10 Kasım 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Basından Seçmeler

Peygamber ocağı mı, darbe odağı mı?

Bİlİyorsunuz bu aralar gündemin ilk sıralarında yer alan olaylardan biri de şu “ıslak imza” meselesi ve onunla bağlantılı askerin darbe planı. Zor bir dönemden geçiyoruz ve geçen yazımda da söylediğim gibi soru ve cevapların birbiriyle yer değiştirdiği, iyice birbirine karıştığı, birçoğunun yalnızca kendine ve keyfine göre Müslüman olduğu günlerde yaşıyoruz.

Aslında şimdi gün yüzüne çıkan sorunların hiçbiri bir günde oluşmadı, askerin de ilk darbe teşebbüsü değil. Sorunlar bağıra bağıra geliyorum dedi ama kimse bir şey yapmadı. “Bugünün işini yarına bırakma”, atasözü unutuldu, sorunlara karşı çözüm üretmesi gereken siyasiler bunu hep erteledi, sorunlar görmezlikten gelindi. Hukuk da, demokrasi de sanki hiç kimseye lazım değildi.

Siyasilerin vurdumduymazlığından daha vahim olanı ise, ülke nüfusunun % 99’unu oluşturan Müslümanların, peygamber ocağı olarak gördüğü ordunun darbe odağı haline gelmesine seyirci kalmasıydı. Hem de ordunun bir yandan da milletinden ve milletinin inancından soyutlanmaya çalıştığını göre göre. Elbette bu soyutlama ve dışlama çabası ordunun bütün mensupları için geçerli değil, bunu daha çok ordu içinde belirli bir kesim yapıyor.

Ne demek istediğimin daha iyi anlaşılması için, uzun yıllardır Türkiye’de yaşayan ve sayısız asker eşiyle tanışan biri olarak gözlemlerimi ve onlardan dinlediklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Asker eşleriyle tanışmalarım sırasında defalarca kendimi Katolik papazı gibi hissettiğim çok oldu. Sanırım yabancı ve sonradan Müslüman oluşumun da etkisiyle deyim yerindeyse günah çıkartırcasına bana dertlerini anlatıyorlar. Birçoğu, eşinin görevinden dolayı başını örtemediğini, evinde bırakın İslam’ı anlatan başka kitapları, çoğu zaman Kur’an’ı Kerim veya seccade bile bulundurmaya korktuklarını söylüyorlar.

Türkiye’deki ilk yıllarımda bana garip ve abartılı gelen bu olayların artık tümüyle doğru olduğunu düşünüyorum, doğru olmasa benzer durumları başka başka asker eşlerinden değişik zamanlarda, değişik şehirlerde dinleyebilmem mümkün olmazdı.

Yıllar geçtikçe daha çok şey öğrendim, askeri lojmanlarda oturanların taşındıktan kısa bir süre sonra başka askerler tarafından ziyaret ve hoş geldiniz demek bahanesiyle kontrol edildiğini, daha sonraları birbirini kontrol eder hale geldiklerini ve çocuklarının odalarının bile bir bahaneyle kontrol edildiğini anlatıyorlar. Çocuklara hangi kitapları okuduğunu, nerelere gittiğini kısaca herşeyi soruyorlar, sözde çocuklarla sohbet ediyorlar. Asker eşleri bu durumlardan çok rahatsız olduklarını ancak yapabilecek bir şeylerinin olmadığını söylüyorlar.

Bir düşünün peygamber ocağı olarak görülecek kadar milletine güven veren bir orduda bu olaylar nasıl ve niçin yaşanıyor. Kimse bir şey demiyor.

Evinde dini kitaplar bulundurduğu, zaman zaman da olsa gizlice namaz kıldığı veya eşinin zaman zaman başını örttüğü tespit edilen subay ya da astsubaylar hemen “irtica” gerekçesiyle ordudan ihraç ediliyor. Kimse bir şey demiyor.

Hiçbir subay ya da astsubay çıkıp da “ ben inancımın gereği gibi yaşarım, burası peygamber ocağı, hangi cüretle benim namazıma, eşimin başörtüsüne müdahale edersiniz” demiyor. Ordudan ihraç edilmeyi beklemeyip istifa etmiyor. Ordudan ihraç edilmeden bu olaylara karşı tepki olarak istifa eden hiç olmuş mudur, bilemiyorum, ben duymadım.

İşin bir garip tarafı da, bana yakınan asker eşlerinin, hem yapabileceğimiz bir şey yok demeleri hem de bütün şikâyetlerine rağmen çocuklarının da ordu mensubu olması için çok çaba harcamaları. Hatta öyle ki çocukları askeri okulların giriş sınavlarını kazanamayınca çok büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar.

Bir de lise öğrencilerine Milli Güvenlik dersi veren ordu mensupları var ki, onları öğrencilerden dinlemelisiniz. Okulları askeri kışla gibi görüyor, çocukları asker gibi eğitmeye çalışıyorlar. Bu yetmezmiş gibi öğrencilere siyasi telkinlerde bulunuyorlar ve bazı siyasi partilere karşı öğrencileri kin ve nefretle dolduruyorlar. Kimse bir şey demiyor.

Ben okul bahçelerinde askeri araçları her gördüğümde önceleri herhalde öğrenci olan çocuğunu veya öğretmen olan eşini görmeye gelmiştir diye düşünüyordum. Her ne kadar askeri araçla tuhaf bir ziyaret etme şekli gibi görünse de bir insan zaafı deyip fazla üzerinde durmuyordum. Meğer Milli Güvenlik diye bir ders varmış da o dersi vermek için geliyormuş bu komutanlar. Sanki hiçbir sivil öğretmen bu dersi veremezmiş gibi. Buna da kimse bir şey demiyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama burada tek tek saymama gerek yok sanırım. Dilim döndüğü kadar ve tabii ki demokrasimizin el verdiği ölçüde ne demek istediğimi anlatmaya çalışıyorum.

Kendini imtiyazlı bir sınıf olarak gören bir kısım ordu mensuplarına karşı hukukun üstünlüğü ilkesi artık harekete geçirilmezse, peygamber ocağı olmaktan gittikçe uzaklaşan darbe odağı haline gelen orduya milletçe gereği gibi sahip çıkılarak yeniden çeki düzen verilmezse, daha çok ıslak imzalar çıkar, daha çok darbe teşebbüslerine şahit oluruz.

Teodora Doni Yeni Şafak, 9.11.2009

10.11.2009


Kim daha büyük vatan haini?

Amerİkan halkı ve tarihin tozlu sayfaları, cepheden sürekli kahramanlık haberi gerilen bu büyük komutanı affetmedi. Çünkü bu halk ordusunu, üzerinde bir toz zerresine bile tahammül edemeyecek kadar çok seviyordu.

General George Smith Patton, askerlik mesleğinin gelmiş geçmiş en başarılı komutanlarından biriydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında efsaneleşti, Amerikan ordusunun Avrupa’da beklenenin çok ötesinde bir hızla ilerlemesini sağladı. Almanya’nın yenilgisine, Rusya’nın ilerleyişinin durdurulmasına imza atarak büyük bir şöhret elde etti. Savaş sırasında ülkesinde kahramanlaştı.

Sert üslubu, sınır tanımaz konuşmaları ve iddialı kişiliğiyle de her zaman ilgi odağı olan bu müthiş asker, kariyerinin en parlak döneminde büyük bir hata yaptı: Sicilya’da bir askeri hastane ziyareti sırasında ortalıkta dolaşmakta olan bir eri, “ruhsal çöküntü nedeniyle” cephe dışında olduğunu duyduğunda “korkak” diye bağırarak herkesin ortasında tokatladı!

Olay hızla duyuldu. Ülkenin en önemli savaş kahramanı, bir anda altında gamalı haç bulunan Nazi çizmeleriyle asker tekmeleyen SS subayı görüntüsüne büründürüldüğü karikatürlere konu oldu. Halkın tepkisi o kadar büyük oldu ki General Eisenhower, Patton’u görevden almak zorunda kaldı.

Patton, ABD ordusunun Normandiya Çıkartması’nı, pasif görevde ve uzaktan izleyerek kariyerinin ‘büyük düşüşü’nü yaşadı. Daha sonra tekrar göreve çağrılmasına rağmen “er tokatlayan komutan” hatırası belleklerden hiç silinmedi. Ve büyük savaşın efsanesi, omzunda üç yıldızı göremeden meslek hayatını tamamlamak zorunda kaldı.

Amerikan halkı ve tarihin tozlu sayfaları, cepheden sürekli kahramanlık haberi gerilen bu büyük komutanı affetmedi. Çünkü bu halk ordusunu, üzerinde bir toz zerresine bile tahammül edemeyecek kadar çok seviyordu! Üstelik Amerikan halkının titizliği ve Patton’a karşı takındığı olumsuz tavır, ülkede ordu düşmanlığı tartışmaları falan da başlatmadı. Olay sıradan bir vaka olarak algılandı: Yükselişte olan büyük bir asker, affedilmez bir hata yapmış ve bedelini ödemişti. Nokta.

Şimdi gelelim bizim ıslak imzaya… Son günlerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetim kademesiyle ülkenin rejimi arasında ciddi bir ihtilaf var. Seçilmiş hükümeti ortadan kaldırmanın (oldukça primitif) planlarının yapıldığı artık ayan beyan ortaya çıktı. Genelkurmay Başkanı’nca “bir kağıt parçası” olarak tanımlanan ve “TSK’yı yıpratmak isteyen ‘dış mihraklarca’ pazarlanarak Türkiye’nin vaktini ve enerjisini tüketmekle” suçlanan bu belgenin hazırlanmasında kendi dahli olup olmadığı soruşturma tamamlandığında ortaya çıkacak umarım.

İlker Başbuğ’un bilgisi ve ilgisi dahilinde hazırlanmamış bile olsa TSK’nın en üst kademesinin, rejimle ve halkıyla ciddi bir kavga içinde olduğu kesin. Bu uyuşmazlıktan üreyen en önemli slogan da, kendileri gibi düşünmeyenlerin “ordu düşmanlığı içinde” olduğu iddiası. Yani ABD halkının ta İkinci Dünya Savaşı sırasında sahip olduğu konsensus, bu ülkede yok! Yani bir komutanı ya da bir yönetim halkasını eleştirmekle, orduya top yekun düşman olmak arasındaki kalın çizgi, bizde algılanamıyor ne yazık ki.

Ve çok ilginçtir ki bu ülkenin bazı aydın, entelektüel kalemleri, gazetecileri, yazarları, fikir önderleri; ordunun rejimle ciddi uyuşmazlık içindeki üst kademesi tarafından kendilerine hap gibi sunulan bu argümanı ‘hop’ diye yuttular. Ülke, bu belgenin haklı nedenlere dayandığına inanan “belge taraftarlarıyla”, TSK’nın asli işi olan askerlikte derinleşmesi, siyasetten elini çekmesi gerektiğine inanan “ordu düşmanları” şeklinde ikiye bölündü. Yani gerçek bir cumhuriyet rejiminde olması gerekenleri talep edenler, “ordu düşmanı” yaftasıyla ‘ödüllendirilmiş’ oldu.

Ordunun kumanda kademesinin fikir, davranış, hareket ve kararlarını eleştirmek; daha iyi işleyen; asıl işini en mükemmel şekilde yapan bir silahlı kuvvetler yönetimi talep etmek, hangi mantıkla ‘düşmanlık’la yan yana koyulabiliyor anlamak mümkün değil. Üstelik bu konu üzerinden öyle ucuz bir ‘vatan sevgisi polemiği’ dönüyor ki zihinlere zarar.

Hiç kimse; kendisinin TSK’nın üzerine daha fazla titrediği, orduyu herkesten fazla sevdiği, daha büyük vatansever olduğu vb. yanılgısına kapılmasın. Kimse, bu konuda ötekinden büyüklük taslama hakkına sahip değildir. Tıpkı kendisi gibi düşünmeyeni ‘ordu düşmanı’ ilan etme hakkı olmadığı gibi. Tersine TSK’nın asli işinde en üst mertebede ehil ve haddi olmayan şeylere burnunu sokmayan bir konumda olmasını talep etmek; insanı, vatanseverliğe daha fazla bile yaklaştırabilir. Ne de olsa ister ticari ister askeri olsun, bir kurumun en büyük gücü asli işinde ‘en iyi’ olabilmektir.

“Ordu düşmanlığı” söylemi, kendisini TSK tarihinin -belki de- en sıkıntılı günlerine hapseden şu anki üst kademe yönetiminin uydurmasıdır. Bu uydurmacaya kendini kaptırmaksa, yaptıkları “darbe ortamı yaratma planını” bile ellerine yüzlerine bulaştırmış bir yönetimin riskini satın almaktır ki ölü bir yatırım olduğu ortadadır. Dolayısıyla sevdiğiniz bir markanın yönetimini, hisse senedini satın aldığınız bir holdingin üst kademesini, tuttuğunuz takımın o dönemki başkanını ve adamlarını eleştirmek nasıl ‘düşmanlık’ değilse TSK yönetiminin son dönemki beceriksizliğini ve bakış açısını eleştirmeye ‘ordu düşmanlığı’ demek, bu ekibin batmakta olan gemisine binmekle aynı kapıya çıkar.

Kaldı ki sağlıklı düşünebilen, kendi menfaatlerini algılayabilen bir insanın, ordu düşmanı olması mümkün değildir. Bir tür düşmanlık biçimi –belki- ‘pasifist’ler için telaffuz edilebilir. Bunlar her tür savaşa, silahlanmaya vs. karşı insanlar oldukları için bir tür ordu düşmanı olarak nitelenebilirler. Ancak bu insanlar yalnız kendi ülkelerinin değil, tüm dünyadaki ordulara karşı oldukları için yine tam olarak bu tanıma girmezler bence. Zaten bu düşünce kendi içinde son derece tutarlı ve hümanist bir bakış açısı olduğu için, ‘düşmanlık’ sözcüğüyle yan yana kullanılması da büyük talihsizlik olacaktır.

Burçak Güven Sabah (İşte İnsan eki), 8.11.2009

10.11.2009


Özal ne kadar sivildi?

Özal 12 Eylül rejiminin bürokratı ve darbe vesayetinin ön verdiği bir siyasetçiydi. Hadi, o ortamın bunu zorunlu kıldığını varsaydık, kurcalamadık, 12 Eylül’ün siyasi yasaklarını kaldırmak için referandum yapıldığında, siyasi yasakları kaldırmaya “Hayır” kampanyasını neyle izah edeceğiz?

Bakın, o dönemin referandum kampanyasına, “sivil siyasetin öncüsü” Özal’ın, “Hayır” kampanyasını, darbecilerin diline sarılarak nasıl canla başla yürüttüğünü görürsünüz. “Ülkeyi 12 Eylül’e getirenlerin sivil siyasetçiler olduğunu, o nedenle asla affedilmemeleri gerektiğini” söylememiş miydi?

Geçmişe çifte standartla bakmayı içine sindiren, bugüne de aynı yaklaşımla bakmakta mahzur görmez. Aslında geçmişe çifte standartla bakma eğilimi, bugün olan biteni istediği kalıba dökme ihtiyacının sonucudur. Bir vesayet sisteminin yerleşmesi cehennemine giden taşların, sağdan soldan nasıl yerleştirildiğini hakkıyla görmekten, göstermekten kaçarsak bir vesayetten diğerine savrulur gideriz, benim endişem, korkum bu.

Nuray Mert, Hürriyet, 9.11.2009

10.11.2009


Öztorun operasyonu Özal değil, Evren patentliydi

1983 yılında sandıktan tek başına iktidar çoğunluğunu elde eden Özal, ara rejim döneminden sıyrılıncaya kadar iktidarı Kenan Evren ve arkadaşlarıyla paylaştı. Bakanlar Kurulu listesini bile yıllarca birlikte yaptı. Mesut Yılmaz da Evren kontenjanından kabineye girmiş isimlerdendir.

(...)

Evren ve arkadaşlarının etkisiyle Demirel, Türkeş, Erbakan ve Ecevit’in siyasi yasaklarını referanduma götürecek kadar rotadan çıktığı dönemler oldu. 1988 yılı Temmuz ayında başına talih kuşu kondu. Genelkurmay Başkanlığı’na hazırlanan ve henüz kararnamesi imzalanmadan davetiye bastırıp sevenlerine dağıtan Orgeneral Necdet Öztorun, emekliye sevk edildi.

(...)

Oysa, operasyon Özal’a ait değildi, Evren patentliydi. Cumhurbaşkanı Evren, Öztorun’un Genelkurmay Başkanı olmasını istemiyordu. Özal’dan Necip Torumtay’ın Genelkurmay Başkanlığı kararnamesini kendisine getirmesini istedi. Öztorun, “Davetiye bastırdım, komutanlığıma engel olmayın, istiyorsanız bir gün sonra istifa ederim” dese de Evren’i ikna edemediler. İşte Kenan Evren sağ, sorun kendine. O sürece tanık olmuş önemli isimlerden Vehbi Dinçerler Ankara’da, arayın, anlatsın size.

Şamil Tayyar, Star, 9.11.2009

10.11.2009


Bu siteler TSK’nınsa Ergenekon’unkiler kimin?

Türkİye’nİn baş döndüren gündeminde olayları anlayabilmek için öncelikle çok dikkatli olmak ve sık sık arşivlere bakmak şart.Önce kısa bir hatırlatma yapalım. Malum, ihbarcı bir subayın İrtica ile Mücadele Eylem Belgesi’nin orijinalini savcılara ulaştırdığı ortaya çıkmıştı. Adli Tıp da belgeyi ve altındaki imzayı teyit etmişti. İhbarcı subayın bilgilerini terhis olan bir er de doğrulamıştı. Aynı subay 5 Kasım’da yeni bir mektup yollayarak cuntacıları ve eylem planlarını deşifre etti.

Aynı mektupta ayrıca internet andıcı vardı. Buna göre Genelkurmay kara propaganda için web siteleri kurup yönetiyordu. Burada ilginç bir şey daha yaptı karargâh: Kabul ettiği faaliyetlerin başbakanlığın direktifi ile olduğunu iddia etti. Başbakanlık “Bizde böyle bir şey yok” deyip emri sordu ama Genelkurmay 2000 yılını adres gösterdi.

Bu kadar kronolojik bilgiyi verdim çünkü her şey birbirine karışıyor. Aslında birazda istenen bu. Çünkü Genelkurmay basın bilgilendirme toplantısında sorulara cevap vermekten çok hedef şaşırtma-yönlendirme yapıyor.

Sitelere dönersek. Biz akredite sayılmadığımız için orada değildik ve kafamızı kurcalayan soruları soramadık. Şimdi buradan soralım.

Öncelikle bu hangi direktif ve içeriği ne? Ayrıca kamu hukukunda çok net bir kural vardır ki hiçbir yönetmelik, direktif hatta kanun yürürlükteki Anayasa’ya aykırı olamaz. Kanunsuz bir emri kim nasıl verdi? Bu emrin kanunsuzluğu ile ilgili bir itirazınız oldu mu? Atıf yapılan madde internetin takibini ve düzenlenmesini içeriyor. Fakat sahiplendiğiniz siteler kara propaganda siteleri. Dediğiniz gibi bu siteler 2007 yılındaki kanun değişikliği ile değil 2009 başında konunun basına yansımasından sonra değiştirilmiş. Yani ortada tarih yanlışları var.

Şimdi gelelim işin bam teline.

Genelkurmay Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu’nun ‘Bizim’ dediği 42 sitenin 35’i bir yerden tanıdık geliyor.

O tanıdık yer de Ergenekon soruşturması. Hatırlanacağı gibi Türk’ü, Ermeni’yi, Kürt’ü, Rum’u bir birine düşürmeyi hedefleyen, irtica yaygarası yapan 35 sitenin yapımcısı eski yüzbaşı-bilişimci Ataman Yıldırım çıkmıştı. Ataman 10. dalgada gözaltına alınmış ve örgüt yöneticisi olmaktan tutuklanmıştı. Hâlâ da tutuklu.

Yıldırım ‘Naryaz’ adlı yazılım şirketinin sahibi. Evinde yapılan aramada ‘hayhay’ adı verilen bir belge çıkmıştı. Bu isme dikkat... Çünkü 35 sitenin hepsinde iletişim adresi [email protected].

İz süren güvenlik birimleri Ataman’ın TSK’da sivil memur olan M. Bülent Sarıkaya ile ilişkide olduğunu tespit etmişti. Tespitlere göre kara propaganda yapan 35 site aynı adresten besleniyor. İlgili mail adresine Sarıkaya’nın kullandığı ADSL hattından da girilmiş.

Biraz karmaşık gelebilir. Özetle; kara propaganda için TSK site açıyor. Ama aynı sitelere Ergenekon sanıkları lojistik destek veriyor. Aracı ise TSK’da görevli.

Savcıların iddiasına göre Ergenekon bir terör örgütü ve bir örgüt internette kara propaganda için site açabilir. Cevabı aranan ve dikkati çeken şey ise şu: TSK “Bu siteler benim” demişse Ergenekoncuların durumu ne oluyor? Bu siteler ordununsa Ergenekon’da ordunun bir parçası mı oluyor? Çubuklu kara propaganda sitelerini sahiplenirken acaba Ergenekon’u da sahiplenmiş mi oldu? Başta da dediğim gibi akredite olsaydık sorardık. Gerçi böyle sorular soran birini de akredite ederler mi? O da ayrı soru tabii.

Adem Yavuz Arslan Bugün, 9.11.2009

10.11.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.