Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 14 Ağustos 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Ey insanlar, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Sizi gökten ve yerden rızıklandıracak Allah'tan başka bir yaratıcı var mı?

Fâtır Sûresi: 3

14.08.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kim ki gönül hoşluğuyla ve kestiği kurbanın sevabını Allah'tan umarak kurban keserse bu onun için Cehennem ateşine karşı perde olur.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3683

14.08.2006


İlkçağın vahşetini, medeniyet bir defada kustu!

—Dünden devam—

“İşte, onun için bu medeniyet-i hazıra, beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekavete atmış; onunu mümevveh saadete çıkarmış; diğer onu da, beyne beyne bırakmış. Saadet odur ki, külle, ya eksere saadet ola. Bu ise, ekall-i kalilindir ki, nev-i beşere rahmet olan Kur’ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.

“Hem serbest hevânın tahakkümüyle, havâic-i gayr-ı zaruriye havâic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir. Bedavette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa’y, masrafa kâfi gelmediğinden, hileye, harama sevk etmekle, ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev’e verdiği servet, haşmete bedel, ferdi, şahsı fakir ahlâksız etmiştir. Kurun-u ûlânın mecmu vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!

“Âlem-i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabulde ıztırabı câ-yı dikkattir. Zira istiğna ve istiklâliyet hassasıyla mümtaz olan şeriattaki İlâhî hidayet, Roma felsefesinin dehâsıyla aşılanmaz, imtizaç etmez, bel’ olunmaz, tâbi olmaz.

“Bir asıldan tev’em olarak neşet eden eski Roma ve Yunan iki dehâları, su ve yağ gibi mürur-u a’sâr ve medeniyet ve Hıristiyanlığın temzicine çalıştığı halde, yine istiklâllerini muhafaza, âdetâ tenasuhla o iki ruh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev’em ve esbab-ı temzic varken imtizac olunmazsa, şeriatın ruhu olan nur-u hidayet, o muzlim medeniyetin esası olan Roma dehâsıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel’ olunmaz.”

Dediler: “Şeriat-ı garrâdaki medeniyet nasıldır?”

Dedim: “Şeriat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet-i hazıranın inkişâından inkişaf edecektir. Onun menfî esasları yerine, müsbet esaslar vaz’ eder. “İşte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki, şe’ni adalet ve tevazündür. Hedef de, menfaat yerine fazilettir ki, şe’ni muhabbet ve tecazüptür. Cihetü’l-vahdet de unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki, şe’ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedâfüdür. Hayatta düsturu, cidal yerine düstur-u teavündür ki, şe’ni ittihad ve tesanüttür. Hevâ yerine hüdâdır ki, şe’ni insaniyeten terakkî ve ruhen tekâmüldür. Hevâyı tahdit eder; nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.

Sünûhat, s. 59-61

Lügatçe:

mümevveh: Hayalî, sahte.

ekall-i kalil: Azın da azı.

havâic-i gayr-ı zaruriye: Zarurî olmayan ihtiyaçlar.

sa’y: Çalışma, emek.

kurun-u ûlâ: İlkçağ.

tev’em: İkiz, benzer, eş.

neşet: Doğma.

mürur-u a’sâr: Asırların geçmesi.

Bediüzzaman Said NURSİ

14.08.2006


Şeyh Yusuf Efendi

Molla Said on altı yaşına kadar olan hayat devresinde, Doğu’da çoklukla bulunan klasik medrese hayatı içerisinde büyümüştür. Eğitimi, ilmî tartışmaları, medrese talebeleri arasında geçen tatlı rekabeti hep o medreselerde yaşamıştır.

Mardin hayatındaki ilklerden, bir ilk ile daha tanışacak ve klasik medrese hayatından kurumsallaşmış bulunan Mardin medrese hayatının içerisinde kendini buluverecektir. Burada mevcut bulunan ve çoğunluğu Artuklu dönemi eseri olan on bir medrese asırlarca her biri İslâm âlemine ilim ve irfan adamı yetiştirmiş, ilme büyük hizmetleri geçen kurumlar olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

İşte Molla Said bu medreselerden biri olan Şehidiye’de, Şeyh Yusuf Efendi ile karşılaşıp tanışacak ve hayatında ilk kez kurumsallaşan bu ilim yuvasında müderris ve talebelerle ilmî tartışmalarda bulunacaktır.

Bediüzzaman’ın Mardin hayatında yer alan ve çok değerli âlimlerden olan Şeyh Yusuf Efendi, 1873 yılında Mardin’de doğdu. Mardin’deki Ensar ailesinin büyüklerindendir. Hz. Peygamberimizin (asm) ashabından olan ve hâlen İstanbul Eyüp semtinde Eyüp Sultan Camii adıyla anılan yerin meşrutasında medfun olduğu rivayet edilen Ebû Eyyub El-Ensârî’nin torunlarındandır. İbtidai, Rüşdi ve İdadi tahsilini bitirdikten sonra Mardin Merkez Kasım Paşa Medresesine girmiştir. Orada çok değerli hocalardan ders okumuştur. Daha sonra ayrıca o tarihlerde bugünkü Cumhuriyet meydanında üç katlı binada bulunan Fransız Kolejine devam etmiştir (kolej binası şimdi yıkılmıştır). Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi derecede biliyordu. Kur’ân-ı Kerim hafızı olup, Kırâatü’s-seb’a ile Kur’ân-ı Kerim’i yedi vecih ve tecvid üzerine okuyordu. 500 adet sahih hadisi ezbere biliyordu. Bütün bunlara ulaşmak için gençliğinde tavana merbut ipe—uyumamak için—saçını bağlayarak gaz lambası ışığında gece yarılarına kadar çalışıyordu. Bunun neticesinde Osmanlı İmparatorluğu padişahlarından V. Sultan Mehmet Reşat döneminde ve onun bizzat talimatı üzerine profesörlük ünvanını almıştır. Şehidiye, Kasım Paşa Medreselerinde yirmi yedi yıl ders vermiş ve aynı zamanda bu süre zarfında İl Merkez Vaizliği görevini ifa etmiş olup, bilahere kendi isteği ile istirahate çekilmiştir.1

Şeyh Yusuf’un gençliğinde Şehidiye Camii’nde Molla Said ile tartışmaya giriştiği, Said Nursî’yi “Delâil-i zâhire hakkında milleti şüpheye düşürmekle” suçladığı, sertleşen tartışmanın sonunda Said Nursî’nin, Şeyh Yusuf’un girişimiyle Mardin’den sürüldüğü anlatılmaktadır.

Şeyh Yusuf hakkındaki bir rivayet de, Şeyh Sunusi’nin, Şeyh Yusuf’un çağdaşı, adaşı ve onun gibi esmer olan Mesafteli Şeyh Yusuf Haki’yle ikisini kastederek, Mardin diliyle ‘Levlel esvedeyn kenkil heleket Merdin’ (İki esmer olmasaydı Mardin helâk olurdu) demiş olduğudur. Şeyh Sunusi, İttihatçıların Trablusgarb Savaşı sırasında ilişki kurdukları, Birinci Dünya Savaşı sırasında cihad ve Teşkilat-ı Mahsusa çalışmaları kapsamında İstanbul’a gelen, mütarekede Bursa’ya, daha sonra Millî Mücadele döneminde Ankara’ya giderek, Doğu gezisine çıkan ve bu sırada Siverek mebusu bulunan Abdülgani Ensari’nin kendisine refakat ettiği şeyhtir. Bu rivayet, Mardin’in iki şeyh olmasa neden yıkılmayı hak ettiğini cevaplamasa da, Şeyh Yusuf’un, Said Nursî ile kurduğu ilişki de düşünüldüğünde, İttihatçılarla ilişki kurmuş olabileceğinin ipucunu vermektedir. Şeyh Yusuf’un, Şapka Kanunu karşısında tavrı da bu düşünceyle uyuşmaktadır.

1926’da Şapka Kanunu çıktığında Şeyh Yusuf, Şehidiye Medresesi Camii’nde yeni kanun hakkında bir vaaz vermekteydi. Mardin Valisi Tevfik Hadi de dinleyiciler arasındadır. Yusuf Efendi’nin vaazı halkı kanunlara uymaya, yeni kıyafetleri giymeye dâvet eden muhtevada, anlaşıldığı kadarıyla oldukça da etkili bir vaazdır. Vaaz bittikten sonra Tevfik Hadi, Yusuf Efendi’yi kutlayarak kendisinden halka örnek olmak için şapka giyerek sokağa çıkma ricasında bulunmuş, bunun üzerine Yusuf Efendi ulemadan olduğunu, kanunun kendisini kapsamadığını, leffe denilen sarığını takmaya devam edeceğini söylemiş, Vali’nin ısrarlarına rağmen şapka giymeyi reddetmiştir. Şeyh Yusuf sonunda Emniyete dâvet edilmiş, sorgusunda, “Müderris, imam, müezzinim; giymemem lâzım” demiştir. Sahip olduğu, Evkaf Vekâleti’nden alınma belgelerini göstermiş, emniyet müdürü belgeleri yırtmıştır. Yusuf Efendi, yerden parçaları toplayarak “Bu yaptığınızı Mustafa Kemal’e bildireceğim. Yaptığınız kanunu suistimal etmektir” deyince, kâğıtları elinden alarak yakmışlardır.

Bundan sonra, evinin bulunduğu sokağın başına sürekli polis nöbeti koyup Yusuf Efendi’nin çıkışı gözlenmeye başlanmış, Yusuf Efendi altı yıl boyunca hiç çıkmadan evde oturmuştur. Altı yıl sonra bir gün, başında bir fötr şapkayla sokağa çıkmıştır. Hayatının sonuna kadar bu fötr şapkayı evinin dışında asla başından çıkarmayan Şeyh Yusuf, anlatılanlara göre namazı dahi başında fötr şapkasıyla kılarmış.

Şeyh Yusuf, 1950 yılında Diyanet İşleri Başkanı Hamdi Akseki’nin ısrarını reddedemeyerek, emre riâyet anlayışı ile Mardin Müftülüğünü kabul etmiş ve ölene kadar bu görevi sürdürmüştür.2

Halk Partisi idarecilerinin inançlı insanlara, özellikle değerli âlimlerimize karşı yapmış olduğu bu çirkin davranış tarihe kara bir leke olarak geçecektir. Bediüzzaman da bu nevî binlerce zulüm ve işkencelere maruz kalmış; ama dâvâsından ve inancından zerrece taviz vermemiştir. Şeyh Yusuf Efendi gibi âlimlerimizin susturulmaya çalışıldığı bir zamanda Risâle-i Nurlar en zor şartlar altında dünyaya tanıtılmaya çalışılmıştır.

Şeyh Yusuf, 1956 senesinde öldüğünde Mardin’den başka Diyarbakır, Siirt, Halep, Şam ve Kahire’de gıyâbî cenaze namazı kılınan, öğrencileri hâlâ Kahire’de El-Ezher’de hocalık yapan, geniş bir bölgede tanınmış bir din bilginidir. Fetava adlı henüz basılmamış Arapça bir eseri vardır.

Dipnotlar:

1- Mardin müftüleri albümü – 17

2- Mardin Aşiret-Cemaat-Devlet, Tarih Vakfı, s. 367, 368

Mehmet Selim MARDİN

14.08.2006


Müsteân

Allah (c.c.), Müsteân’dır. Yani Kendisinden yardım istenen ve yardım isteyenlere hakkıyla cevap verendir. Dağın, taşın, balığın, kuşun, sineğin, insanların, cinlerin ve her canlının, her sıkıntıda yardım istediği, Kendisine baş vurduğu, muâvenetini talep ettiği ve inâyetine sığındığı tek varlık Allah Teâlâdır.

Cenâb-ı Hakkın Müsteân ismi Kur’ân’da zikredilmiştir. Kur’ân, Hz. Yâkub’un (a.s.), oğullarının yalanından Allah’a sığınırken şöyle dediğini beyân eder: “Sizin vasıflandırdıklarınız üzerine ancak Allah Müsteân’dır (Ondan yardım istenir).”1 Fâtihâ Sûresindeki, “Ancak Senden (istiâne ederiz) yardım isteriz”2 âyetinde Cenâb-ı Hakkın yardım istenecek tek Zât olduğuna önemle vurgu vardır. Cenâb-ı Hak, bir diğer âyette, “Peygamber, ‘Rabbim! Aramızda hakla hükmet. Anlattıklarınıza karşı, ancak rahmân olan Rabbimiz müsteândır (yardım istenecek olan)’ dedi”3 buyurur.

Kâinattaki bütün mevcûdâtın, hayat sahibi olsun, cansız olsun, tam bir itaat ve intizamla vazife sûretinde ibâdetleri bulunduğunu, çünkü şuursuz oldukları halde gayet şuurlu, gâyet düzgün ve itaatkâr bir kula yakışır biçimde vazifeler yaptıklarını beyan eden Bedîüzzaman, zîhayatın ellerinin ulaşmadığı ve güçlerinin yetmediği hadsiz ihtiyaç ve isteklerinin ummadıkları yerlerden, münâsip vakitlerde ve muntazam şekillerde ellerine verildiğini, böyle fevkalâde gaybî iâne ve rahmânî imdatların apaçık Ganî-i Mutlak, Kerîm-i Mutlak, Kadîr-i Mutlak, Mâbud, Müsteân, Hâmî ve Râzık olan Rablerini gösterdiğini, her zîhayatın yalnız Allah’tan istiâne ettiğini, Allah’tan medet beklediğini ve mânen “İyyâke nestaîn” diye niyazda bulunduğunu kaydeder.4

Bedîüzzaman’a göre, kâinatın bütününden, tâ her bir cesetteki zerreler cemaatine kadar her bir tâifenin, her bir ferdin fiilî ve hâli istiâneleri ve duâları vardır. Bütün duâlar ve istiâneler, varlıkların yardımlarına koşan ve duâlarına kabul ile cevap veren bir şefkatli Müdebbire şehâdet etmektedirler.5 Selim bir akıl ve îmân gözü ile görünmektedir ki, kâinatta, bilhassa yeryüzünde akılları durduran dâimî bir yaratma faaliyeti mevcuttur. Bu muntazam faaliyet içerisinde gâyet merhametli ve terbiye edici bir Yaratıcı hadsiz zihayatların istiânelerine, fiil, hal ve söz dilleri ile imdat taleplerine ve yardım istemelerine tam bir hikmet ve inâyet ile imdat etmekte ve her birine fiilen cevap vermektedir. Bütün mahlûkatın, hususan zîhayatın, bilhassa insan taifesinin bilerek ve isteyerek binler tarzdaki ibâdet ve duâlarına Cenâb-ı Allah tarafından böyle bir umûmî kabul ile mukabele edildiğine şüphe yoktur.6

Fâtiha Sûresinde geçen “nestaîn” kelimesini, “Bizim vücudumuzun zerreleri, ehl-i tevhid cemaati ve kâinatın mevcûdâtı olarak, bütün ihtiyaçlarımıza, maksatlarımıza ve bilhassa ibâdetlerimize Senden iâne ve tevfik istiyoruz” tarzında bir mânâ ile tefsir eden Bedîüzzaman, Allah’ın yardımının kulun duâsı üzerine vâki olduğunu beyan eder. Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, duâ ile yardım arasında hizmetle ücret arasındaki münâsebet vardır. Allah’ın yardım ve muvaffakiyetini idrâk eden kul, ibâdeti ve duâyı kendisine maksut ve hedef yapmalıdır.7 Her hal ve şartta kul acziyetini anlamalı, “nestaîn” kelimesinin açtığı istiâne ve yardım musluğu ile tevekkül makamında Allah’a duâ etmelidir.8

(Risâle-i Nur’da Esma-i Hüsna)

Dipnotlar:

1- Yusuf Sûresi: 18

2- Fatiha Sûresi: 5

3- Enbiya Sûresi: 112

4- Sözler, s. 384

5- Şuâlar, s. 531

6- A.g.e., s. 531

7- İşârâtü’l-İ’câz, s. 27

8- A.g.e., s. 32

14.08.2006


Delâili'n-Nur

Ey yaratıklarına şefkat edip rızıklandıran Rahmân! Ey şefkat ve merhameti sınırsız olan Rahîm! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Kur’ân-ı Kerîm’in hürmetine, Habib-i Ekrem’in hürmetine, En Güzel İsimlerin hürmetine ve İsm-i A’zam’ın hürmetine, beni ve kardeşlerimi nefis ve şeytanın şerrinden, ehl-i dalâlet ve tuğyanın şerrinden muhafaza eyle, bizleri şüphelerden, sapıklıklardan, bid’alardan ve bütün kötülüklerden koru, ey kullarını koruyan Hâfiz! Ey yaratıklarını muhafaza eden Hâfiz! Ey koruyanların en hayırlısı! Duâmızı kabul buyur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.

14.08.2006


Çare-i yegâne Kur’ân’a sarılmak

O elîm acılar, Bediüzzaman’ı aslâ yeise düşürmemiş, bilâkis öyle küllî ve umumî bir dinî cihâda ve duâ ve ubûdiyete sevk etmiştir ki: “Kurtuluşun çare-i yegânesi, Kur’ân’a sarılmaktır” demiş ve sarılmış. Kur’ân’da bulduğu devâ ve dermanları kaleme alarak, bu zamanda bir halâskâr-ı İslâm ve nev-i beşerin saadetine medâr olan Risâle-i Nur eserlerini meydana getirmiştir.

14.08.2006


Uyku

Evet, uyku nasıl ki avam için rüya-yı sadıka cihetinde bir mertebe-i velâyet hükmündedir. Öyle de, umum için, gayet güzel ve muhteşem bir sinema-i Rabbâniyenin seyrangâhıdır. Fakat güzel ahlâklı güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhâları görür. Fena ahlâklı, fena düşündüğünden, fena levhâları görür.

Hem herkes için, âlem-i şehadet içinde âlem-i gayba bakan bir penceredir. Hem mukayyet ve fâni insanlar için, saha-i ıtlak bir meydan ve bir nevî bekaya mazhar ve mazi ve müstakbel, hâl hükmünde bir temâşâgâhtır. Hem tekâlif-i hayatiye altında ezilen ve meşakkat çeken zîruhların istirahatgâhıdır. İşte bu gibi sırlar içindir ki, Kur’ân-ı Hakîm, “Uykunuzu bir istirahat kıldık.” (Nebe’ Sûresi, 78: 9.) nevindeki âyetlerle, hakikat-i nevmiyeyi ehemmiyetle ders veriyor.

Mektûbât, s. 333

14.08.2006


Hele biraz oturmaz mısınız?

Evs kabilesi büyüklerinden Üseyid bin Hudayr, Mus’ab bin Umeyr’in (ra) dizinin dibinde Müslüman olduktan sonra:

“Varayım ben birisini göndereyim. Eğer o da imana gelirse bu memlekette iman etmedik kimse kalmaz.” dedi ve çıktı.

Doğruca Evs reisi Sa’d bin Muaz’ın yanına vardı.

Sa’d, Mus’ab’a dersini versin diye gönderdiği Üseyid’den haber bekliyordu. Karşısında birden bire Üseyid’i görünce şaşırdı:

“Ne yaptın?” diye sordu.

Üseyid:

“O adama söylenmesi gerekeni söyledim. Vallahi ben onlarda bir aksilik, bir inat, bir itaatsizlik görmedim.” dedi.

Sa’d bin Muaz:

“Vallahi sende bir hal var. Sen beni tatmin etmedin.” dedi ve kılıcını kuşanarak doğruca Hazret-i Mus’ab (ra) ile onu dinleyen topluluğun yanına vardı. Topluluk içerisinde bulunan ve Hazret-i Mus’ab’a yardım etmiş bulunan Es’ad’ı hışımla azarladı:

“Ey Es’ad! Nedir senin yaptıkların? Nedir bu hal? Eğer seninle aramızda akrabalık olmasa, böyle kabilemiz içine soktuğun çirkin işlere tahammül etmezdim.”

Mus’ab Hazretleri tatlı diliyle söze girdi:

“Hele biraz oturmaz mısınız? Oturup dinleyiniz. Anlayınız. Beğenirseniz, kabul edersiniz. Eğer beğenmezseniz, sizin çirkin gördüğünüz işi size teklif etmekten biz de vazgeçeriz.” dedi.

Bunun üzerine Sa’d oturdu. Hazret-i Mus’ab’ı dinlemeye başladı.

Hazret-i Mus’ab ona İslâmiyet’i anlattı. Kur’ân-ı Kerim okudu. Okuduğu, Zuhruf Sûresinin baş kısımlarıydı.

Sa’d’ın yüzünde, gönlünde bir şeyler olmaya başlamıştı. Simasında tatlı tebessümler dönmeye başladı. Bunlar, o ana kadar duymadığı, görmediği sözlerdi.

Hazret-i Mus’ab (ra) Kur’ân’ı tatlı tatlı okuyup bitirince:

“Bu ne muhteşem söz! Siz bu dine girmek için ne yapıyordunuz?” dedi.

Hazret-i Mus’ab (ra) ona İslâmiyet’i anlattı. O da oracıkta şehadet kelimesi getirdi ve Müslüman oldu.

(İbn-i Hişam, Sire, 2/78)

Süleyman KÖSMENE

14.08.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004