrasilerde Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanı’na bağlıdır, ulusal güvenlikle ilgili bir sorun yaşandığı, ulusal güvenlik üreten kurumlar eleştirildiği zaman da demokratik otorite adına Milli Savunma Bakanı eleştirileri göğüsler, cevaplar, böylece sivil iktidar ulusal güvenliğin sorumluluğunu üstlenmiş olur ve Genelkurmay da basınla, muhalefet partileriyle, aydınlarla tartışma içine çekilmemiş olur.

Emin olunuz böyle bir anayasal dönüşüm gerçekleşir, Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanır ve böylece günlük polemiklerin dışına çıkarsa bu yeni süreçten en karlı çıkacak kurum ulusal güvenlik kurumu ve ürettiği hizmetin kalitesi olacaktır.

Bu önerinin yani Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması önerisinin hayata geçirilmesi asla ve asla Genelkurmay’a yönelik bir darbe, bir tenzil-i rütbe arayışı değildir.

Tüm demokratik ülkelerde, orduların etkin görev yaptığı yerlerde düzenlemeler bu istikamettedir.

Bu öneriye karşı çıkanların en büyük argümanı TSK’nın tarihinin, yapısının ve toplumla ilişkilerinin farklı olduğudur.

TSK diğer ordulardan farklı olabilir, bu konunun uzmanı değilim ama şayet bir farklılık varsa bu farklılık protokol sıralamasında değil ulusal savunmanın etkinlik düzeyinde kendini göstermelidir.

Dağlıca ve Aktütün facialarının gösterdiği ise tam da bu değildir.

Yapılması gereken bu değişikliği de içerecek yeni bir anayasadır.

Star, 21.10.2008

Eser Karakaş

22.10.2008


“Bu ne yaman çelişki, anne!”

Terör, bizim kuşağın hayatının parçası. 12 Eylül’e kadar sağ sol çatışmaları, sonrasında da PKK saldırıları...

Kan emici bir örgüt ile karşı karşıyayız. 30 yıldır, kardeş kanı dökülüyor.

Bu anlamsız çatışmaların nereden beslendiği üzerinde durmayacağım.

Dış destek, Kuzey Irak’ta otorite boşluğu, bölgesel geri kalmışlık, cehalet... vs.

Merak ettiğim, bir terör örgütünün nasıl böyle “düzenli milis gruplar” ile saldırılar yapabildiği...

Bu imkan ve kabiliyetinin bir türlü ortadan kaldırılamamış olması.

Aktütün ve Dağlıca baskınları ortada.

Dağlıca sonrası Kanal D’nin, Aktütün sonrası da Taraf’ın gündeme getirdiği teröristlerin İnsansız Hava Aracı ile tespit edilen görüntüleri var.

“Bu görüntüler, Aktütün’e değil, Kandil’e ait” açıklaması tatmin edici değil.

Güçlü bir Hava Kuvvetleri’ne sahibiz. Üstelik gece de “nokta vuruş” yapabiliyoruz.

Kandil’de de olsa Cudi’de de olsa hainler vurulmalı değil mi?

“Görüntülerdeki 20 kişilik PKK’lı gruplar neden yok edilmedi?” sorusuna cevap aramakla meğer boşuna uğraşmışız.

Gazeteci-yazar Avni Özgürel, dün Taraf gazetesinden Neşe Düzel’e dudak uçuklatan bir iddiada bulundu:

“PKK, 10’uncu Kongresi’ni 21-30 Ağustos’ta Kandil’de yaptı. Bin 200 kişi toplandı. Tek bir saldırı yapılmadı.”

İnanmak gelmiyor içinizden, biliyorum. “Bu kadar da olamaz...” diye bağırdığınızı duyar gibiyim.

Ama galiba doğru.

Birincisi, 16 Ağustos ile 25 Eylül tarihleri arasında tek operasyon yapılmamış.

Zira, her operasyon Genelkurmay sitesinden açıklanıyor. Bu dönemler arası tek bir açıklama yok.

İkincisi, Genelkurmay’dan herhangi bir “muhtıra” pardon “açıklama” gelmedi.

Terörle mücadeleyi yürüten, göz bebeğimiz Türk Silahlı Kuvvetleri, böyle bir ihmal göstermiş olabilir mi?

İnsan unsuruna dayalı her kurumda olabileceği gibi, pekâlâ olabilir.

Tabii, bir ihtimal daha var. O da, Roj TV’den canlı yayınlanan bu kongreye bilinçli bir şekilde, stratejik nedenlerle göz yumulması.

Ancak öyle de olsa, bunun anlaşılması kolay değil.

Ve bu kez, sorumlular lütfen ikna edici bir cevap versinler.

Bizim gibi, gençliği terör ve acılarını takiple geçen nesil için ortada müthiş bir çelişki var.

Ahmet Kaya’nın bir dönemin hit şarkısı “Yorgun Demokrat”ı aratmayacak bir çelişki üstelik:

“Bu ne yaman çelişki anne

Kurtlar sofrasına düştüm

Hani benim gençliğim nerde.”

Bugün, 21.10.2008

Erhan Başyurt

22.10.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır