16 Aralık 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Lahika

Âyet-i Kerime Meâli

Kendilerine verdiğimiz kitabı hakkını vererek okuyan ve onun hükümlerine uyanlar, ona gerçekten iman etmişlerdir. Onu inkâr eden kimseye gelince, işte onlar da hüsrana düşenlerin ta kendisidir.

Bakara Sûresi: 121

16.12.2009


Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden...

Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer sûretinde gösterdikleri gibi, aynen ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm.

Bir zaman, esaretten geldikten sonra, İstanbul’da bir iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmışken, birgün İstanbul’un Eyüp Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden, bakıyorum, benim hususî dünyam vefat ediyor, bazı cihette ruh çekiliyor gibi bir hâlet-i hayaliye bana geldi. Dedim “Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazıları mıdır ki, bana böyle hayal veriyor?” diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım. Kalbime ihtar edildi ki:

“Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul, içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul’un halkını buraya boşaltan bir Hâkim-i Kadîr’in hükmünden kurtulup müstesna kalamazsın; sen de gideceksin.”

Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayal ile Sultan Eyüp Camii'nin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misafirim. Bu menzilcikte misafir olduğum gibi, İstanbul’da da misafirim, dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, birgün de İstanbul’dan da çıkacağım, diğer birgün de dünyadan çıkacağım.

İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli, elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir iki dostu kaybetmiyorum. İstanbul’da binler sevdiğim dostlarımdan mufarakat gibi, çok sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve müptelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer sûretinde gösterdikleri gibi, aynen ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayalim dedi ki: Madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı, sinemada, gezer gibi görülüyor; ileride kat’iyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.

Birden, Kur’ân-ı Hakîmin nuruyla ve Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn hâlet, sürurlu ve neşeli bir vaziyete inkılâp etti. Şöyle ki:

O hazîn hale karşı Kur’ân’dan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimal-i şarkîde, Kosturma’daki gurbetinde bir iki esir zabit dostun vardı. Bu dostların her halde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana birisi deseydi, “Sen İstanbul’a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?” Elbette, zerre miktar aklın varsa, İstanbul’a ferah ve sürurla gitmesini kabul edecektin. Çünkü bin birden, dokuz yüz doksan dokuz ahbabın İstanbul’dadırlar. Burada bir iki tane kalmış; onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul’a gitmek hazîn bir firak, elîm bir iftirak değil. Hem de geldin, memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki pek karanlık, uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtına kışlarından kurtuldun. Bu güzel, dünya cenneti gibi İstanbul’a geldin.

Aynen öyle de, senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var; onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefatın firak değil, visaldir, o ahbaplara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervâh-ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar diye ihtar edildi.

Lem’alar, 26. Lem’a, 10. Rica

LÜGATÇE:

şimal-i şarkî: Kuzey doğu.

firak: Ayrılık.

iftirak: Ayrılık.

visal: Kavuşma.

ervâh-ı bâkiye: Baki ruhlar.

âlem-i berzah: Kabir âlemi.

16.12.2009


Haşirle ilgili bir mesele

Bu dünya bir imtihan ve tecrübe meydanı olduğundan, her hadise hikmet sınırları içinde meydana gelir. Bu âlemde hâkim olan Hikmet ismidir. Eşyanın yaratılışı ve devamı hikmet sınırları içinde gözükür. Yani dünyada asıl olan Hakîm ismidir. Cenâb-ı Hakk’ın diğer bütün isim ve sıfatları Hakîm ismine bağlı olarak tecellî ederler. Kadir, Rahim, Şafî, Mürid, Alim gibi isimler imtihan sırrına uygun, tecrübe meydanı şartları içinde, dârü’l-hikmet olan şu dünyada hikmet sınırları içinde faaliyet gösterirler. Bu sebeple bu dünyaya hikmet dünyası adı verilmiştir. Hatta peygamberlere verilen mu'cizeler bile Hakîm ismi çerçevesinde, imtihan sırrına uygun olarak verilir ki, bazı insanlar iman etmiş, bazıları da mu’cizeleri gözleri ile görmesine rağmen inkâr etmişlerdir.

Bu noktada bir çocuğun yaratılışını dikkate alarak Hakîm ismi dairesinde Kudret isminin tecellisine bakalım. Anne rahminde yaratılışın ilk safhası başladığında, diğer isimlerle birlikte Kudret ismi de faaliyete başlar. Zamanla çocuk canlanır. Çocuğun azaları teşekküle başlar. Göz, kulak, beyin, kalp ve diğer azaları Allah’ın Kadir isminin tecellisi ile bir bir inşâ olunur. Dokuz ay on gün sonra da çocuk dünyaya gelir. Elbette ki bu süre içinde çocuğun maddî hayatı için lâzım olan gıdalar anne tarafından alınır ve Kudret ismi bu gıdaları çocuğun vücudunun inşasında kullanır.

İşte bir insanın yaratılışında dokuz ay on gün gibi bir süre, bazı gıdaların anne yoluyla alınması gibi bazı maddeler ihtiyaç hâsıl oldu. Bütün bu faaliyetler ise bir düzen ve nizam dahilinde, Allah’ın bu âlemde koyduğu kanunlar dairesinde, yani Hikmet ismi tecellîsinde cereyan etti. Bir çocuğun yaratılışı gibi, diğer bütün mahlûkat da yine aynı şekilde Hikmet ismi çerçevesinde yaratılır. Bu hakikat bize “Evet, dünya dârü’l-hikmet ve âhiret dârü’l-kudret olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettîb, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizâsıyla dünyada icad-ı eşya, bir derece tedricî ve zamanla olması, hikmet-i Rabbâniyenin muktezâsı olmuş” (Sözler, 106) sırrını açıklar.

Ancak, “Âhirette ise, hikmetten ziyâde kudret ve rahmetin tezâhürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşâsına işareten Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, ‘Kıyâmetin gerçekleşmesi ise, ancak göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır’ (Nahl Sûresi: 77) ferman eder” (Sözler, 106) sırrı gerçekleşecek.

Evet, ifadeye göre ahirette eşya bir anda inşâ ediliyor. Bu dünyada bir insanın yaratılması için dokuz ay gibi bir müddet beklemeye ihtiyaç yok. Kudretin tecellisi ile, “Kün fe Yekün”, yani “‘Ol’ der, o da olur” sırrınca eşya bir anda haşir meydanına getiriliyor.

Elbette ki, “...haşr-i âzam bir anda, zamansız vücuda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece harika ve emsâlsiz olan meseleyi iz’an ile kabul etmesine medar olacak meşhud bir misâl ister” sırrınca zamansızlık kavramını anlamak çok zor. Ancak haşir meydanı ile birlikte ahiret âlemlerinde zaman kavramının da anlamını yitirdiğini Üstad Bediüzzaman veciz bir şekilde yukarıdaki ifadede izah etmiş.

Bu zamansızlık kavramına kısaca temas etmek gerekirse:

Zaman dediğimiz şey bu dünyaya ait bir kavramdır. Bizler dünyanın hareketine bağlı olarak, zaman tanımlaması yapıyoruz. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesini 24 eşit parçaya bölerek saat kavramını belirlemişiz. Dünyanın kendi ekseninde tam bir kez dönmesini gün, dünyanın güneş etrafındaki tam bir kez dönüşünü de 365 gün, yani bir yıl olarak saymışız. İşte bütün bu zaman kavramları, yani yıl, ay, gün, saat, dakika gibi kavramlar, bu dünyanın ve güneş sistemimizin hareketine bağlı kavramlardır. Bir başka deyişle dünyadaki mekânın ve bu mekânın hareketinin bir göstergesidir zaman.

Kıyamet ile birlikte bu dünya şartları ortadan kalktığı için, bir ölçüde şu içinde yaşadığımız mekân tahrip edildiği için, dolayısıyla mekâna bağlı bir kavram olan zaman da anlamını yitiriyor. Bu sebeple haşir meydanı ile birlikte bu dünyamıza ait olan saat, gün, ay gibi kavramlar da işlerliğini kaybediyor.

İşte bunun için, “haşr-i âzam bir anda, zamansız vücuda geliyor, maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşâ ediliyor” ifadeleri ile bu hakikate işaret edilmiş.

HALİL AKGÜNLER

iakgunler@gmail.com

16.12.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl