Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 04 Kasım 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


S. Bahaddin YAŞAR

Çocuk yetiştirenlerin dikkatine...



(Yap-boz-yorul)

Çözümsüzlük diye bir şey yok

Çocuklarla yaşanan problemler karşısında, adı konmamış problemlere karşı, adı konmuş bir ‘çözüm dairesi’, problemi çözmede işimizi kolaylaştıracaktır. Çocukla ilgili olan bir meseleyi, meseleyi ortaya çıkaran çocukla birlikte müzakere edip, yanlışları-doğruları konuşup bir karara bağlamak isabetli olacaktır.

Konuyu “çözüm dairesi”nde ele alırken, ‘uygula’yıcı çocuğun da bulunması, alınacak kararı ve uygulanacak emri benimsemesi anlamında önem arz edecektir. Hatta kendi ağzından meseleyi ve çözüm teklifini dikte etmesi, yine kararı uygulama noktasında kolaylık taşıyacaktır. Belki kendisinin sunacağı çöteklifi, uygulamada çok daha kolay olacaktır.

Doğru davranışlar kazanma noktasında yetişkinin desteğine ihtiyaç vardır. Yani ona konuyu değişik yönleriyle anlatmak ve içinden doğru olan davranışları kendisinin seçmesini beklemek, doğru olan olacaktır.

Aranızdaki mesafeyi ne açıyor, tesbit lâzım

Mutlu, başarılı ve size yakın olan bir çocuk yetiştirmek istiyorsanız, aranızdaki mesafeyi açacağına inandığınız şeyleri yapmamak, en güzel çözümdür. Çocuk ile anne-babanın arasının açılmasını netice verecek davranışlar bellidir.

Çocuğun tenkit edilmesi, bir şeylerle tehdit edilmesi, davranışlarından şikâyetçi olunması, arkadaşları yanında veya tek başına aşağılanması, sürekli cezalandırmalara muhatap olması veya kandırılması, güven kaybına uğratılması gibi insanlar arası ilişkiyi zedeleyen davranışlardan uzak durulması gerekmektedir.

Büyükanne ve büyükbabaların torunlarına nasıl davrandıklarına bakıldığında, onların torunlarına verdikleri cevaplarda ‘hayır, olamaz, mümkün değil’ gibi olumsuzluklar bulmak mümkün değildir. Böyle olunca ilişkilerde bir olumsuzluk, aradaki mesafenin açılması gibi bir durum ile karşılaşılmaz.

Yapabileceğimiz çok önemli bir şey

Çocukları her alanda belli bir noktanın üzerinde zorlamak yerine, yardım etmek ve destek olmak gibi bir tavır içerisinde olmak çok daha sağlıklı sonuçlar doğuracaktır. Çünkü zorlamanın belli bir noktadan sonra hiçbir olumlu etkisi kalmamaktadır. Zaten artık bu noktadan sonra her türlü seçimlerini anne baba kontrolünde yapmamaktadırlar.

Peki yapılabilecek şey nedir; karar aşamasına gelmiş oğul ya da kız ile yapılabilecek en önemli şey, meseleyi ortaya koyup, neden ona katıldığımızı/katılmadığımızı söylemektir. Ona katılmadığımız şeyler konusunda, yapacakları için ona destek vermeyeceğimizi, çünkü bunun her iki tarafı da incitici olacağını belirtmektir.

Buna rağmen çocuk sizin iştirak etmediğiniz bir konuda adım atmaya devam edecekse, yine de ilişkilerin devam etmesinin gerekliliği unutulmamalıdır. İletişim köprüsünü yıkmak diye bir seçenek bulunmamaktadır.

İlişki, daima ‘haklı’ olmanın önüne geçer

Baba olarak bir konuda çok haklısınız, ama çocuğunuzla olan ilişkileriniz bozulmuşsa, bu haklı olmak çok bir anlam taşımayacaktır. Önemli olan çocuğunuzun da sizin haklı olduğunuza inandırılması ve ikna edilmesidir.

Çocuğun yapması gerekenleri yüksek sesle ve sert bir tonda söylemekten kaçınmak, tavsiyelerimizi, teklif eden bir edayla sunmak, çok daha müsbet sonuçlar ihtiva edecektir.

Çocuğun kendi ayakları üzerinde durmasına yardımcı olmalı. Çünkü kendilerinin sürekli kontrol ediliyor olduğu hissi, işlerinde başarılı olsalar bile, onların anne babadan uzaklaşmalarını netice verecektir.

Çocuklarımız için doğru olanı bizim bildiğimizi düşünerek onlara bazı ödül ve cezalar veriyoruz. Bunları yapmaktaki amacımız, çocuklarımıza doğru olduğuna inandığımız şeyleri yaptırmaktır. Bunları yaptırırken, cezaya yer olmadan, bol bol sevginin sunulması tavsiye edilendir. Cezanın, çocuk üzerinde kalıcı bir etki yapmadığından bahsedilmektedir.

Çocuklar, hayat antrenmanlarını ebeveyni ile yapmaktadırlar. Büyük olarak hatalı iseniz hatanızı kabul etmek, onlar için etkili bir hayat dersi olacaktır.

Güven meselesi işi bitiriyor

İlişkilerin temelinde güven vardır. Çözüm dairesini güçlü kılan şey, güvendir. Çocuk, güveniyorsa sizi dinleyecektir. Bununla birlikte bir kararın uygulanması gerekiyor ise, kararlı olmak yeterli olacaktır. Bunun için tehditler savurmaya ve cezalara gerek yoktur.

Mümkün olduğu kadar çok esnek davranışlarda bulunmak gerekiyor. Meselâ yemek yeme ile ilgili bir problem var ise, tartışmadan, dil dökmeden ve de tatlı sözlerle kandırmaya çalışmadan sonucu beklemek daha doğrudur. Acıktığında zaten gerekli mesajı almış olacaktır.

Çocuğun, bir şey yapması veya yapmaması gerektiğinde, kendisinin düşünmesini sağlamak, vereceğimiz emirlerden daha önemli olacaktır.

Çocukta daima bir yerimiz vardır. Önemli olan bunun ne kadar güçlü olduğudur. Çocuk belli bir yaşa geldiğinde, bazı konularda büyüklere danışmayı ihtiyaç hissedecektir.

İleride olabilecek ayrılıklar için, yatırım

Ergenlik dönemi çocuklarda çok hassas bir dönemdir. Bu dönem çocuğunda sevgi ihtiyacı hat safhadadır. Onlarla ilişkilerde bol bol gülmek, bol bol konuşmak, gülerek birlikte bir şeyler yapmak çok sağlam bir davranış altyapısı oluşturacaktır.

Bütün bu özverili davranışlar ve içten ilişkiler ileride aranızda çıkabilecek ciddî fikir ayrılıklarını önlemek için birer yatırım olacaktır.

‘Anlatılanlardan, çocuğa hiç karışmayın, ne yaparsa yapsın’ çıkmıyor. Ona kendi iç dinamiklerini kullanmasında yardımcı olun ve destekleyin çıkmaktadır.

Onlara,—bizim düşündüğümüz—tek davranış olan, ‘şunu yap’ tan ziyade; ‘seçeneklerden seç’ demeyi başarabilmek; onun da görüşüne baş vurmak, işi bizzat yapacak olanın da adam yerine koyması, hem peygamberi ölçülere uygun, hem de insan eğitimini amaçlayan ölçülerle (bilimle) örtüşen bir sonuçtur.

Belki de biz insanların yaptığı şuna benziyor; bozuyoruz, sonra yapmaya çalışıyoruz. Buna da gücümüz çoğu kere yetmiyor. Oysaki başta Sünnet-i Seniyye ölçüleri ortaya konsa ve uygulansa, bu kadar ‘yap-boz-yorul’ lara hiç gerek kalmayacak.

04.11.2006

E-Posta: [email protected]




Zafer AKGÜL

Ah, Tolon, Tolon!



Tolon Paşa’yı hatırlarsınız. 1. Ordu Komutanlığından emekli general. Orgeneral Hurşit Tolon. Epey zamandır sesi duyulmuyordu. Sonunda o da konuştu. Fethiye’de Skal ve Rotary Kulüplerinin Hillside Beach Clup’te ortaklaşa organize ettikleri “Cumhuriyet Balosu”na konuşmacı olarak katılmış. “Cumhuriyet, Atatürkçülük ve Türkiye’nin 21. Yüzyıldaki Yeri” konulu bir konferans veren Paşa, “Avrupa Birliği dayatmaları yüzünden Türkiye’nin bağımsız devlet olma özelliği tehlikeye düşmüştür” şeklindeki ana mesajından yola çıkarak AB’ye verip veriştirdikten sonra sözü malûm ve bitmeyen şikâyet ve sızlanma senfonisi olan irticaya getirmiş. Paşaya göre durum vahim. Çünkü dediğine göre, “Şu anda Türkiye’de 1000 şirket, 600 vakıf, 300 okul, 150 internet sitesi, 100 televizyon, 100 radyo irticaî faaliyet yapıyor”

Rakamların düz olması, küsûrata yer verilmemesi envanter hakkında abartı şüphesi uyandırıyor. Ama ne olursa olsun irticaî tehlike(!) meydanda. Paşa bu şikâyetlerini bir zamanlar emekli olmazdan önce de dile getiriyordu. AB karşıtı olduğu da biliniyordu.

Paşa, bu konuşmayı bir zamanlar yasaklanan ve kapatılan mason kuruluşlarının bugünkü legal versiyonu olan Rotary Kulübünün düzenlediği platformda yapıyor. “Ah Tolon, Tolon!” dedim içimden. Ama birden aklıma tarihî bir ibretlik olay geldi ve “Ah Solon, Solon” dedim kendi kendime. Tolon ile Solon kafiyeli diye mi acaba gayri ihtiyarî bu hayıflanmayı yaptım bilemiyorum. Bildiğim bu ibretli olayı tekrar hatırlamama vesile oldu. Sayın Tolon Paşaya vesile olduğu için teşekkürler.

Hatırlatma babında yazıyorum, Lidya Kralı Krezüs’ün kıssasıdır. Ne kadar doğru bilinmiyor, ama üzerinde düşünmeye değer bir hadise yaşanmış. Karun veya Karun’un Batı versiyonu olan Krezüs’ün altın, elmas, servet, cariye, köle açısından zenginliği dillere destanmış. Kral mutluluğun bu servetle olacağına inanıyormuş. Bir gün çağdaşı Atinalı filozof Solon’un Lidya devletinin şimdiki Salihli ilçemizin yakınlarındaki başşehri Sardes’e yolu düşmüş. Solon, bilge bir şahsiyet. Bizim Asya’nın, Doğu’nun bilgeleri, dervişleri gibi bir zât.

Krezüs, Solon’u huzuruna çağırmış ve “En mutlu kişi kimdir?” diye sormuş. Beklediği cevap tabiî ki bu kadar servete sahip olduğu için, “Sizsiniz kral hazretleri”ymiş. Ne var ki Solon beklenmedik bir cevap vermiş: “Atinalı yaşlı bir kadın.” Krezüs şaşkın.” Niçin?” diye sormuş. “Çünkü” demiş Solon, “bu kadın savaşa gönderdiği iki evlâdını merak ediyordu, son nefesini verirken evlâtları savaştan muzaffer döndüler ve onları sevinç içinde kucakladıktan sonra can verdi.” Krezüs, atılırcasına tekrar sormuş: “Sonra kim en mutlu kişi?” Solon yine beklenmedik cevap vermiş. “Tapınağa gitmek isteyen annelerini, arabanın öküzleri olmadığı için kendilerini öküzlerin yerine koşan iki delikanlı. Annelerini bu şekilde tapınağa götürdükleri için herkes tarafından takdir gördüler ve heykelleri dikildi. İşte onlar mutludur.”

Krezüs, “Peki ben, ben mutlu değil miyim?” diye sorunca Solon, “Önemli olan sonuçtur kralım” cevabını vermiş. Bu cevabı beğenmeyen Krezüs, Solon’u kovmuş huzurundan. Bir zaman sonra Krezüs, Pers kralıyla yaptığı savaşta yenik düşmüş. Bütün malları düşman eline geçmiş. Pers kralı, Krezüs’ü bir direğe bağlatıp yakılmasını emretmiş. Alevler yükselirken Krezüs bu hazin sonunu düşünüp Solon’u hatırlamış. “Ah. Solon, Solon!” diye bağırmış.

Hikâyede verilen örnekler ilginç. Birisi evlâdını vatan savunmasına gönderen ve onları muzaffer olarak yanıbaşında görüp son nefesini veren anne. Diğeri, inançlı bir anneyi sevgi ve saygılarından dolayı taşıyan iki evlât.

Bazılarının gözünde gericilik de sayılsa, bu din ki, “Ölürsem şehit, kalırsam gaziyim” düşüncesiyle inananları vatan savunmasına gönderen bir dindir. Bu din ki, “Haydi oğlum haydi git. Ya gazi ol, ya şehit” diyerek vatan ve millet için evlâdını cepheye gönderen anneleri bu yüce duyguyla donatmıştır.

Ve yine bu din ki, “Anne babaya üf bile demeyiniz” emrini vermiş, büyüklere sevgi, saygı ve itaati farz kılmış olduğundan dolayı her dindar insana, her inanan kişiye anne babasına karşı böylesine bir mahviyet ve tevazu, itaat ve hizmet duygusunu Allah’a itaatin bir gereği olarak severek yaptırmıştır. Bu dine inanan kişilere mürteci de dense, gerici de dense böylesi bir erdemi gösteren kişiler insanlığın baş tacıdır ve başımız üzerinde yerleri vardır.

Sayın Paşaya sormak lâzım, bu kadar şirket, bu kadar okul, bu kadar tv, radyo kurmuş insanların hepsini gerçekten vatana muzır ve tehlikeli potansiyel vatan haini olarak görmek, acaba nasıl bir insaf ve vicdan konusudur? Nasıl bir medenî yaklaşım, adaletli bir değerlendirme ölçüsüdür? Allah gecinden versin, ama yarın vadeniz dolduğunda bu dünyadan ayrılırken, son nefesinizi verirken huzur içinde hayata gözlerinizi yumabilecek misiniz? Paşam sizin için temennim, son nefesinizde “Ah Solon, Solon!”diye gitmemenizdir.

04.11.2006

E-Posta: [email protected]




Meryem TORTUK

Kış geldi



Kış geldi sonbahar ayında. Ellerine yağmurları, karları alarak çaldı kapımızı. Hoş geldin kış. Zorsun, ıslaksın, çamursun, soğuksun, mücadelesin, ama en çok da sabırsın. Bütün bu yaşattıklarına dayanmak için sabrı öğretirsin bizlere.

Alınma lütfen, kırılma ve darılma, ama erken geldin. Hani bekleniyordun, fakat bu kadar güç ve çetin bir başlangıçla hayatımıza girivermen biraz şaşırttı bizleri. Sarstı.

Sellerle, canlar alarak girdin hayatımıza. Bizlere bir şeyler okutmak ister gibisin. Bu kadar ânî ve hışımla gelişinin bir hikmeti olmalı. Yüzündeki öfke ifadesinden neyi okumalıyız acaba?

İnsanlığımızdan kaybettiğimiz irtifaların öcünü mü alıyorsun? Yoksa bir yerlere gizlenmiş yasaklı günahların bedelleri mi var avuçlarında?

Bir çocuk, barut kokuları, kurşun izlerinin arasında yaşanmamış çocukluğuna acı gözyaşlarıyla isyan ediyor. Kirli avuçlarının arasından bir misket düşüyor yere. Üzerinde yoksulluğun bütün izleri. Bir baba ağlıyor feryat figan. Bir anne oğlunun fotoğrafını tutuyor elinde. Soruyor, “Yaşıyor mu hâlâ? Hiç haber alamadım nicedir gözlerim yollarda, kalbim duâda.” Yabancıların barut kokan elleriyle talan edilmiş topraklarda kan olmuş umudun adı. Kalbine sükût mu değdi ki, sessizsin böyle? Kış senin yüreğinin içine işlemiş.

Ey kış, bunların hesabını mı sormaktasın bize? En yakınımıza sokularak, uzaktakini duymayan kalbimizin bir köşesine acıları yerleştirmek mi istersin? Uzakta bir yüreğin acılarıyla, bizim yüreğimizin acılarının ortak renkte olduğunu göstermek…

Yüzündeki öfkeye başka anlamlar da verilebilir tabiî ki. Haddini aşmış ve yolunu kaybetmiş nice şımarık nefislere bir tokat, bir sarsma olabileceği gibi, bir yoklama da olabilir. Musibetlere karşı gönüllerdeki direnci ve sabrı ölçmek için de görevlendirilmiş olabilirsin. Taşkınlık ve isyan yerine, hikmete yönelen gönüllerin dillerine dökülecek bir iki şükür cümlesi…

Her şeyin bir kışı olduğunu mu anlatmak istersin yoksa? Hiç beklenmedik anda bastırıveren kalbin kışları gibi meselâ. Her şeyin aslında bizler için olduğunu ve kara, öfkeli görünen nice sağanakların arkasında batmayan güneşlerin varlığını anlatmak mıdır niyetin?

04.11.2006

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Âfetler karşısında



* Kulluğun başı, takdire rızadır.

* Senin için takdir edilen ne ise, onunla karşılaşırsın.

* Gönlün ilâcı, İlâhî takdire razı olmaktır.

Bu güzel ifadeler ilim kutbu Hz. Ali’ye ait.

“Kısmetine razı ol ki rahat edesin.”

Bu vecize de Hz. Ali’nin manevî talebesi Bediüzzaman’ın.

Allah Resûlünün (asm), “Devemi çöle salıverdim. Sonra da Allah’a tevekkül ettim” diyen bir kişiye, “Hayır, önce deveni bağla. Sonra tevekkül et” dediğini biliyoruz.

İnsan işlerini yaparken en sağlam ve en güzel şekille yapar, o işin hakkını verir, sonra da sonucu Allah’a bırakır ve başına gelenlere de rıza ve kanaat gösterir. Hani anne balık, yavrularını gelebilecek tehlikelere karşı uyarıyormuş: “Evlâtlarım, şuna olta derler, şu şudur, bu budur. Bunlara karşı dikkatli olun” diye. Birgün üzerlerine bir ağ gelmiş, kıskıvrak yakalanmışlar. Şaşkınlıkla annelerine: “Anne bu da ne, bundan hiç bahsetmemiştin” deyince, anne balık “Evlâtlarım,” demiş. “Buna tepeden inme derler. Bunun çaresi yoktur.”

Bazan insan deprem, sel v.s. gibi bir kısım musibetlerle karşılaştığında ne kadar tedbir almışsa alsın acziyetini ilân etmekten başka çare bulamıyor. Unutmamalıyız ki nimet de, musibet de Allah’ın elindedir. Onu emir, izin ve müsaadesiyle gelir. Kâinatta tesadüf diye birşey yoktur. Tıpkı silâhın tetiğinin çekilmesi gibi. Tetiği çeken biri olmazsa silâh kendiliğinden patlamaz.

Evet, hangi konuda olursa olsun üzerimize düşenleri yaptıktan sonra Allah’a güvenip dayanmak, Ona sığınmak, Ondan yardım dilemekten başka yapabileceğimiz ne olabilir ki?

Bu gerçekler çerçevesinde ülkenin dört bir yanında ölüm ve büyük maddî hasarlara sebep olan âfetler karşısında ihmal ve kusurlarımız yanında bunun bir imtihan vesilesi olduğunu da hemen hatırlamalıyız. Kur’ân açıkça ferman etmiyor mu? “And olsun ki Biz sizi birtakım korkular ve açlıklarla ve mal, can ve mahsul eksikliğiyle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele! O sabredenler ki başlarına bir musibet geldiğinde ‘Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz’ derler. İşte Rablerinin mağfiret ve rahmeti onların üzerinedir. Doğru yola ermiş olanlar da onlardır.”1

Şu hadis-i şerif de ilginç değil mi: “Bir Müslümanın başına yorgunluk, hastalık, düşünce, keder, acı ve kaygıdan, dikenin batmasına varıncaya kadar her ne gelirse, Allah bunları Müslümanın hatalarına kefaret yapar.”2

Dipnotlar:

1- Bakara Suresi: 155-157. 2- Riyazü’s-Salihin ve Terc., 1:68. (Buharî ve Müslim’den.)

04.11.2006

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Nikâhın geçerlilik şartları



Şeyma Kılıç: “Sorum dinî nikâh ve resmî nikâhla ilgili. Resmî nikâh yapıldığı takdirde dinî nikâh gerekli mi ya da resmî nikâh yeterli mi? Bir arkadaşım dinî nikâh olmasa da olur, asıl olan resmî nikâh dedi. Bana garip geldi, dinî nikâh yapıldığı zaman Allah katında nikâhlanmış olunmuyor mu zaten resmî nikâh yapılırken de (belediye başkanının bana verdiği yetkiye...) diyerek söze başlanıyor, yani sonuçta Allah katında olmuyor değil mi? Kafam karıştı açıkçası... Şimdiden çok teşekkür ederim.”

Nerede ve kim tarafından yapılmış olursa olsun; İslâmiyet’te nikâhın, dinin tanımladığı ölçülerde bir defa yapılması yeterlidir ve bu dinîdir. Yapılan nikâh resmî kayıtlara geçirilirse hem dinî, hem resmî olur. Dinî bağların ve Allah korkusunun zafiyete uğradığı günümüzde kıyılan nikâhın devletin resmî kayıtlarına geçirilmesi ve belgelendirilmesi kadının ve erkeğin ileride mağdur olmaması için önemlidir. Bu açıdan, devletin her hangi bir yetkilisinin nikâh işiyle ilgilenip bunu deftere kaydetmesi anormal bir gelişme değil; dinin de tasvip ettiği bir düzenlemedir. Günümüzde yapılan da budur.

Bir nikâhın İslâmiyet nezdinde geçerli ve makbul olması için şu şartların yerine getirilmesi gerekir:

1-Taraflar: Bunlar nikâhlanacak kız ve erkektir. Nikâh esnasında kız ve erkek hazır bulunmalı veya belirli olmalıdır.

Kız ve erkek kendileri için vekil tayin ederek nikâh kıydırabilirler. Fakat mümkünse kendi nikâhlarında kendilerinin bizzat hazır bulunmaları daha efdaldır.

Kız veya erkek belirgin değilse, meselâ, “Şu kızlardan biriyle” veya “Senin oğlanlarından biriyle” gibi belirsiz sözlerle nikâh olmaz.

2-İrade beyanı: Kız ve erkeğin, birbirlerini eş olarak aldıklarını kesin bir dil ile beyan etmeleri.

İrade beyanı şahitlerden birinin veya nikâh kıydıran kimsenin sormasıyla anlaşılabileceği gibi, hiç kimse sormadan da, kız ve erkeğin birbirlerini kendilerine zevce olarak, yani karı ve koca olarak aldıklarını beyan etmeleriyle de anlaşılır. Her iki durumda da bu irade beyanının şahitlerin gözü önünde gerçekleşmesi gerekir.

3-İki şahit: Kız ve erkeğin irade beyanlarına şahit olacak iki erkek şahidin nikâhta hazır bulunmaları ve buna şahitlik etmeleri şarttır.

4-Kızın velisinin nikâhta hazır bulunması: Peygamber Efendimiz (asm): “Velisiz nikâh olmaz”1 buyurmuştur. Yine Peygamber Efendimiz (asm): “Kız evlendirilirken fikri sorulur. Eğer sükût ederse kabul etmiş sayılır. Eğer istemezse, kızı evlendirmek caiz değildir”2 buyurmuştur.

Bu iki hadisten anlaşılıyor ki, nikâhta efdal olan, hem velinin, hem de kızın rızasının ve izninin bulunmasıdır.

Bu hadislerden hareket eden Hanefîler, akıllı olmayan ve ergenlik çağına ulaşmayan kızlar için hem velinin, hem de kızın rızasının ve izninin şart olduğunu; fakat akil-baliğ olan kızlar için yalnız kızın rızasının ve izninin yeterli bulunduğunu, bu kızların kendi rızalarıyla nikâhlanmak ehliyetine sahip bulunduklarını söylemişlerdir. Nitekim Ebû Hanife ve Ebû Yusuf’a göre, hür ve mükellef olan bir kadın, velisi olmadan, kendi rızasıyla nikâhlanabilir.3 Şafiilere göre ise ister çocuk olsun, ister akil baliğ olsun bir kız veya kadın kendi rızası alınmadan nikâhlanamayacağı gibi, velisinin izni olmadan da nikâhlanamaz.4

Bir nikâhın sahih olması için, nikâhları kıyılacak kız ile erkeğin ve bunlara şahitlik edecek şahitlerin hazır bulunmaları gerekir.

Ülkemizde dinin tanımladığı ölçülerde nikâh şöyle kıyılmaktadır (veya şöyle kıyılan nikâha dini nikâh dememiz mümkündür):

İki şahit huzurunda erkeğe, “Falancanın kızı falancayı hiçbir zorlama olmadan kendine eş (zevce=karı) olarak alıyor musun? (veya aldın mı?)” diye sorulur. Erkek, “Aldım” der.

Aynı soru kıza da sorulur: “Falancanın oğlu falancayı hiçbir zorlama olmadan koca olarak kabul ettin mi?” denir. Kız da, “Kabul ettim” der. Ve bunları iki şahit tam olarak işitirlerse nikâhları dinen kıyılmış olur.

Nikâhın kıyılması esnasında mehrin belirlenmiş olması şart değildir. Eğer mehir belirlenmemişse, nikâh yine sahihtir. Fakat kadın kocasından mehr-i misil almaya hak kazanmış olur. Mehr-i misil kocanın karısına borcudur. İleride kadını boşaması halinde kadının mehr-i misilini vermek kendisine vacip olur.

Nikâh kıymak için ayrıca birisinin bulunmasına gerek de yoktur. Eğer usûlünü biliyorsa, şahitlerden birisi de nikâh kıyabilir.

Dipnotlar:

1- Buhârî, Nikâh, 36; Tirmizî, Nikâh, 14; Ebû Dâvûd, Nikâh, 19 2- Nesâî, Nikâh, 36 3- Fetâvâ-yı Hindiye, Nikâh, 2/317 4- Büyük Şâfiî Fıkhı, Nikâh, 2/157

04.11.2006

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

İnsanın değeri, ürettiği düşüncelerle orantılı



Acaba düşünce kalıplarını nasıl aşabiliriz? Öncelikle, düşüncenin, tefekkürün ne olduğunu anlayarak; sonra da, bedenimiz zindanda da olsa, beynimizi düşünce sarayında gezdirerek…

İnsanın değeri, ürettiği fikirler oranındadır. İlâhî hakikatlere lâyık bir halifeliğe liyakat kazanması1, yani, varlıkların üstünde bir seçkinliğe sahip olması tefekküre bağlıdır. Akıl ve kalbin besleyici gıda ve enerjisi düşüncedir. Güneşin, gece perdesini aralayıp eşyanın mahiyetini göstermesi gibi, ince ve dikkatli tefekkür de cehalet karanlığını dağıtıp gafleti yok eder, evham karanlığını dağıtır.2 Özellikle kalp; tefekkür ve zikirle işler,3 çalışır. Zikir, bilindiği gibi yalnızca kutsî bir kelimeyi tekrarlamak değil, farkına, şuuruna vararak etraflıca düşünmektir.

Cenâb-ı Hak, gizli hazinelerinin ve bazı sırlı hakikatlerinin bilinmesi için insanlığa akıl-ilim ve tefekkür gücü vermiştir. Kâinatı dünya, sema, deniz ve yeri karış karış san'atlarıyla bezeyerek “Hakîm” isminin müzesi, fuarı, sergisi yaparak tefekkürhâneye çevirmiştir. Kur’ân’da da, tefekküre pek çok vurgu yapılmıştır:

“Tefekkür etmezler mi?”4, “Kafalarını çalıştırmazlar mı?”5, “Düşünmezler mi?”6, “Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?”7, “İbret alınız”8, “Ki, düşünesiniz”9, “Belki düşünüp ibret alırlar”10, “Onlar kendi üzerlerindeki İlâhî san'atları hiç düşünmezler mi?”11, “Düşünen bir topluluk için bunda deliller vardır.”12

Görüldüğü gibi, zihnimiz harekete geçirilerek, zerrelerden yıldızlara kadar canlı ve cansız varlıkların harikulâde yaratılışları nazara verilerek, sayılarınca tefekkür pencereleri açılır; Esmâ-i Hüsnâ çerçevesinde somut olarak mütâlâa edilmeleri istenir; akıl ve vicdanla müşavere edilerek, zihnî katılım sağlanır. Mütefekkirlerin üstadı, rehberi Hz. Muhammed (asm) bir hadiste, “Bir saat tefekkür, bir sene nâfile ibadetten daha hayırlıdır”13 sözüyle düşünmeyi yücelterek muazzam bir tefekkür ufku açmıştır. Hakîm ismine kavuşturan parlak bir yol14 olan tefekkür; hem “ibadet”, hem ışık, hem enerji şarjı faaliyetidir. Böylece hikmet kanunu, yani Allah’ın Hakîm isminin tecellilerini anladığımız, ona uyduğumuz oranda enerji elde ederiz.

Tefekkür; şuurlu ve dikkatli bir gözlem olduğundan ilmî ve teknolojik gelişmelerin de tamamı tefekkür mahsulüdür. Kimisi bitkileri, kimisi hayvanları, kimisi unsurları inceleyerek pek çok harika âlet ve cihaz geliştirmiştir. Zanaat işlerinde kullandığımız birçok âlet, hatta gemi, uçak ve helikopter gibi vasıtalar da onların birer kopyasıdır.

Sağlıklı bir hayat sürdürmenin şartlarından birisi de tefekkürî gözlemdir. Çünkü güzel görmenin ürünü, güzel düşünme, güzel düşünmenin de neticesi hayatın lezzetlenmesidir. Yani, güzel düşünce huzur, sükûnet verir. O da stres, sıkıntı ve gerginliği asgariye indirir; zihnen de acı duymamıza engel olur, ruhumuzu tedavi eder. Bu özelliğinden ötürüdür ki uzmanlar; “Hiç olmazsa günde beş on dakika tefekkür edin; özellikle en yoğun olduğunuz zamanı tercih ederek işlerinize ara verin ve sakinleşme egzersizleri yapın” tavsiyesinde bulunuyor. Tefekkürün en önemli fonksiyonu, İlâhî marifete, bilgiye götürmesidir. Kâinat, baştan başa İlâhî bir kudret ve sanat eserinin tezahürü; yüce Yaratıcının isimlerinin gölgelerinin tecellîleri, yansımalarıdır. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi herbir fen ve herbir sosyal ilim dalı bir Esmâ-i Hüsnâ’ya dayanır. Böylece onlar üzerinde tefekkür İlâhî marifete ulaştırır.

Yüksek enflasyon, ekonomik sıkıntılar, terör, trafik canavarı, hava kirliliği, kalabalık, gürültü, iş bulamama, kaybetme, istikbal endişesi, imtihanı kazanamama, yakınlarını kaybetme ve nihayet hiç kurtuluş imkânı olmayan ve herkesi bekleyen ölüm korkusu ve benzeri kaygılardan kurtulmanın yolu, bu olayların olumlu yönlerini gösteren tefekkürdür.

Kitazato Araştırma Enstitüsü’nden Dr. Kazuo Kodama, Japonya’da nevroz, depresyon, ülser, yüksek tansiyon, kanser, kalp hastalığı ve felç gibi hastalıkların, hatta hızlı yaşlanmanın sebebinin stres olduğuna dikkat çekerek tedavi metodunun da, “transandantal meditasyon”dan geçtiğine dikkat çekiyor.

Dipnotlar:

1. Mesnevî-i Nuriye, s. 124.; 2. A.g.e., s. 298.; 3. Mektubat, s. 429.; 4. Kur’ân, Rum, 8.; 5. Kur’ân, Yâsin, 68.; 6. Kur’ân, Nisa, 82.; 7. Kur’ân, Mülk, 3.; 8. Kur’ân, Haşir, 2.; 9. Kur’ân, Bakara, 219.; 10. Kur’ân, A’raf, 176.; 11. Kur’ân, Rum, 8.; 12. Kur’ân, Ra’d, 3.; 13. Keşfü’l-Hafâ, I:1004.; 14. Mektubat, s. 443.

04.11.2006

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Vatandaşın acısıyla dalga geçme Hürriyet'i



Hiç kimse ve hiçbir kuruluş, halkın acısıyla dalga geçme hürriyetini kendinde görmemeli. Böyle bir şeyi hak, hukuk, vicdan kabul etmez.

Dün, iki büyük gazetenin sel felâketiyle ilgili veRdiği haberin başlığı tıpatıp aynıydı:

Batman da battı: 11 ölü"

Başlıktaki ifade vezinli gibi görünmesine rağmen, yine de tırmalayıcıydı.

Zira, ortada yerde yaşanmış büyük bir felâketin acısı vardı ve âdeta bu acının bilânçosu alaya alınıyordu.

Ama, o gazetelerden birinde esas tırmalayıcı, yaralayıcı, hatta vicdanları karalayıcı bir başka durum vardı. O da şudur:

Sürmanşetten sunulan o ölümlü acı haberin hemen yanı başında, hayli neşeli ve etrafa gülücükler dağıtan son günlerin en popüler âşıkı dul bir sanatçı hanımın yarıdan fazla üryan büyükçe bir fotoğrafı yer alıyor.

Fotoğrafla bağlantılı "Yeni aşk itirafı" başlıklı haber ise, ancak dörtte bir kadar küçük bir alanı kaplıyor.

Yani, o pür neşeli kadının dekolteli pozu, vitrinin en gözde malzemesi olarak kullanılmış.

Böylelikle, Batman'da afet sonucu yaşanan belki de son elli yılın en büyük acısıyla adeta dalga geçilmiş oluyor.

Mizah başka, alay başka şeydir.

Bu yapılan ise, düpedüz alay etmektir ve yöre halkına karşı büyük bir "saygısızlık" örneğidir.

Acı haberin, alaycı bir kompozeyle sunulmasına bir Batman'lı olarak buradan tepkimi ifade ediyor ve bütün hemşehrilerim adına yapılan bu saygısızlığı protesto ediyorum.

Hiçbir medya organı, halkın acısıyla, elemiyle dalgasını geçer gibi haber sunma Hürriyet'ine sahip değildir.

Bunu yapanların, afete maruz kalmış bölge halkından özür dilemesini bekliyoruz.

Mevsimlik

Kar yağışı ve OGS

Kar yağışı hızlandıkça, trafiğin seyri yavaşlıyor.

Hele hele İstanbul'da...

Neyse ki OGS (Otomatik Geçiş Servisi), özellikle Boğaz trafiğini önemli ölçüde rahatlattı.

Buna da şükür.

* * *

Dünkü gün, "Kar yağışı Trakya'dan yurda giriş yaptı. Edirne beyazlara büründü. İstanbul'da kar soğuğu hissedilmeye başladı."

* * *

Öyle anlaşılıyor ki, kar yağışı dün Kapıkule gümrük kapılarından hızla geçerek, TEM üzerinden tâ İstanbul sınırına kadar gelmiş durumda. (E–5'i de tercih edebilir.)

Muhtemelen, bugün de İkitelli'deki turnikelerden aynı hızla geçip gidecek. (Gişeler, gazete binamızın terasından görünüyor. Dün son ana kadar da baktım, henüz ciddî bir anaforik durum yoktu. Ama, bugün olabilir.)

Boğaz Köprüsü'yle Kartal'daki turnikelerde ise, şükür ki OGS var.

Kar dalgası zaten rahat geçer; dileriz otomobiller de öyle...

Günün Tarihi

Son Sadrâzamın vedâsı

4 Kasım 1922: Son Osmanlı Sadrazamı Ahmet Tevfik Paşa, bulunduğu makamdan dördüncü ve sonuncu kez istifa etti.

Tevfik Paşanın istifasıyla, Osmanlı'daki Sadrâzamlık sistemi de ömrünü tamamladı ve tarihe geçmiş oldu.

Saltanatın kaldırılması ise, Ankara hükümeti tarafından bundan üç gün evvel (1 Kasım 1922) zaten ilân edilmişti.

Bu durumda, Tevfik Paşanın da istifadan başka yapacak bir işi kalmamıştı.

Son Sadrazam olarak hem bulunduğu makama, hem de yaşadığı kendi ülkesine vedâ etmek zorunda kaldı.

***

Ahmet Tevfik Paşa, Sultan II. Abdülhamid ile Sultan V. Mehmet Reşad devrinde (13 Nisan 1909–5 Mayıs 1909 tarihleri arasında), VI. Mehmet Vahdeddin saltanatında ve İstanbul'un işgal altında olduğu dönemde (11 Kasım 1918–3 Mart 1919 ve 21 Ekim 1920–4 Kasım 1922 tarihleri arasında), toplam iki yıl dört ay yirmi dokuz gün sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır.

04.11.2006

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

‘Yayla’ kavgası



Ülkeler, sahip oldukları ‘değer’leri koruyarak ve dünyaya tanıtarak ‘turizm’ gelirlerinden pay almaya çalışıyor. Son yıllarda Türkiye de, bu yolda epey mesafe aldı. Ancak bu çalışmalar, yatırımlar yapılırken, maddî ya da manevî ‘değer’lerimizin ne kadar korunduğu ayrı bir mesele.

Birkaç gündür gazetelerde ‘yayla’ tartışması yapılıyor. Artvin Valisi’nin, yaylaların turizme açılmaması yönünde görüş beyan ettiği ve turizmcilerin de buna itiraz ettikleri yazılıyor. (Milliyet, 1-2 Kasım 2006)

Artvin Valisi’nin tesbitlerine katılıp katılmamak elbette kişilerin tercihidir. Ancak, bu beyanlardan yola çıkılarak tartışmayı başka maksatlara âlet etmek doğru değildir. Hem ‘Yaylaları turizme açmayalım’ diyen sadece bir kişi değil ki! Çok farklı dünya görüşüne sahip oldukları halde, bu konuda aynı düşünen çok sayıda kişi, uzman ve bürokrat vardır; olması da tabiîdir.

Karadenizli olduğumuz ve iyi kötü ‘yayla’ hayatını bildiğimiz için, bu konuda iki lâf etmeyi kendimizde hak gördük. Turizmin gelişmesi elbette çok önemlidir, ama ‘yayla’ların bozulmadan yarınlara kalabilmesi de aynı derecede önemlidir. Bu konuda sadece ‘maddî gelir’ düşüncesiyle hareket etmek çok yanlış ve yanıltıcıdır.

Nasıl ki şehirlerimiz ‘çarpık yapılaşma’ neticesi yaşanmaz hale geldi, bugünden tedbir alınmazsa yaylalarımız da cazibe merkezi olmaktan çıkabilir. Yayla turizmi maksadıyla Türkiye’ye gelenler, yaylalarımızda “5 yıldızlı otel” konforu aramıyor ki! Aksine, “5 yıldızlı tatil”lerden bıkanlar ‘yayla turizmi’ni tercih ediyor. Turistlerin dikkatini çeken asıl nokta, yaylalardaki bozulmayan tabiî yaşantıdır.

Doğu Karadeniz, bilhassa Rize; yaylalar konusundaki zenginliğiyle bilinir. Son zamanlarda bu yaylalarda da maalesef ‘bozulma’ baş göstermiş durumda. Yaylalar ‘yol’larla birbirine bağlandıkça ulaşım kolaylaşıyor; ama bununla birlikte başka sıkıntılar da boy gösteriyor. Bazı yaylalarda yapılan ‘beton binalar’ ve ‘oteller’ yaylaların tabiî güzelliklerini bozuyor. Yaylaya giden turistler, “Biz zaten şehirlerdeki beton binalardan bıktığımız için buraları tercih ediyoruz. Burada da beton ‘kule’ler gördükten sonra yaylaları niçin tercih edelim?” diyorlar.

Üstelik böyle düşünenler de sadece ‘yabancı turist’ler değil. Büyükşehirlere yerleşen Karadenizliler de büyük ölçüde yaylaların, hatta köylerin bu haliyle korunmasını düşünüyorlar. Meselâ, kalp uzmanı Dr. Mahmut Akyıldız; bölge ile ilgili yayın yapan bir internet sitesine şöyle konuşmuş: “Günümüzde insanoğlu, girdiği yerleri kirletiyor. Duyuyorum, Çataldere’de (Çayeli’nin bir köyü) barajlar yapılıyormuş; çok üzülüyorum. Bizim orası olduğu gibi, doğal haliyle güzel. İnsanlar girdikçe ağaçlar kesiliyor. En büyük üzüntülerimden biri de köyümde beton evlerin iki üç kat yükselmesi. Memleketimizde beton evlerin yapılması beni üzüyor. Orası doğal haliyle güzel, deresi ile güzel, hayvanları, kuşları ile güzel. Ben insanların o bölgeye girmesinden yana değilim. Keşke hiç kimse oralara girmese ve doğal haliyle kalsa köylerimiz. Tabiî ki kış turizmi de yapılsın, turistler gelsin gitsin. Ama doğa bozulmasın, beton evler yapılmasın istiyorum. Her şey olduğu gibi kalsın.” (www.senozderesi.com)

Özetle, “Yaylalarımızı koruyalım” diyen bir kişi değil, milyonlarca kişidir!

04.11.2006

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

Karşılıklı sağduyu



Önümüzdeki Çarşamba günü Avrupa Birliği ile ilgili hareketli saatler yaşanacak. Avrupa Komisyonu Türkiye İlerleme Raporu’nu iki haftalık bir ertelemeyle 8 Kasım’da açıklayacak.

Türkiye’de dokuzuncu reform paketinde yer alan yasa tasarılarının çıkması sürecinde yaşanabilecek gecikmeler göz önünde bulundurularak 24 Ekim’de açıklanması beklenirken, 8 Kasım’a ertelenen İlerleme Raporu, daha yayınlanmadan muhtevası hakkında yorumlar yapılmaya, yazılar yazılmaya başlandı bile. Kimileri “tren kazası olabileceği”nden bahsediyor, kimileri de yeni “sürpriz”lerin olmadığından bahsediyor.

İlerleme Raporu öncesi basına “sızdırılan” ifadeler hem içeride, hem de dışarıdaki “AB karşıtlarının” karamsar bir hava oluşturması için fırsat oldu. Ancak uzmanlara göre, sızan ifadelerin özüne bakıldığında bunların raporun içerisinde yer alması beklenen ifadeler olduğu belirtiliyor. Aynı çevreler, Rum basınının bu ifadeleri zafer olarak ilân etmesinin hemen ardından Türkiye’de bazı kesimlerin Rum basının tuzağına düşmüş olduklarını da dile getiriyorlar.

Artık Türkiye’de bir gelenek oldu. AB ile bütün kritik toplantılar öncesi yaşanan sıkıntılar raporun açıklamasına günler kala tekrar gün yüzüne çıkarılıp tartışılıyor. Bu tartışmalarla AB ile görüşmeler öncesi ipler kopma noktasına getiriliyor. AB karşıtlarından “Yeter artık” sesleri yükselme başlıyor. Bu sesler ilgili görüşmeler ve raporların açıklanmasına kadar sürüyor. Tartışmalar yeni bir görüşme ve rapor öncesinde kullanılmak üzere buzdolabında bekletiliyor. Görünen o ki, bu tartışmalar Türkiye’nin AB’ye gireceği güne kadar devam edecek.

* * *

Raporda, demokrasi ve hukukun üstünlüğü, asker-sivil ilişkileri, Kıbrıs konusu, düşünce ve fikir özgürlüğü gibi konuların yer alacağı söyleniyor.

Türkiye içinde raporun en çok eleştirilen konusu Kıbrıs’la ilgili bölüm oldu. Raporun Rumların lehine değiştirildiği ve Rumların ‘tanınma’ya vurgu yaptığı yorumları yapılırken, AB yetkilileri Kıbrıs nedeniyle müzakerelerin devamı konusunda olumsuz bir tavsiyede bulunulmayacağını belirtiyorlar. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu üyesi Olli Rehn, raporun, özellikle Kıbrıs’la ilgili gelişmeler doğrultusunda daha sonra yenilenebileceğini dile getirdi.

Kaldı ki, AB içindeki Türkiye karşıtlarının aleyhteki açıklamalarına Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Namık Tan cevap verdi. AB’nin, Türkiye ile müzakerelerde çok ciddi sorumlulukları bulunduğuna işaret ederken, “Bu sorumlulukları hiç hatırlamadan Türkiye’ye aynı çağrıları sürekli tekrar etmek, gerçekten pek insafla ve adaletle bağdaşır bir durum değildir” dedi.

Bu arada, İlerleme Raporu’nda “Türkiye’de iç politikada yaşanan son tartışmalar”ın ardından, ifadelerin yumuşatıldığı da gelen bilgiler arasında…

Peki, “sızan” Rapor’un tartışmaları sırasında AB yetkilileri neler söyledi? Bunlara bakmakta fayda var: AB’nin Genişlemeden Sorumlu üyesi Olli Rehn, “Türkiye’nin AB’ye girme şartıyla ilgili olumsuz tartışmalar Türkiye’nin reform çalışmalarını zayıflatıyor… Kendi ayağımıza kurşun sıkıyoruz. Hâlbuki adil ve kararlı olmak daha iyidir…”

Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell, “Avrupa Birliği’nin Türkiye ile müzakereleri mutlaka sürdürmesi gerekir. Türkiye’nin AB adayı olup olmaması tartışmaları için geç, tam üye olup olmaması tartışmaları için ise çok erken…”

AB karşıtları hep bardağın boş tarafından baktıkları için, hem dolu tarafından bakanları eleştiriyor, hem de dolu tarafı görmemekte direniyorlar.

* * *

Bütün bu tartışmalar yapılırken, Avrupa Birliği de bütün toplantılar ve görüşmelerde Kıbrıs konusunu gündeme getirmemeli, bu konuyu iç siyaset malzemesi yapmamalıdır. AB’nin Türkiye’ye adil bir tutum takınması gerekir, aksi takdirde müzakerelerin askıya alınmasının hem Türkiye’ye, hem de Brüksel’e ağır sonuçları olabilir. Kıbrıs konusunda Türkiye atılması gereken adımları attı, sıra AB’de... Yani, taraflar bu konuda sağduyulu olmalı ve olumlu düşünmeli.

Bazı çevrelerin özlemle beklediği “tren kazası” olmayacaktır. Yeter ki, Türkiye AB yolunda reformlarına aksatmadan, yılgınlığa kapılmadan devam etsin. Çünkü bu reformlar sadece AB için yapılmıyor, asıl Türk halkı için yapılıyor.

Her zaman söylediğimiz gibi, Türkiye bir medeniyet ve demokratikleşme projesi olan AB’den vazgeçemeyecekken, AB’nin de Türkiye’yi gözardı etmesi mümkün görünmüyor. İki tarafın da buna dikkat etmesi gerekir…

04.11.2006

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Nobel ve Müslümanlar



İslâm âleminden seçilmiş isimlere verilen Nobel ödülleri çoğalırken, bunların Müslüman toplumlarda kuşkulu değerlendirme ve tartışmalara yol açtığı da biliniyor.

Nobel alan ilk Müslüman, Pakistanlı fizikçi Abdüsselâm’dı. Bazıları, onun Kadıyanî olduğu için ödüllendirildiğini iddia ettiler.

Ancak o, ödül töreninde dahi Kur’ân’dan âyetler okuyarak, dünyanın her köşesinde gittiği bilim merkezlerinde Kur’ân’ın ilme verdiği önemi anlatarak ve Müslümanları da bilime teşvik ederek büyük hizmet yaptı.

(Bu konuda geniş bilgi için, merhum Abdüsselâm’ın “İdealler ve Gerçekler” adıyla Türkçeye çevirip Yeni Asya Yayınları arasında neşrettiğimiz kitabına bakılabilir.)

Ondan sonra Nobel alan ikinci Müslüman, Mısırlı romancı Necip Mahfuz oldu.

Ona da, “İslâma uymayan fikirleri var” eleştirisi yöneltildi. Ama yakınlardaki vefatından önce, bu yanlışlarının çoğunu düzelttiği yolunda haberler çıktı.

Bu yıl ise İslâm âleminden iki ayrı isme Nobel ödülü verildi. Biri Türkiye’den Orhan Pamuk, diğeri Bangladeşli Muhammed Yunus. Pamuk’unki edebiyat, Yunus’unki ekonomi dalında.

Pamuk’un ödülüne, Fransız Meclisinin Ermeni soykırımını reddetmeyi cezalandıran tasarıyı aynı gün kabul edilmesinin de katkısıyla, soykırım tartışmasının gölgesi düştü.

Yazarın daha önce bu konuda söylediği ve mahkemelik olan sözlerin bıraktığı izler de işin içine karışınca tam bir kamplaşma görüntüsü ortaya çıktı. Bir tarafta “İlk defa bir Türk yazar Nobel kazandı, gurur duymalıyız” diyenler, diğer tarafta ise “Bu ödül ihanetin ödülüdür” diye tepki gösterenler...

Arada kalan Pamuk ise şimdiye kadar bu havayı yatıştırmaya yönelik bir tavır ortaya koymuş değil. Bakalım, ileride ne yapacak?

Gelelim Yunus’un aldığı ödüle. Ödülün ona verilmesinin sebebi, “fakirliği önleme” amaçlı mikrokredi projesinin mimarı olması.

AKP’li Aziz Akgül’ün kurduğu İsrafı Önleme Vakfı kanalıyla ve hükümet desteğiyle bazı Güneydoğu illerinde de uygulamaya konulan bu projeye Soros da destek veriyor.

Bu uygulamada, 500-2 bin YTL mikro kredi dağıtılan fakir kadınların kendi işlerini kurmaları öngörülüyor. Yunus’a göre, proje 19 milyon yoksul Türkün hayatını kurtarabilir ve kadınların durumunu düzelterek, “radikal İslâmcı akımlar”ın önünü kesebilir.

Projeye, yapısal bozuklukları düzeltecek temel politikalar uygulanmadığı sürece fakirlik sorununu çözmesinin mümkün olmadığı yönünde ciddî eleştiriler de yöneltiliyor.

Yoksulluğun diz boyu olduğu, adam başı 10-20 YTL dağıtılan kuyrukların kilometrelerce uzadığı bir yerde, 500-2 bin YTL gibi bir rakam elbette önemli. Krediyi amacına uygun şekilde kullanıp geçimini sağlayacak ufak bir iş kuran, hattâ birkaç kez kredi alıp geri ödeyerek işini büyüten kadınlar da var.

Ama kadınları iş hayatına çekip kredi ve faize alıştırma, “radikal İslâmı önleme,” arkadaki Soros silüeti gibi noktalar projeyi de, Nobel’le ödüllendirilmesini de sorgulatıyor.

04.11.2006

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

Yaşar Alptekin'le



Yaşar Alptekin’i programıma konuk alacağımı söylediğimde mütevazı bir tavırla “gelebileceğini”, sadece “tarih ve saati” belirtmemi söylemişti.

Hiç itirazsız, tarihinde ve gününde geldi.

Saatinde ve vaktinde stüdyoya girdik.

Program çekimlerimiz 50 dakikayı buldu. (Medya Masal, Hilal TV)

Programda ekrana gelen konuşmalar kadar, kuliste konuştuklarımız da çok önemliydi.

Şöhret dediğimde:

“Şöhreti kötü görmemek lâzım. Ünlü cerrah olabilir, çalıştığınız işte başarılı olursunuz, şöhret olursunuz. Şöhret olduğunuzda hep sizi isterler. Ama ‘medyatik’ olursanız iş değişir. Onun altını doldurmak lâzım. Bir de zirvedeyseniz, size doğru gelenler hiçbir zaman dost değildir. Medyatik olmayı zavallı buluyorum. Medya Maymunu kavramı bu yüzden ortaya çıkmadı mı?”

“Kendinizi çok daha genç gösterdiğiniz söyleniyor?”

“Evet benim doğumum, üç yıl önce. Yani, ‘öz’ümü keşfettiğim yıldır. Namaz kılmaya başladığım gün, yeniden doğdum diyebilirim. Sabah namazında en ön safta yer alabilmek için yatsı namazından sonra Eyüp Sultan Camiin önünde kaç kez sabahladım.”

“Sizi tanıyan olmuyor muydu?”

“Hiç umurumda değildi. Ben o an kendimi ibadete odaklamıştım. İnanır mısın Davut ağbi, Rabbim bana hep mektup göndermiş ben anlamamışım. Zarflar öylesine masamda duruyormuş. Bir gün içini açtım ve okudum. Allah’ıma öyle çok yalvarıyorum ki, beni bağışlaması için.”

“Ya televizyon?”

“Televizyon izlemem. İnanmayacaksın, ama internet bilmem. Çünkü bilgisayarım yok. Almadım, sevmiyorum. Ben daha çok kendi iç dünyamla baş başa kalmayı seviyorum, belki bundan.”

“Ötelerde Tanrı arayacağıma, içimdeki Allah’ı buldum demiştin bir programda?”

“Bazıları, vicdanlarını susturmak için Budist rahiplerine gider, Hindistan’da Hindu rahipleriyle görüşür. Halbuki kendi değerlerimiz ve inancımız varken, dünyanın öbür ucuna gitmeye gerek yok. Ben beni Yaratan Allah’ı buldum. Gerisi hikaye. İnanır mısın, ezan sesi beni çok etkiler. Namaz vakti yaklaştıkça, cami yakınlarında dolaşırım. Ezan okunur okunmaz, camiye girerim. Bir de, ney sesi beni etkiler. Eğer bir yerlerde bu sesi duyarsam, bir kedi gibi oturur, büzülür o sesi dinlerim. Müthiş bir ironi.”

Alptekin’le neredeyse iki buçuk saate yakın sohbetimiz oldu. Söyleşi yaptığım insanlar arasında beni en çok etkileyen kişidir.

Suyun öte yakasından büyük mücadeleyle gelip, kendini bu kıyıya atan ve geçirdiği dönemi şu şekilde özetliyor Alptekin:

“Çöplükten çıktım, gül bahçesine geldim.”

Aktardığı şu cümle de önemli:

“Ben en çok camide veya ders esnasında yapılan kucaklaşma çok etkiledi. Siz alışkınsınız. Ama bizim camiada böyle bir şey asla yok... Kucaklaşmak yerine, herkes birbirinin kuyusunu kazmakla meşgul. Bir de insanlardaki bakışlar yalan söylemez. Eski yaşadığım ortamda herkes birbirinden gözlerini kaçırır... Ama sizler öyle değilsiniz. Gözleriniz öyle parlak ki. İnsanın yüzüne bakabiliyorsunuz.”

Alptekin’in bu samimi “dönüş”ü, “ihlas”ı “samimiyeti” verdiği pozitif elektrik, görülmeye değer.

Televizyon söyleşisi sonrasında saatlerce yaptığımız sohbet, onun enerjisi ve bizlerden adeta ayrılmak istememesi onun ne kadar “samimi” olduğunu gösteriyordu.

Kendisine bu yolda hem “sabır,” hem de “uzun ömürler” diliyoruz.

HACİVAT VE KARAGÖZ

Hacivat ve Karagöz televizyonun rekabeti sayesinde, ekranlarda ilk kez gösterildi. (Kanal D)

Yayınlanandığı dönem hayli sert eleştirilere “maruz” (muhatap mı desek) kalan film, istenen gişe hasılatı elde edemeyince, bir doksan yere yatmış, yapımcı ve yönetmenin “iflas”ına sebep olmuştu.

Filmi izleyince, “oh olsun” demekten kendimi alamadım. Çünkü bu filmde “tarihe adam-akıllı sövülmüş.”

Tekniğine bir sözüm yok. Mekân tasarımı, kostüm, şive, senaryo akışı... Kamera çekimleri, renk... Son derece profesyonel. Dünya sinemalarını aratmayan bir bakış açısı...

Ancak, Hacivat ve Karagöz “evliya” değildi. Ama “şaman” da değildi. Osmanlı Devletin kurucularından Orhan Gazi, kadın ve eğlence düşkünü, diğer Türk komutan ve yöneticiler “çıkarcı” olarak gösterilmiş. Bir de yönetmenin eşi “Şebnem Dönmez” orada neyi temsil ediyordu? Demek ki, teknikle herşey bitmiyor. Milletin ruhuna da hitab etmeli.

04.11.2006

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habip FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004