"Gerçekten" haber verir 26 Şubat 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 

Basından Seçmeler

İspanyol generaller

Hafta sonu İspanya’nın katalan bölgesinin en büyük şehri Barcelona’da idim.

İspanya’ya ilk gelişim değil ama her gelişimde bu ülkenin gelişimini, çok kısa bir sürede kalkınma konusunda aldığı mesafeyi, bu süreçte bazı insanların oynamış olduğu rolü gıptayla izliyorum.

İspanya öyle sıradan bir geçmişi olan ülke değil. Çok değil tam yetmiş sene önce tarihin gördüğü en vahşi iç savaşı bu ülke yaşamış, iç savaşta her iki taraftan kazanan Francocu’lardan ve kaybeden Cumhuriyetçilerden toplam 3.5 milyon insan öldürülmüş.

Hitler’in uçakları general Franco’nun yanında Cumhuriyetçi köyleri bombalamış, taş üstüne taş bırakmamış.

İç savaş sonrası general Franco ülkeyi ağır bir diktatörlük ortamı içinde ölümüne kadar yönetmiş, ülke dünyadan büyük ölçüde kopmuş, ekonomisi güdük kalmış.

Franco’nun ölümünden hemen sonra, iki dev adam, Kral Juan Carlos ve siyasetçi Felipe Gonzales ülkenin kaderine el koymuşlar, olağanüstü bir çaba ve kararlılıkla, Avrupa’ya ve daha önemlisi Franco kalıntısı ispanyol generallerin büyük direnişine rağmen ülkeyi bir bataktan alıp çok kısa sürede Avrupa Birliği üyeliğine taşımışlar.

Bu süreçte de Kral dahil kelle koltukta çalışmışlar zira Franco artığı generaller Parlamento’ya silahlı baskın dahil her yöntemi Avrupa’ya katılımı engellemek için kullanmışlar.

Ama iki gerçekten dev ve vizyon sahibi adamın sarsılmaz kararlılığı, arkalarına aldıkları siyasal kadroların inançlı tutumu 1986 senesinde İspanya’yı, seneler süren bir faşizm sonrası Avrupa’ya taşımış.

İspanyol generaller Franco rejiminin kendilerine ürettiği ayrıcalıklı konumları sarsılmasın, değişmesin diye sürece inanılmaz bir direniş gösteriyorlar; daha geçen sene bile bir bölgesel özerklik talebi karşısında bir kuvvet komutanı siyasete kabul edilemez bir müdahalede bulunuyor ama siyasi sınıf hemen gerekli cevabı veriyor, generali görevden alıyorlar.

1986 öncesi yani Avrupa üyeliği öncesi dahi Franco artığı generallerin her kalkışma çabası kafalarına vurularak aşılıyor ve generallere demokrasi, hukuk devleti ve Avrupa ile birlikte yaşama öğretiliyor.

İspanyol generallerin 1986 öncesi ve hatta sonrası söylemleri de ilginçtir; ısrarla ‘milli egemenlik’ ve ‘milli onur’ kavramlarını ön plana çıkarıyorlar, Avrupa üyeliğinin İspanya’nın geleneksel değerlerini parçalayacağını öne sürüyorlar, Avrupa yanlılarını hatta Kral Juan Carlos’u işbirlikçi, hain, satılmış olarak niteliyorlar, Felipe Gonzales ve arkadaşlarının Avrupa’ya katılım çabalarını Avrupa kurumlarından aldıkları paraların bir karşılığı olarak göstermek istiyorlar.

Yukarıda da belirttiğim gibi süreç kolay olmuyor ama iki gerçek lider, Juan Carlos ve Gonzales, Franco artığı generallere ve onların başını çektiği ulusalcı, askerci, Francocu, milli egemenlikçi muhalefete rağmen İspanya’yı Avrupa’ya taşıyorlar.

Avrupa üyeliği 1986’dan sonra İspanya’yı üzerine sihirli bir değnek değmişçesine değiştiriyor, ülke büyük bir atılım yapıyor, yepyeni, demokratik, özgür ve zengin, kendine güvenli bir İspanya doğuyor. İspanya’nın bu çok olumlu değişmi zaten AB karşıtı çevreleri tamamen yalnız bırakıyor, tarihin çöp tenekesine atılıyorlar. Demokrasi, özgürlük ve zenginlik bağımsızlıkçı baskları da kendi çıkarlarının AB’de olduğuna, İspanya’nın bir parçası olarak kalmalarına ikna ediyor. Bask terör örgütü hala var ama artık kimse çok ciddiye almıyor, marjinalleşmiş durumda.

Askerler ise, gönüllü ya da değil, siyasi otoritenin mutlak emrinde görev yapıyorlar, aksi yönde kafasını kaldıran hemen tasfiye ediliyor.

Daha akıllı ispanyol generaller de zaten ordunun çıkarının demokraside olduğunu görüyorlar. Barcelona Katalanya’nın başkenti; milliyetçi katalanlar milliyetçiliklerini de dahi katalan mimar Gaudi üzerinden, ulusal mimari üzerinden yaratıyorlar. Milliyetçiliği mimari üzerinden kurgulayanlarla, milliyetçiliği marşlar üzerinden kurgulayan bir olmuyor doğrusu.

Star, 25.2.2009

Eser Karakaş

26.02.2009


Kanıksama

Kanıksama, bünyenin yaşamaya devam edebilmek için geliştirdiği bir korunma mekanizması besbelli. Değiştiremeyeceğimiz şeyleri kanıksamamız bir kurtuluştur ama değiştirebileceğimiz olumsuzlukları kanıksamak, onlarla “bir arada yaşamaya” alışmak, değişimin, reformun, ilerlemenin önündeki en büyük engeli oluşturur.

Korkum, şu anda Ergenekon Davası ile ilgili böyle bir kanıksama sürecine girmiş olmamız...

O kadar hızlı bir çözülme karşısındayız ve o kadar inanılmaz şeyler öğreniyoruz ki her gün, toplum olarak “ruh sağlığımızı” korumanın yolunu kanıksamada arıyor gibiyiz.

Sadece şu son birkaç ayda ortaya çıkanlara bir bakın: Tuncay Güney’in her biri dudak uçuklatacak kadar vahim yüzlerce iddiasını bir seferde üzerimize boca edivermesiyle öyle bir şaşkına döndük ki, bu iddiaların doğrusunu-yanlışını ayırmak için uzun boylu düşünmeye bile mecalimiz kalmadı.

Onun şokunu atlatamadan, Abdülkadir Aygan’ın o dehşet verici ifadesi yeniden gündeme geldi. Fırat’ın öte yanındaki Ergenekon’un korkunç yüzüyle bu kadar açık, bu kadar somut bir biçimde yüz yüze gelmek “on yılın olayı” olmalıydı aslında. Ama biz böyle bir şoku da birkaç günde geçiştirmek zorundaydık.

Çünkü sırada başka şoklar vardı:

Eski bir Genelkurmay Başkanımız, ele geçirilen ses kasetlerinde “”Bu işi bir tek şey, Silâhlı Kuvvetler temizler artık. Eğer seçimlerde de başarılı olunmazsa Silâhlı Kuvvetler’in bunu halletmesi lâzım” diye konuşuyordu. Bu Genelkurmay Başkanı, bir siyasi parti liderine telefon edip Meclis’e girmemesini söylemiş, bir Cumhuriyet Başsavcısı’yla da yargı eliyle darbe senaryosu üzerine konuşmuştu. Normal bir ülkede bütün bunlar siyasi sistemi kökünden sarsar ve bir dizi depreme neden olurdu. Bizde hiçbir şey olmadı.

Ardından -böyle miydi sıra?- GATA Skandalı patlak verdi. Orgeneral Şener Eruygur’un eşinin ağzından bir tahliyenin içyüzünü öğrendik. Yargının tarafsızlığı inancımızı kökten sarsan konuşmalar dinledik.

Yine bu birkaç ay içinde, İbrahim Şahin’in suikast timi kurma hazırlıklarına, Danıştay Davası sanıklarının İlhan Selçuk’u öldürme planlarına, İşçi Partisi Karargah evlerinde yapılan darbe planlarına şahit olduk.

Daha bunları içimize sindiremeden, Ergenekon’un medya ayağı bütün çirkinliğiyle geldi önümüze. Bir medya patronunun, Karamehmet’in “takılan işlerini” halletmek için Jandarma Komutanı’yla yürüttüğü pazarlığı izledik. “Milli” yayın çizgisine karşılık el konan bankanın kurtarılması... Midemiz bulandı ama yutkunup geçiştirdik.

Son olarak da emekli Tümgeneral Genelkurmay Adli Müşaviri Erdal Şenel’in evinde ele geçen CD’de “Karanlık Savaş Konsepti” ile karşı karşıya kaldık. Bu CD’den “Siyasal İslâm’la Mücadele” için hazırlanmış eylem planlarını; albay rütbesinde subaylar tarafından oluşturulan “Aydınlanma Ekipleri”ni öğrendik. Karanlık Savaş’la mücadele etmek için, sivil toplum örgütleri ve parayla satın alınacak basın mensupları ile akademisyenlerden söz edildiğini dinledik.

En vahimi de, generallerin bu planlar çerçevesinde terörün açıktan lanetlenmesini ama el altından desteklenmesini kararlaştırdıklarını öğrendik. Evet, işte bütün bu inanılmaz olaylar peş peşe geldi yığıldı ruhlarımızın, vicdanlarımızın üzerine.

Topraktan fışkıran cesetler, ordu malı silahlarla iç savaş çıkartmaya hazırlanan general emeklileri, darbe toplantıları, siyasetçilere yönelik tehditler, darbecilerle yüksek mahkeme üyeleri arasındaki inanılmaz ilişkiler, provokasyonlar, kendilerine teslim edilen gencecik askerlerin ölümü pahasına el altından PKK’yı destekleme planları yapan generaller... Onlarla birlikte iş tutan iş adamları, medya patronları...

Yüz yüze kaldığımız manzara anlaşılan fazla ağır geldi. Böylesine ağır bir çürümüşlük içinde yaşamaya devam edebilmek için belki de, kulaklarımız sağırlaşmaya, vicdanlarımız nasırlaşmaya başladı.

Kanıksama, bütün kötülerin en büyük kurtarıcısı olarak devreye girdi.

Artık hiçbir şey bizi eskisi kadar şaşırtmaz, öfkelendiremez oldu. Ambale olduk, olan biteni takip edemez hale geldik. “Allah topunun belasını versin” deyip köşemize çekilme, bu berbat dünyada bizi biraz olsun oyalayan dizilerimize, çöpçatan programlarımıza dönme eğilimine girdik. Öyle görünüyor ki, bu toplumsal psikoloji, bugün Ergenekon Davası’nın sağlıklı ilerlemesinin önündeki en büyük tehlike. Derin Devlet bu defa da paçayı kurtarırsa, bu kanıksama sayesinde kurtaracak.

Bunun bir çaresini bulmalıyız, çare nedir bilmiyorum; ama mutlaka bulmalıyız...

Bugün, 25.2.2009

Gülay Göktürk

26.02.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır