28 Mart 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Röportaj

TOPLUMA MAL OLAN İKİ TEMEL GÖRÜŞ

Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Vahap Coşkun: “Özellikle Kürt meselesi bağlamında iki temel görüşü var Bediüzzaman’ın. Bunlardan birincisi bu ülkede yaşayan insanların birlikteliğinin, sorunların çözülmesinde temel unsur olduğu. İkincisi de şiddet karşıtlığını ön plana çıkarması. Bu iki temel eksen bağlamında baktığımızda Bediüzzaman'ın Kürt sorununa bir çözüm imkânı sunduğunu söyleyebiliriz. Ki, bugün sorunun bütün tarafları bu iki yaklaşımda uzlaşıyor ve örtüşüyorlar.”

RESMî İDEOLOJİ ONU DA UNUTTURDU

Coşkun: “Türkiye’nin tarihî süreç içinde çok ciddî değerleri var. Resmî ideoloji bize bu değerlerin tamamını unutturdu. Biz bu değerlerden istifade edemedik. Bediüzzaman Said Nursî var, Ahmed-i Hânî var, Hüseyin-i Cisrî var, bunları unuttuk. Artık tarihimizle barışmalıyız. Onların fikirlerinden kendimize birtakım ilhamlar alabilmeliyiz. Bu toplumun bin yıldır birlikteliğinden bahsediliyor. Bir arada yaşamalarını sağlayan temel değerler ne, bu değerleri üretenler kimler? Bu toplumun tarihi 1919’da başlamadı. Tarihteki değerlerimizden faydalanabilecek basireti gösterdiğimizde, sorunlarımızı daha rahatlıkla çözebiliriz.”

Yepyeni bir anayasa şart

Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Vahap Coşkun, Kürt meselesi ve yeni anayasa tartışmalarıyla ilgili bir söyleşi yaptık. Geçen hafta sonu Risale-i Nur Enstitüsü’nün organize ettiği kongreye katılan Coşkun, Bediüzzaman’ın Kürt meselesi hakkındaki fikirlerinin, bu sorunun çözümünde ülkeye fayda sağlayacağını söyledi. Yeni anayasayla ilgili olarak “Anayasa’nın belirli maddelerini değiştirmek yetmez, bize yeni baştan yapılmış bir anayasa lâzım” diyen Coşkun, halk olarak önümüzdeki seçimleri anayasa referandumu haline getirmemiz gerektiğini ifade etti.

Sizce Bediüzzaman’ın fikirleri günümüz sorunlarına çözüm buluyor mu?

Evet, özellikle Kürt meselesi bağlamında iki temel görüşü var Bediüzzaman’ın. Bunlardan birincisi bu ülkede yaşayan insanların birlikteliğinin, sorunların çözülmesinde temel unsur olduğu. Özellikle Kürtler ile Türklerin birlikteliğine vurgu yapan bir bakışı var. Bugün Türkiye’deki Kürt meselesine baktığımızda sorunun bütün tarafları, Kürtler ile Türkler demokratik bir birliğin en temel unsur olduğu noktasında uzlaşıyorlar. Bu anlamda bir örtüşmenin olduğunu söyleyebilirim.

İkincisi şiddet karşıtlığı ve siyasetin ön plana çıkarılması. Yine bugün sorunun tarafı olarak görülebilecek bütün kesimlerin fikirlerine baktığınızda sorunun çözümünde şiddetin gerçek mânâda bir çözüm imkânı sunmadığıdır. Siyasal ve demokratik mekanizmaların ön plana çıkartılması gerektiği söyleniyor. Bu iki temel eksen bağlamında baktığımızda Kürt sorununa bir çözüm imkânı sunduğunu söyleyebiliriz.

Bu fikirler nasıl işlevsel hale getirilebilir?

Güncel mânâda bütün etnik taleplerden kaynaklı problemlerde ön plana çıkan, 3 önemli unsur var. Bunlardan biri kültürel haklar, diğeri siyasal temsil hakları üçüncüsü ise öz yönetim hakları. Kürt meselesinde bunların çözümlenebilmesi için güçlü bir mekanizma işletmeniz gerekiyor. Bunlar; anayasal ve yasal düzenlemelerdir. Anayasalarda ve yasalarda bütün mevzuatımızı düzeltirken bu kültürel hakları, yönetim haklarını ve temsil haklarını dikkate alan bir bakışla gerçekleştirmek gerekiyor.

Kürt meselesiyle bağlantılı olarak, son çeyrek asrımızı esir alan bir şiddet ortamı var. Bu problemi bertaraf edebilmemiz için silâhsızlandırma programına ihtiyacımız var. Dağlar silâhlardan arındırılmadan, Türkiye’de gerçek mânâda barış sağlanamaz. Bu nedenle bir silâhsızlandırma programı yürürlüğe koyup, PKK mensupları dağdan indirilmeli.

Diğer bir boyut da psikolojik. Son 25 yıllık savaş hem Türklerde hem de Kürtlerde bir travma oluşturdu. Dolayısıyla insanların rehabilite edilmesi gerekiyor. Birbirlerinin haklarına saygılı olmaları, birinin hakkını diğerinin inkâr etmediği, aksine güçlendirdiği konusunda bir yaklaşım içinde olunmalı. Bu psikolojik boyutun çeşitli evreleri var. Bir geçmişe dönük bir de bugüne yönelik tarafı var.

Geçmişe dönük tarafını anlatır mısınız?

Geçmişe dönük tarafından benim kastım şudur. Cumhuriyetin modernleşme projesi son 80-90 yıllık süreçte toplumun çeşitli kesimlerini mağdur etmiştir. Gayri Müslimler Kürtler, Aleviler, Müslümanlar mağdur olmuştur. Demokratik bir devlet geçmişiyle yüzleşmesini bilmelidir. Geçmişte mağdur ettiği her kesimden açık ve samimî bir şekilde özür dilemelidir. Kürtlerden de Ermenilerden de, öğrenim hakkını elinden alıp okula sokmadığı başörtülü kızlardan da özür dilemelidir. Devletin özür dilemesi onu küçültmez. Aksine yapmış olduğu yanlışlardan döndüğünü ifade etmektir.

Ben siyasal iktidarı elinde bulunduran insanlardan şunu beklerim; bugüne kadar toplumun çeşitli kesimlerini mağdur eden insanları anladıklarını, onların acılarını paylaştıklarını, bu acılara sebebiyet verenleri kınadıklarını açık bir dille dile getirmeleri ve mağdur ettiği kesimlerle helâlleşmeleri gerekiyor. Bugüne dönük politikalarda da bunu gerçekleştirmemiz lâzım. İster Kürt meselesinin çözümü noktasında, ister diğer meselelerin çözümü noktasında insanların gururlarını, onurları incitecek bir takım uygulamalardan, söylemlerden kaçınmak gereklidir.

Sadece özür dilemek de yetmez değil mi

Tabiî, sorunun psikolojik yönünü tedavi etmesi bakımından özür dilemek, önemli bir şeydir. Ancak bizim onarıcı bir adalete de ihtiyacımız var. Bugüne kadar hakları ihlâl edilmiş insanların haklarını iade edecek bir adalet anlayışı gerçekleştirmeliyiz. Yani zorla köylerinden, yurtlarından edindirdiğimiz insanları tazmin etmemiz gerekiyor. Başörtüsünden dolayı eğitimini aksattırdığımız insanların bu eğitim hakkını tanıyıp, onların kamusal çalışma alanlarına izin vermemiz gerekiyor. Ama bunlardan önce onları anladığımızı söylememiz lâzım. Acıları paylaştığımızı, dertleriyle hemhal olduğumuzu göstermemiz gerek.

Kürt meselesinde iktidarın açılım politikasını nasıl buluyorsunuz?

Bu sorunu silâhla ve askerî mekanizmalarla çözemeyeceğimize artık herkes hemfikir. Silâhlı bürokrasiye bakıyorsunuz, genelkurmay başkanının sözlerine bakıyorsunuz kendisi bütün orduyu Kandil’e ya da bölgeye yönlendirse bile bu sorunun askerî metotlarla çözülemeyeceği çeşitli şekillerde ifade edildi. Siyasî cenahta da defalarca bu sorunun silâhla çözülemeyeceğini belirttiler. Bunu demokratik mekanizmalarla çözmek gerekiyor. Açılım bunun için iyi bir fırsattı.

Başbakanın, “Bu sorun Kürt sorunudur, devletin önemli hataları olmuştur, sorunun çözülmesi için daha fazla demokrasi ve insan hakları gerekir” demesi önemliydi. Fakat bir yıllık sürece baktığımızda ben hükümetin açılımın iddiasıyla mütenasip bir siyasî irade göstermediği kanaatindeyim. Maalesef açılım ciddî mânâda sekteye uğradı. En ufak bir direnişte, küçük bir karşı çıkışta geri adım atan bir hükümetle karşı karşıyayız. Açılımın gerçek mânâda bir netice verebilmesi için, silâhsızlandırma projesi olması gerektiğini düşünüyorum. Bu PKK’yı nasıl silâhsızlandıracağımız, onları nasıl siyasî bünyeye dâhil edebileceğimizi önümüze koymayı gerektiren bir süreç. Bence açılım sürecinin sekteye uğramasına yol açacak bir takım adımların atılmasına müsaade edildi. Meselâ DTP kapatıldı. Siz siyasî alanı daraltarak açılımı nasıl yapabilirsiniz.

Daha vahimi şu anda 1000 Kürt çocuğu taş atmaktan cezaevinde. Bir toplumun çocuklarını içeri atarak, o toplumu özgürleştirebileceğinize ikna edemezsiniz.

AKP Kürtlerin taleplerini en alt seviyede ele almak istiyor. Bu talepleri de çok yavaş, gram gram vermek gibi bir politika güdüyor. Mustafa Erdoğan’ın dediği gibi, ‘Kürtleri AKP’lileştirerek’ bu sorunu çözmek istiyor. Bir siyasal partinin toplumsal kesimi kendi değerlerine sahip çıkar hale getirmesi elbette meşrû bir talep. Her siyasî parti bunu yapabilir. Ancak bugün baktığınızda çeşitli siyasî partiler de bunu yapmaya çalıştılar, ama işe yaramadı. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Kürtlerin AKP’ye oy veren kısmıyla DTP’ye oy veren kısmı arasında talepler noktasında çok büyük bir ayrım yok. Meselâ anadilde eğitimi hepsi istiyor. Ama hükümet tarafından kültürel hakların yerine getirilmesi konusunda atılan bir adım yok. Bakıyorsunuz anadilde eğitim seçmeli olarak bile konulmadı. Ya da Kürdoloji Enstitüsü kuracağız iddiasıyla yola çıkıldı—ki dünyada bu enstitüler 150 yıl önce kurulmuştur—burada olmadı. Yaşayan Diller Enstitüsü kuruldu. Kürdoloji ismini koyacak bir iradeyi bile gösteremedi. Bu bir yıllık süreç iyi kullanılamadı. Ben bunun AKP’ye doğuda ve batıda oy kaybettirdiğini düşünüyorum. Bu süreci iyi yürütseydi hem ahlâkî, hem de siyasî olarak doğru noktada olduğunu gösterirdi.

Tayyip Erdoğan, “Açılım Said Nursî’siz olmaz”

demişti. Sizce bu süreçte Said Nursî’nin görüşlerinden faydalanılmalı mı?

Türkiye’nin tarihî süreç içinde çok ciddî değerleri var. Resmî ideoloji bize bu değerlerin tamamını unutturdu. Biz bu değerlerden istifade edemedik. Bediüzzaman var, Ahmed-i Hanî var, Hüseyin-i Cisrî var, bunları unuttuk. Tarihimizle barışmalıyız. Onların fikirlerinden kendimize bir takım ilhamlar alabilmeliyiz. Bu toplumun bin yıldır birlikteliğinden bahsediliyor. Bir arada yaşamalarını sağlayan temel değerler ne, bu değerleri üretenler kimler? Bu toplumun tarihi 1919’da başlamadı. Tarihteki değerlerden faydalanabilecek basireti gösterdiğimizde, sorunlarımızı daha rahatlıkla çözebiliriz.

Türkiye’de yaşayan ve durumundan şikâyet

etmeyen birçok azınlık var. Kürtler neden rahatsız? Onlara diğer azınlıklardan farklı politikalar mı uygulandı?

Hayır, diğerlerinden farklı davranılmadı. Fakat sosyolojik olarak farklı bir durumda idiler. 1920’den sonra yepyeni bir ulus devleti kuruluyor ve yeni devletin iki temel ideolojisi var. Bunlardan bir tanesi laiklik, diğeri ise milliyetçilik. Milliyetçilik bu ülkede tek bir etnik kimliğin hâkimiyetini öngören bir ideolojidir. Laiklik ise, Osmanlı’yı Avrupa’ya karşı geri bıraktırdığı düşünülen dinin, kamusal alandan silinmesini öngören bir pratik olarak uygulandı. Anadolu’yu oluşturan toplumlar içerisinde çeşitli özellikler var: Bir kısmı Kafkaslardan ve Balkanlardan göçen insanlar... Bunlar savaşlardan kopup gelen insanlar... Bir kısmı ise buranın otonom halkı. Kürtler, otonom bir halk.

Kürtlerin bu politikalardan rahatsız olmalarını sağlayan sosyolojik bir takım unsurlar var. Birincisi Kürtler, ta Yavuz Sultan Selim’den Tanzimat dönemine kadar özerk yaşamışlar. İkincisi Kürtler sayıca çok fazlalar. Herhangi bir toplumsal küme içerisinde zorla tarihsel süreç içerisinde eritilebilecek bir yapıyı ihtiva etmiyorlar. Üçüncüsü kendi coğrafyalarında kaldıkları için dillerini muhafaza etmişler ve kendi bir takım kültürel ve eğitim kurumlarını oluşturmuşlar.

Kürtler tek milletleştirme projesine 1925’ten itibaren bu anlamda karşı çıktılar. Bu karşı çıkış kendini farklı şekillerde gösterdi. Şeyh Said hareketi, Ağrı hareketi gibi vs.. Devletin bu isyanlara karşı tavrı ise çok sert oldu. Devlet, Kürtlerin hakkını teslim etmek bir yana bu hakkı ortadan kaldırmak için elinden gelen bütün çabayı sarf etti.

Bir de Kurtuluş Savaşına girmeden önce Kürtlere özerklik verileceği konusunda tarihî belgeler var. Yeni inşa edilecek bağımsız devletin, Kürtler ve Türklerin birlikte yaşayacakları, kendi özerk yapılarını devam ettirecekleri, kendi kimliklerini koruyacağı konusunda belgeler ve mecliste yapılan bir takım görüşmeler var. Ama özellikle 1920’de Lozan Antlaşmasıyla birlikte Türkiye, her kimliği tanıyan Kurtuluş Savaşı ruhundan sıyrıldı. Tek bir kimlik üzerine inşa edilmeye çalışıldı. Meselâ 1924 anayasası vatandaşlığı tanımlarken “Türk” ifadesini ön plana çıkarıyor. 1924’de Kürtçe yasaklanıyor. Kürtçe coğrafi birimlerin isimlerinin değiştirilmesi ta 1916’da İttihat Terakki döneminde başlıyor. Sonra Kürtlerin Anadolu’ya dağıtılması öngörülüyor, vs.. Bu politikaların hepsi Kürtlerde kendi kimliklerinin ortadan kalkacağına dair bir algı oluşturdu ve buna karşı bir direnç gösterdiler. Bu dirence karşı devletin tepkisi ise çok sert oldu. Ciddî asimilasyon politikaları uygulandı. Kürtçe konuştukları için insanlar çarşı pazarda cezalandırıldılar. Böyle devam ediyor…

Baskı politikalarının çözüm olmadığını Türkiye 1980 sonrası çok iyi görüyor. 1980–83 tarihleri arasında Diyarbakır cezaevinde yaşanan insanlık dışı bir işkence olayı var. Bu vahşet daha sonra PKK dediğimiz oluşumun ana yapısını oluşturuyor. Cezaevinden çıkanlar dağa kaçıyorlar.

Bu kısa tarihî süreç şunu gösteriyor: Kürt meselesini istibdat yöntemiyle çözemezsiniz. Belki bir süre baskı altına alıp gündeminizden çıkartırsınız, ama mutlak mânâda bir çözüme ulaşamazsınız. O nedenle Türkiye’nin artık demokratik mekanizmaları devreye sokması gerekiyor. Açılım bu anlamda iyi bir fırsattı. Henüz kaçırılmış değil, kaçırılmaması için ciddî atılımlar olmalı.

Peki bunun için yeni anayasa gerekli mi?

Kesinlikle. Yeni bir anayasa olmadan gerçek mânâda demokratikleşilmesini imkân dâhilinde görmüyorum. 82 Anayasası bence bir takım maddeleri değiştirilerek düzeltilebilecek bir anayasa değildir. Bu anayasa devleti bireye karşı korumak için inşa edilmiştir. Siz eğer devleti kutsal bir varlık olarak görür de bunun için bireyin hakkının ihlâl edilmesini meşrû görürseniz o zaman çeşitli görüşleri mağdur etmeniz kaçınılmaz olur. Nitekim yaşadığımız budur.

Anayasa 1986’dan bugüne kadar 16 defa değiştirildi. 88 madde değişikliğe uğradı, ama bugün hâlâ bir anayasa sorunumuz var. Bu da geçici çözümlerle bu anayasayı adam edemeyeceğimizi gösteriyor. Türkiye’nin gerçekten yeni bir anayasaya ihtiyacı var. Yeni anayasa yapmak demek sorunlarımızın tamamen çözülebileceği anlamına gelmez. Ama sorunlarımızın çözümü noktasında önemli bir yol almamız anlamına gelir.

Yeni anayasada nelere dikkat edilmeli?

Yeni anayasa gerçekten demokratik ve sivil olmalı. Dinsel, kültürel, etnik, cinsel bütün farklılıkları tanımalı. Hiçbir kesime herhangi bir tercih belirtmemeli hepsine aynı mesafede durmalı.

Tekçi, homojenleştirici yapıdan kendisini kesinlikle ayırt etmelidir. Çoğulculuğu tehdit eden bir unsur değil, zenginlik olarak görmeli.

Anayasa vatandaşlık esasına dayanmalı. Devletin birilerine vatandaşlığı bir kimlik empoze etmek için kullandığı bir mekanizma değil, insanlığın farklılıklarını koruyan bir hukukî bağ olarak tanımlamalı.

Yapılacak anayasada kesinlikle kamusal kararları, kamunun temsilcilerinin alması lâzım. Bürokratların herhangi şekilde bir etkileyiciliğinin olmaması gerekiyor. Yani bu anayasa askerî vesayetten kurtarılmış olmalı.

Yeni anayasa, Türkiye’nin yepyeni bir devlet paradigmasına geçmesini ifade ediyor. Aynı zamanda mekanizmalarını, kurumlarını, kuruluşlarını buna göre dizayn etmesi gerektiğini ifade ediyor. 82 Anayasasıyla bunu hiçbir şekilde yapamazsınız. O nedenle ben gerçek mânâda Türkiye’de yaşadığımız bütün sorunların çözümünde anayasanın önemli bir mihenk taşı olduğunu düşünüyorum. Ve yeni anayasanın toplumsal bir talep haline getirilmesini çok önemli buluyorum.

Yeni anayasa uzun zamandır dillerde, ama

herhangi bir gelişme yok. Sizce nasıl olacak?

Evet maalesef. 2007 seçimleri öncesinde bu konuda iyi bir noktadaydık. Partilerin hepsi yeni bir anayasa getirme vaadiyle seçime girdiler. AKP ‘yeni anayasa yapacağım’ dedi. DTP destek olacağını söyledi vs… O dönemde ortaya çıkan parlamento aritmetiğine baktığınızda yüzde 47 oy alan bir AKP, yüzde 6 civarı oy alan bir DTP, kısmen de olsa anayasa değişikliğine destek vereceğini açıklayan MHP vardı. 2007’de oluşan parlamento toplumun yüzde 83’ünü temsil ediyordu. Yani temsil noktasında da herhangi bir sıkıntı yoktu. AKP o dönemde yeni bir anayasa taslağı hazırladı. Ancak gündeme getirmedi.

Bu saatten sonra Türkiye’nin yeni bir anayasa yapması zor görünüyor. Bu Meclis yeni bir anayasa yapamaz demiyorum. Bu Meclis meşrûdur yeni bir anayasa yapabilir. Ancak politik dengeler ve politik gündem açısından baktığımızda bu meclisin yeni anayasayı gündeme alacağını tahmin etmiyorum. Bence yapılması gereken şu: Toplumsal kesimler anayasa talebini çok açık ve net bir şekilde dile getirmeli ve önümüzdeki dönemde yapılacak seçimleri bir fiilî anayasa referandumuna dönüştürmeli. Yani partilerden “Siz yeni bir anayasa yapacak mısınız, yapmayacak mısınız?” diye kesin bir taahhüt almalı. Bunun arkasından partiler de seçim bildirgelerinde bu anayasa noktasındaki tavırlarını net bir şekilde belirlemeliler. Anayasada yapılabilecek her türlü demokratik değişiklik desteklenmeli. Biz önümüzdeki seçimleri kesinlikle bir anayasa seçimi haline getirmeli ve bu konuda talepkâr olmalıyız.

GEÇ KALINDI

Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Vahap Coşkun, Yeni Asya'nın sorularını cevaplandırdı. Coşkun, "Bu saatten sonra Türkiye’nin yeni bir anayasa yapması zor görünüyor. 'Bu Meclis yeni bir anayasa yapamaz' demiyorum. Bu Meclis meşrûdur yeni bir anayasa yapabilir. Ancak politik dengeler ve politik gündem açısından baktığımızda bu meclisin yeni anayasayı gündeme alacağını tahmin etmiyorum" diyor.

ELİF NUR KURTOĞLU

elifnur@yeniasya.com.tr




Gündemin nabzını tutmak için tıklayın!
www.sentezhaber.com

28.03.2010

 
Sayfa Başı  Geri


Önceki Röportaj

  (26.03.2010) - Kız istemeye damacana su ile gideceğiz

  (24.03.2010) - Entelektüeller Münazarat’ı mutlaka okumalı

  (23.03.2010) - Said Nursî anlaşılırsa Türkiye değişir

  (21.03.2010) - Okullara ‘süt saati’ getirilsin

  (17.03.2010) - Toplumu cemaatler ayakta tutuyor

  (16.03.2010) - SİYASî PARTİLER DİN TEMSİLCİSİ OLAMAZLAR

  (15.03.2010) - İSLÂM “ADİL DEVLET” ÖNGÖRÜR

  (14.03.2010) - DİN ADINA SİYASET TRAJEDİYE YOL AÇTI

  (12.03.2010) - 28 Şubat, 12 Eylül gibi Uzun ve karanlık bir gölge

  (08.03.2010) - SAİD NURSÎ CUMHURU TEMSİL EDİYOR

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim oktay usta yemek tarifleri Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl