"Gerçekten" haber verir 16 Ekim 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Hasan YÜKSELTEN

Sebepler sukut ettiğinde



Hz. Yunus’un (as) kıssasını bilirsiniz sanırım. Hani peygamber olarak gönderildiği kavminin inadı karşısında kavmini terk eden, daha sonra bindiği gemiden denize atılan, fırtınalı bir denizde, karanlık bir gecede büyük bir balık tarafından yutulmuşken, her taraftan ümit kesik bir vaziyette ‘Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum’1 duâsıyla Allah’ın affına kavuşan ve sahil-i selâmete çıkan Hz. Yunus’un (as) kıssasını.

Üniversitelerin açılmasıyla birlikte tekrar gündeme gelen ve senelerdir çözülemeyen başörtüsü yasağı probleminin çözümü için bu kıssadan almamız gereken önemli dersler var bence. Zira yıllardır bu problemin çözümü için neredeyse başvurulmadık merci kalmadı gibi. Meclis, bakanlıklar, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi, AİHM, vs gibi mercilerden medet umuldu hep. Bu dünya hikmet dünyası. Elbette birşey elde etmek için sebeplere müracat etmek gerekiyor. Ancak neticenin sebeplerden degil, Allah’tan olduğunu da iyi idrak etmek gerekiyor. Bir taraftan hâl dilimizle dini değerlerden büyük oranda taviz verirken, diğer taraftan sebeplere daha çok bağlandıkça, çözüm bir tarafa, daha da çözümsüz bir durum ortaya çıkıyor. Demek ki bu meselede de Hz. Yunus’un (as) vaziyeti gibi sebepler sukut ediyor.

Zaman zaman bu yasağı protesto için düzenlenen yürüyüşlerde, ellerde taşınan Zübeyde Hanım fotoğrafları dikkatimi çeker. Sanki başörtüsünün meşrûiyeti Zübeyde Hanım’ın resimlerinde aranıyor gibidir. Oysa başörtüsü, meşrûiyetini Allah’ın emrinden ötürü alır, Zübeyde Hanım kullandığı için değil. O yüzden referanslarımızı da yanlış yerlerde aramamalıyız kanaatindeyim.

Yakın zamanda bir dostum şu soruyu yöneltti bana: ‘Artık başörtüsünden vazgeçmemek için üniversiteye gitmeyen kimse kaldı mı acaba?’ Hangi noktaya geldiğimizi göstermesi açısından gerçekten dikkate değer bir sorudur bu. Çok istisna da olsa başörtüsünden taviz vermeyen idealist hanımlar var çok şükür. Fakat çeşitli kandırmacalarla aklı karışan bir nesil için, artık üniversite veya kariyer, başörtüsünden çok daha öncelikli bir mesele halinde maalesef.

Ancak bu meseleden yalnızca başörtüsünden vazgeçen hanımları mesul tutamayız bence. Cahiliye devrinde kız çocuğunu diri diri toprağa gömen insanlar misâli, kendi kızlarını bizzat farzdan uzaklaşmaya teşvik ederek onların ebedî hayatlarını toprağa gömen anne-babalar, başörtüsünün farz olmadığına fetva veren hocalar, ‘Ne yapalım hayat müşterek, eşim de çalışmalı’ ya da ‘Başörtülü bir eş ileride benim kariyerime engel olabilir’ gibi düşüncelerle evlenecekleri kızların özellikle örtüsüz olmasını isteyen sözümona dindar erkekler, hepimiz mesulüz. Hepimiz sahibinden kaçmış köleler gibiyiz. Sebeplere takılmış akıllarımız uhrevî istikbal yerine dünyevî istikbal için endişe ettiğinden beri, Allah bizi, O’nun rahmetine güvenmedikleri için Tih çölünde yıllarca avare dolaşan İsrailoğulları misâli, sebeplerin peşinde koşturup duruyor. Oysa görülüyor ki, biz sebeplerin peşinde koştukça sebepler bir bir sukut ediyor. Çözüm beklediğimiz merciler, yasağı daha da perçinliyor.

Artık Hz. Yunus’un (as) duâsına sarılmanın, hatamızı itiraf edip, sebeplerden yüzümüzü çevirmenin, Müsebbibü’l-Esbâb olan Rabbimize yönelmenin zamanı gelmedi mi? Hz. Yunus’u (as) balığın karnından kurtaran Zât, umulur ki, hatamızı itirafımıza binâen, samimiyetimize binâen ummadığımız bir şekilde bizi de özgürlüklerimize kavuşturur. Zira O, sebeplere muhtaç olmayandır, hükmü her yere geçendir. O bizim kalbimizdeki en ince arzuları bilen ve cevap verendir. Önemli olan O’nun rızasını talep etmektir. Bediüzzaman’ın dediği gibi, O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, bizler istemek talebinde olmadığımız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.

Sebepler sukut ettiğinde ve tutunacak bir dal kalmadığında, Yunus (as) misâli O’na dönmenin zamanıdır artık. O’ndan başka başvurulacak merci de yok zaten. Küfür devam eder ama zulüm devam etmez. Bu yasak da birgün kalkacak elbet. Bizim hak edip etmememize göre belki kısa bir sürede belki uzun bir sürede kalkacak. O’nun rahmetinden umalım ve niyaz edelim ki, bunu bize pahalıya satmasın…

Dipnot:

1- Enbiyâ Sûresi, 87

16.10.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Ezanı dinleme âdâbı



Bursa’dan okuyucumuz: “Ezanı dinleme adabı nedir? Bir yerde sohbet yapılırken sohbeti kesip ezanı dinlemek mi, yoksa sohbete devam etmek mi daha iyidir?”

Ezan-ı Muhammedî (asm) şeâirdendir, yani bir beldenin İslâm beldesi olduğunun en mümtaz alâmetidir. Ezan okunurken lüzumsuz işleri bırakmak, ezanı dinlemek ve ona icabet etmek sünnettir. Nitekim Resûlullah Efendimiz (asm) “Ezanı işittiğiniz zaman, müezzine icabet edin” buyurmuştur.1

Müezzine icabet nasıl olmalıdır?

Müezzin Allah’ın ismini ve Tevhid dâvâsını kâinata ilân etmektedir. Allah’ın ismini ve Tevhid davasını ilân etmekse, kâinatın ve insanlığın yaratılışının gayesidir.2 Allah’ın rubûbiyetine karşı, yeni bir ibadet etme vaktinin girdiğini ezanla anlıyoruz ve içimiz derin bir huşu ile doluyor. Tevhîd-i İlâhînin böyle bir vakitte ilân edilişi ruhumuzu yeniden ihyâ etmeye yetiyor. Böyle yüksek bir gayenin beyanı olan ezanı dinlerken, ruhumuzda meydana gelen saygı ve haşyeti ise ancak, müezzinle birlikte ezan cümlelerine iştirak etmek ve ezandan sonra “vesile” duâsını okumakla sükûnete ulaştırabiliriz.

Bu açıdan; ezanı ve kameti dinleyen kimsenin, ezan ve kametin sözlerini içinden tekrar etmesi sünnettir. Müezzin, “Hayye ale’s-salâh” ve “Hayye ale’l-felâh” derken, bu esnada içimizden, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-Azîm” demek sünnettir. Ezan bittikten sonra, “vesile” duasını okumak sünnettir. Bu duayı okumak Şafiî’lere göre kametten sonra da sünnettir. Vesile duası şudur: “Allâhümme rabbe hâzihi’d-da’veti’t-tâmmeh. Ve’s-salâti’l-kaimeh. Âti seyyidenâ Muhammedeni’l-vesîlete ve’l-fazilete ve’d-derecete’r-rafî’ate’l-‘âliyeh. Veb’ashü makâmen mahmûdeni’llezî va’adteh. İnneke lâ tuhlifu’l-mîâd.”

Meâli şöyledir: “Ey şu mükemmel davanın ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e (asm) vesileyi (Şefaati ve Cennette en yüksek makamı), fazîleti ve en yüksek dereceyi ver. O’nu vaadettiğin Makam-ı Mahmûd’a ulaştır. Hiç şüphesiz Sen, vaadinden dönmezsin.”

Ve bir müjde: Resûlullah Efendimiz (asm) buyurmuştur ki: “Ezanı işitince vesile duâsını okuyan hiçbir kimse yoktur ki, Kıyamet günü bana onun için şefaat etmek vacip olmasın!”3

Bu hadisin tefsiri sadedinde, Bedîüzzaman hazretleri (ra) Makam-ı Mahmud’un ne olduğunu ve ehemmiyet derecesini şöyle beyan eder: “Nebî-i Zişan’ın (asm) Makam-ı Mahmud’u İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen (dağıtılan) lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zişan’a (asm) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya edilen davete icabettir.”4

Müezzine icabet etmeyi, ezan okunduğu esnada ezanı saygıyla dinlemek, ezanın doğruluğunu ve ehemmiyetini kalben hissetmek ve kabul etmek, gerekli duaları okumak ve namaz için cemaate iştirak etmek şeklinde anlamak mümkündür. Bu şekillerden hepsi periyodik bir sıra ile yapılabileceği gibi, o esnada imkânlarımız elverdiği ölçüde yapabildiklerimizi yapmak, hiç olmazsa içimizden derin bir saygı ve haşyet duymak da icâbet kavramının kapsamı dâhilindedir. Mümkünse namaz için cemaate iştirak etmeyi ezana icabetin en anlamlısı olarak değerlendirmelidir.

Ezan ile kamet arasında dua etmeyi de önemli bir satır arası notu olarak iletelim. Peygamber Efendimizin (asm) bu konuda da müjdesi vardır: “Ezan ile kamet arasında yapılan dua reddolunmaz.”5

Ezan okunurken alelâde konuşmak uygun olmaz. Ancak önemli bir mes’eleyi konuşurken, sözümüz veya mevzûmuz yarım kaldı ise, veya mühim bir sohbet esnasında sözümüzü bitirmek üzere isek bitirmeye çalışmakta; veya âcil olan bir işimizi takip etmek ve sonuçlandırmaya çalışmakta bir sakınca yoktur. Ezan esnasında zaruretten dolayı tuvalette bulunmak veya abdest hazırlığı için tuvalete girmekte de bir mahzur yoktur. Ancak mümkünse abdest hazırlığını ezandan önce yapmak daha iyidir.

Bütün bu işlerimiz ve önemli meşguliyetlerimiz esnasında mümkün olan saygıyı ve haşyeti içimizden de göstermek ve okunan ezandan manevî haz duymak mümkündür.

Dipnotlar:

1- Buhârî, Ezan, 7

2- Mektûbât, S.386

3- İbn-i Mâce, Ezan, 4

4- Mesnevî-i Nûriye, S. 76

5- Tirmizî, Taharet, 158

16.10.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Zaman gayret zamanı



“Hayat faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir,” yani “bineğidir” der Münazarat isimli eserinde Bediüzzaman Hazretleri. Demek kâinatta hummalı bir hareket ve faaliyet var. Aslında “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı övüp tesbih etmesin”1 meâlindeki âyet sırrınca zerreden kürelere kadar bütün kâinat için bu hareket ve faaliyet söz konusu.

Kâinatta hareketsiz hiçbir varlık bulunmadığına göre herşey hizmetine verilen, yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insanın da başıboş, tembel, hareketsiz kalması mümkün değil. Mehmet Âkif çatar böylesine hareketsiz, tembel insanlara. Onlara “Ey dipdiri meyyit!” diye seslenir. Yani hareket eden robot gibidir onlar.

Faaliyet ve hareket, hayatın farkına varmak, zevkini yaşamak; yeknesaklığı, monotonluğu yıkmak; yokluktan, yokluğa yuvarlanmaktan kurtulmak demektir. Çünkü durgunluk, sessizlik, tembellik, monotonluk, hareketsizlik, bir nevî yokluktur, zarardır. Hareket ve değişiklik vücuttur, hayırdır. “Hayat harekâtla kemâlâtını bulur; beliyyat vasıtasıyla terakkî eder…”2 hükmü ne kadar yerinde.

Şu halde çalışacak, çabalayacak, faaliyet içerisinde olacak insan.

Hele bu faaliyet imana, Kur’ân’a hizmetle ilgili ulvî bir maksat içinse… Meselenin azameti, hizmetin büyüklüğü o ölçüde gayreti gerektirmiyor mu?

Evet, imana, Kur’ân’a hizmetle ilgili herşey önemli ve büyük. Kısaca Allah rızasına matuf her hareket ve faaliyet güzel, anlamlı ve büyük.

Matbuât lisanıyla hizmet, çağın hizmet metotlarından birisi. Allah Resûlü (asm) malla, canla ve dille cihad etmeyi3 emretmiyor mu?

Bugüne kadar imana, Kur’ân’a, Kur’ân’ın kuvvetli, hakiki ve tesirli bir tefsiri olan Risâle-i Nur’a canla başla hizmet ettiler arkadaşlarımız. Bunu hayatlarının gayesi görüp hâlâ da hizmete devam ediyorlar. Bu bayrak onlar sayesinde bugünlere kadar geldi.

Bu vesileyle gazetemizin son hamlesini de Kur’ân’a, imana hizmet cümlesinden gören, “Cüz cüz Kur’ân okuyarak nice gönüller ve evler aydınlanır. Belki gazetedeki Risâle-i Nurla ilgili bir makaleyi veya bir köşe yazısını okuyup İslâma, Kur’ân’a yönelen birileri çıkar” diye canhıraş bir gayret içerisine giren nice arkadaşımız cüz cüz Kur’ân hamlesine dört elle sarıldılar, çok güzel hizmetler verdiler. Onları tebrik ve takdir etmemek mümkün değil. Bazı örnekler vermek gerekirse Ankara’dan Tuncay kardeşimizin öncülüğünde yürütülen hizmetlerde bir çırpıda gazetenin bin artış kaydedişini zikretmek gerekir. Ürgüplü Ahmet Abimiz bir delikanlı gayretiyle tirajı 3’ten 50’ye çıkardı. Alaçamlı Serkan bir çırpıda 50 abone buldu. Kastamonulu İbrahim Vapur’un hizmetleri de harika. 50 olan tirajı 450 yaptı. İstanbul Samandra’dan Mehmet İnal Bey 6’yı 150’ye çıkardı. Bayburtlu Halim Abimiz 30’dan 180’e çıktı. Konya Ereğlisi’nden Durali Hasan Abimizin öncülüğünde 30’lu rakamlar 160’ı buldu. Tekeli’den Arif Abi 5’i 40’a ulaştırdı. Ermenekli Haydar, Balıkesirli Enver Abilerin, Vanlı Şehabettin kardeşin, İzmirli, Şanlıurfalı arkadaşlarımızın gayretlerini de bunlara eklemeli. Hepsini tebrik ediyoruz.

Demek faaliyetin olduğu yerde güzel sonuçlar da alınıyor. Hizmete aşkla şevkle devam.

Dipnotlar:

1- Neml Sûresi: 44. 2- Mektûbât, s. 44. 3- Ebu Davud, Cihad: 18.

16.10.2008

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Bir aksülamel olarak Kürtçülük



Devletin zirvesi, oturup saatlerce terör meselesini görüşüyor, konuşuyor, masaya gelen raporları tetkik ederek, yeni ve etkin bir önlem paketi, bir mücadele stratejisi geliştirmeye çalışıyor. Bundan inşaallah hayırlı bir netice çıkar diye biz de dua ediyoruz.

Zirvedeki şahsiyetlere bizim de sesimiz gider mi, yazdıklarımız onlara ulaşır mı, doğrusu bunu tam olarak bilemiyoruz.

Ama yine de, insanî, vatanî ve millî sorumluluğun bir gereği olarak, üzerimize düşeni yapmaktan kaçınamıyoruz.

Frengî zakkumunun meyveleri

Ne tuhaftır ki, terör belâsının gündemi işgal ettiği hemen her defasında, terörle birlikte ve adeta paralel şekilde "Kürtçülük hareketleri" ile "Kürt meselesi" de gündeme getiriliyor. Buna, ayrıca coğrafî mânâda bir "Güneydoğu sorunu"nu ekleyenler de var.

Oysa, şeklen biribiriyle irtibatlı görünmek ve birbirine sirayet etmekle birlikte, bunlar mahiyet ve karakteristik özellikleri itibariyle birbirinden çok farklı şeylerdir.

Yani, özde ve temelde terör ayrı, bölücülük ayrı, Kürtçülük ayrı, Kürt sorunu ayrı ve Kürt hakları (insanî, hukukî, sosyal, kültürel... haklar) ayrıdır.

Bunların hiçbiri kesinlikle birbirinin aynısı değildir. Fakat, bütün bunlar bağnaz ve maksatlı kimseler tarafından çoğu kez aynı gibi gösterilerek, mesele çıkmaza doğru sürükleniyor.

Bir başka tuhaflık da şudur ki: Bütün bu siyasî ve ideolojik marazlar konuşulup tartışılırken, bazıları Kürtçülükten evvel sahneye çıkmış olan Türkçülük marazından hiç söz etmiyor. (*)

Oysa, Avrupa kaynaklı olup "Frengî illeti" diye de tâbir edilen ırçılık mânâsındaki Türkçülük cereyanı, bundan yüz sene evvel olduğu gibi, bugün de terör ve bölücülük hareketlerinin en elverişli kaynağıdır.

Hatta denilebilir ki, terör örgütü Türkçülük ideolojisini bayraklaştıran sloganların Kürtlerin meskûn olduğu mahallerde olabildiğince yaygınlaşmasını istiyor. Tâ ki, ondan nemâlansın ve o fikriyatın aksülameliyle kendine taraftar toplayabilsin.

Nitekim ve ne yazık ki, öyle de oluyor.

* * *

Bakınız, bu vatan ahalisini bölmek, parçalamak ve insanları birbirine kırdırmaktan başka bir işe yaramayan ve sırf bu maksatla Avrupa'dan içimize sokulan Frengî illeti, önce Türkçülük marazını doğurdu. Ardından, bir aksülamel olarak Kürtçülük sıtmasını tetikledi.

Terör belâsı ise, bu iki kaynaktan da beslenen zakkum ağacının bir meyvesi olarak ortaya çıktı. (Kuruluşunda ve gelişme seyri içinde Ergenekon tipi ulusalcı geçinen derin odakların da desteğini alan terör örgütü, militan kaynakları itibariyle daha çok Kürt nüfusundan besleniyor.)

Burada şunu da ilâve edelim ki: Terör örgütü, bugün ilk kurulduğu zamanki gibi homojenik bir yapıda değil. Zamanla karakteri gibi kimyası da değişti. Bu örgüt, bugün Kürtlerin hakkını–hukunu dâvâ etmek yerine, Türkiye aleyhindeki dahilî ve haricî bilumum fitne–fesat odaklarının, darbe heveslilerinin, kaçakçılık şebekelerinin ve hatta beynelmilel uyuşturucu tâcirlerinin taşeronluğunu yapmaktan öteye gidemiyor. Evet, bütün bu mel'anetlere adeta mecbur ve mahkûm olmuş durumda.

Sonuç: Zirvelerde yapılan çare–çözüm arayışlarının olumlu bir netice hasıl etmesi için, zahirde terör gibi görünen bu dallı–budaklı meselenin bütün boyutlarına bakılması, görülmesi gerekiyor. Aksi halde, şimdiye kadar hamasetli nutuklar eşliğinde yapılan ağır maliyetli operasyonların tekrarından başka bir netice sağlanamaz. Ne yazık ki, sadece dışarda değil, sûret–i haktan görünen içteki bazı ihanet odakları da, akan kanı durdurmaya yaramayan, bilâkis arttıran patinajlı mücadale tarzının devamını istiyor. Bunun da farkında olunmalı.

Irkçılık illetinin iki ana mikrobunu doğurup besleyen Türk Ocağı 1911, Kürt Teâli Cemiyeti ise 1918 yılı sonlarında kuruldu. Hatıratını neşreden Celadet Bedirhan gibi Kürtçüler, Türkçülüğün aksülameliyle hareket ettiklerini anlatıyor. Bilemedikleri husus ise şu: Türkçülük yapanlar, hakiki Türk değillerdi.

Tarihin yorumu 16 Ekim 2002

Saddam'ın cumhuriyeti ve sonrası

Saddam Hüseyin, Irak toprakları üzerinde yakında başlayacak olan savaş ve işgal çanlarının zangır zangır çaldığı günlerde, Irak halkını Cumhurbaşkanlığı seçimi için sandık başına götürdü. (16 Ekim 2002)

Saddam, tek adaydı. Rakibi yoktu. Maksadı ise, işgal güçlerine karşı halkının destek gücünü göstermekti.

Seçimden kısa bir süre önce genel af ilân eden Saddam, eldeki bütün imkânları seferber ederek, halkın yüzde yüz oranında desteğini almak istiyordu.

Nitekim, bu isteği yerine geldi. Bir önceki seçimde oyların yüzde 99.9'unu almıştı, şimdi de yüzde yüzünü almış göründü.

Göründü diyoruz, zira bu gerçek anlamda bir destek değildi. Saddam, yıllardır uygulamış olduğu kanlı baskı ve dayatmaların bir sonucu olarak, kendini yeniden cumhurbaşkanı seçtirmişti.

Zaten, kısa süre sonra anlaşıldı ki, ortada ne kendini halka sevdirmiş bir Saddam var, ne de ona yürekten bağlı bir Irak ordusu.

Hariçteki işgalci güçlerin gelmesiyle birlikte, Saddam'ın etrafında görünen bütün setler yıkıldı, duvarlar yerlebir oldu.

Saddam'ın kendini Cumhurbaşkanı seçtirdiği aynı gün, ABD Başkanı George Bush da kongreden Irak'a savaş açma kararını çıkarttı. Bu karar doğrultusunda yapılan savaş, mazlûm Irak halkını Saddam'a dahi rahmet okutacak çok daha ağır gelen zulümlü bir tahakkümün altına soktu.

16.10.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Şefkat mesleği



Risâle-i Nur’un en mühim bir esası şefkattir. Dolayısıyla Nur mesleğinde, insanlara acımak ve onların sonsuz hayatlarının kurtuluşu için çalışmak esastır. Şefkat şöyle tarif edilir:

Karşılıksız, içten sevgi beslemek, başkasının derdiyle hemhâl olmak; âciz, zayıf ve yardıma muhtaç olanlarla alâkalanmak, acıyarak merhamet etmek... Bütün çeşitleri nezih ve temiz olan şefkat, aşk ve muhabbetten keskin bir iksirdir.

“İlâhî rahmetin en lâtif, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden bir iksir-i nûrânî”1 olan şefkat; sırrını, Allah’ın kuşatıcı ve merhamet edici olan sonsuz “Rahman, Rahîm ve Vedûd” isimlerinden alır.

Rahîm isminin bir anlamı da şefkattir, acımaktır. Her isme olduğu gibi bu isme de en ileri seviyede mazhar olan Resûlullah (asm), dünyaya geldiği dakikada “Ümmetî! Ümmetî!” diyerek ümmetinin imanını ve kurtuluşunu Rabbinden dilediği gibi, “mahşerde herkes hatta peygamber dahi nefsî derken, o (asm) yine ümmetî ümmetî diyecek” ve ümmetinin mağfiretini, Cehennemden halas bulup Cennete kavuşmalarını makam-ı Mahmud’da Allah’dan niyaz edecektir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resulü (asm) Taif’te kendisini taşlayan ve yüz on dört yerinden yaralayanlara, eşsiz şefkatinin eseri olarak, “Ya Rab! Bunlar bilmediklerinden böyle yapıyorlar” diyerek bedduâ etmemiş, onların hidayetlerine duâ etmişti.

Maddî güç ve imkândan mahrum bir avuç sahabinin akıl almaz işkenceler karşısında, iman, adaleti, insan hak ve hürriyetlerini hâkim kılmak için malını, evlâdu iyâlini, hatta canını feda etmesi, ancak bu derin şefkatin yansımasıyla açıklanabilir.

Bediüzzaman, kendisine ve talebelerine zulmedenlere, “Eğer Risâle-i Nur’u tenkit fikriyle tetkik eden adliye memurları, îmânlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar, sonra beni idam ile mahkûm etseler; şahit olunuz, ben hakkımı onlara helâl ediyorum. Çünkü biz hizmetkârız. Risâle-i Nur’un vazifesi, îmânı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek, hizmet-i îmâniyeyi hiçbir tarafgirlik girmeyerek yapmaya mükellefiz”2 diye ilân etmesi de ancak Rahman ve Rahim isimlerinde terakkî etmenin sonucu bir şefkat olabilir.

İşte, Rahim ve Vedud isimlerinin azamî derecede tecellî ettiği Rahmet Peygamberinin (asm) şefkat parıltılarını, sızıntılarını aksettiren Bediüzzaman, “Benim ve Risâle-i Nur’un mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düstur-u hayatım olan ‘şefkat’ itibariyle; bir masuma zarar gelmemek için, bana zulmeden canilere, değil ilişmek; belki bedduâ ile de mukabele edemiyorum”3 diyerek, bu şefkat sırrını izhar eder ve mesleğini ihyâ eder.

İnsanlığa şefkat, onlara içine düştükleri bunalım ve tehlikeli yoldan kurtarmada yardımcı olmak tarzında olabilir. Ki, insanın hemcinslerine karşı göstereceği esas şefkatlerden birisi de budur.

Anneler, şefkat mânâsına en ziyâde mazhar, şefkat kahramanlarıdır. Şefkatteki fedâkârlık, ihlâstan ve samimiyetten kaynaklanır. Karşılık istemeyen şefkat, aynı zamanda şükrün de esasıdır.

Risâle-i Nur’un meslek ve meşrebinin duygusal boyuttaki en önemli esaslarından biri de şefkattir. Başta Müslümanlara, insanlara, hayvanlara ve bitkilere şefkatle yaklaşmak, onun vazgeçilmez düsturlarındandır. İnsanlara acımak, dünya huzuru ve mutlulukları için çalışırken; sonsuz hayatlarının kurtuluşuna vesile olmak için her türlü sıkıntı, eza ve cefaya katlanmak, şefkatin gereğidir…

Dipnotlar:

1-Mektûbât, s. 82.; 2-Şûâlar, s. 331.; 3-Şuâlar, s. 372.

16.10.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




Mehmet KAPLAN

Gerçek bayram, o bayram!



BU yolda dönüş yoktur.

Yunus Emre de bunu en harika şekilde hatırlatmıştı zâten…

Ne demişti?

“Ana rahminden geldik pazara

Bir kefen aldık döndük mezara”

Ruhlar âlemi.

Ana rahmi..

Bebeklik…

Çocukluk….

İlk gençlik!

Gençlik..

Kemal yaş…

İleri yaş!

Anlayacağınız:

Gün gelir; hiç birimizin kolayca

kabullenmek istemediği ihtiyarlık

gelir çatar…!

Eğer Allah bol ömür verirse bir

kuluna; o kul, gün gelir bu devirleri yaşar

ve görür….

Ancak:

Allah bu devirleri yaşamayı her

kuluna nasip de etmeyebilir!

Elbet:

Her şey Rabbimizin takdirine

kuldur. Daha iyisini O’ndan iyi kim

bilebilir ki?

***

Ama çok çabuk olur her şey…

Daha yaşımız 20’ye varmadan:

“İlkokuldan ne zaman mezun

oldun?” diye sorduklarında

hatırlamayız bile!

Çünkü:

Zaman dolaplarını sür’atle çevirir!

“Ana rahminden geldik pazara

Bir kefen aldık döndük mezara”

Gerçeği kafaya “Dank…!” eder…

Eder..

Ve..

Bu imtihan dolu dünyadan döneriz

Rabbimize!

An; o andır.

İnsanın yolculuğu:

Ruhlar âleminden başlayarak

gelmiş…

Ve... Bu:

Fani dünyanın ömrü bitmiş.

İyiler için cennet elde edilmiş..

Ebedî hayat için olan o çetin

imtihan da kazanılmıştır.

İnsanoğlunun başarılı sınavı ne

zaman biter?

Cevap:

Cennete varıp Rüyet-i Cemalullah’ı

temâşâ edince..!

İşte:

Gerçek bayramdır o bayram.

“Acebi Rabbim bize nasip ede mi?”

Bu çetin imtihanı kazandıra mı?

Güzel Allah’ımızın;

“Narı da hoş, Nuru da hoş”

olduğuna göre O’ndan ümit kesilir mi?!

Haşa…

Cümlemize:

Gerçek bayramlar olsun!

Allah, bizleri; kendince en makbul

olan Adın veya Firdevs Cennetinde

Peygamberimiz ile komşu eylesin…

Gayrısı ne ki?!

16.10.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

“Öfke bize, uysallık sana”



Türkiye, çeyrek asrı geride bırakan bir mücadelenin içinde. Bu mücadele, tahminlerin de ötesinde zor bir mücadele. Hiç kimse bu mücadelenin kolay olduğunu düşünmesin.

Bununla birlikte bu mücadelenin imkânsız bir mücadele olduğu da akla gelmemeli. Şartlarına uygun icra edilen bir mücadeleden netice almak mümkün.

Ülkemizde yapılan yanlış, hâlâ bu mücadelenin nasıl yapılacağının tartışılıyor olmasıdır. Özgürlükleri kısıtlayarak yapılmak istenen bir mücadelenin başarıya ulaşması mümkün değil. Çünkü o yol daha önce onlarca defa denendi...

Aktütün Karakolunu hedef alan kanlı terör saldırısı sonrası ortaya atılan iddialar, ‘yetkililer’ce ikna edici bir dille yalanlanmadığı gibi, doğru dürüst bir açıklama dahi yapılmadı. Genelkurmay Başkanının dünkü konuşması, ‘açıklama’ ya da ‘cevap’tan uzak bir konuşmaydı. Elbette bu konuşma da önümüzdeki günlerde farklı değerlendirmelere tabi tutulacak. Konuşma, çok sert bir üslupta icra edildi ve bir anlamda 11 Eylül saldırısı sonrası “Ya bizden tarafsın, ya terörden yana” anlamına gelen ABD Başkanı Bush’un konuşmasını hatırlattı.

‘Sert konuşma’larla terör önlenebilecek ya da ortaya atılan iddialar cevap bulacaksa, bu konuşmalar her gün tekrar edilsin. Ama tarih, böyle bir hadiseye şahitlik etmiyor. Kamuoyunun beklediği, ortaya atılan iddiaların en üst seviyede ‘yalanlanması’ ya da varsa ihmali olanlar hakkında gerekli soruşturmaların yapıldığı bilginin verilmesiydi.

Bakınız, dünkü gazetelerde ‘devlet’in bir ‘işkence sonucu ölüm’ sebebiyle mağdurdan ve ailesinden ‘özür’ dilediğini haberi vardı. Bu bir ilkti ve sorumlular hakkında da gerekli işlemin yapıldığı, 19 kişinin açığa alındığı ifade edilmişti. Bu yöndeki iddialar ilk defa gündeme gelmiyor. Geçmiş yıllarda da onlarca ‘işkence iddiası’ gündeme geldi ve genellikle de bunlar inkâr edildi. Ama bugün, hadisenin üzerine gidildiğini ve özür dilendiğine şahit oluyoruz. Bunu yapmakla ‘devlet’ bir şey mi kaybetti? Aksine, milletin güvenini kazandı...

Hiç kimsenin unutmaması gereken bir nokta var: Adalet mülkün temelidir.

Öyle ise, kızarak, öfkelenerek, başkalarını suçlayarak bir yere varmak mümkün değildir. Azınlığın da azınlığı bir grup haricinde hiç kimse, can alan teröre destek vermez ve veremez. Dolayısı ile, “Aktütün’de neler yaşandı, araştırılsın, ihmali olan varsa cezasını çeksin” diyenleri “Teröre destek veriyorlar” diye kimsenin kenara itmeye hakkı olmamalı. “Askerlerimizin şehit olmasında ihmali olan varsa cezasını çeksin” demek mi teröre destek anlamına geliyor? Hayır, böyle bir tavır teröre destek anlamına gelmez. Aksine yanlış yapanlara hesap sorulmaması terörün devamına sebep olur.

Hem yanlış yapana hesap sormak ‘adalet’in de birinci şartı değil mi? O halde mülkün temeli olan adaletin tecelli etmesini istemeyi kimse yadırgamasın... Öfke, ‘baldan tatlı’ olmakla beraber, neticesi hayırlı olmaz.

Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye nasıl seslenmişti:

“Bundan sonra öfke bize; uysallık sana..

Suçlamak bize; katlanmak sana, hoş görmek sana...”

“Devlet”e öfke değil, hoş görmek yakışır...

16.10.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

Terörle mücadelede din faktörü (1)



“TERÖR zirveleri”nde demokratikleşmeden cayılması ve özgürlüklerin kısıtlanmasının gündeme gelmesi, Ankara’nın hâlâ bu ince ayırımda doğruyu bulamadığının belirtisi…

Başbakan’dan Meclis Başkanına kadar, terörle mücadelede hukuk kurallarına riâyet edileceğini deklâre etmelerine karşılık, işe hak ve hürriyetlerden başlanması, oyunun yeni baştan sahnelendiğinin göstergesi.

Başta “gözaltı süresinin uzatılması, jandarmanın şehirlerde kolluk kuvveti görevini yapması ve sorguda avukat bulundurulmaması gibi temel hak ve hürriyetleri sınırlayan önerilerin görüşülmesi, mânevî terbiye ile din eğitiminden hiç bahsedilmemesi, Türkiye’nin bunca ibret verici olaya rağmen bölücü teröre karşı hâlâ “yol haritası”nı çizemediğini ortaya koyuyor.

Esasen, bölücü terör, etnik farklılığı bahane ederek vatandaşlar arasında fitneyi telkin etme fırsatını buluyor. Irkçılığın tahrikiyle karşı kışkırtmada bulunarak tahrik ediyor. Böylece Cumhuriyetin ilk yıllarında “dinden tecrid” zihniyetiyle başlayan yeni rejimin tek parti döneminde “milliyetçilik” perdesindeki “ırkçılık” akımının “resmî ideoloji” haline getirilmesi, farklı ırklar üzerinde Türkiye’yi parçalamanın malzemesi haline getiriliyor.

Siyasî iktidarın, asker ve sivil bürokrasinin öncelikle bunun farkına varması lazım. Aksi halde “özgürlükleri kısıtlamak”la başlayan “terörle mücadele yöntemi”, ecnebilerin üflemesiyle oynayan işbirlikçi ırkçı tahrikçilerin eline kozlar verir; terörü daha da azdırır…

“FRENK İLLETİ” FİTNESİ…

1925’te dayatılan “Şark Islahat Plânı”na göre Türkiye Cumhuriyetinin resmî kurumlarının ve okulların yanısıra işyerlerinde hatta çarşıda ve sokakta, başkalarının duyabileceği şekilde Kürtçe konuşmaya para cezası getirmişti. “Kürtlerin Kürtçe konuşmalarının yasaklanması” ve özellikle “kadınların Türkçe konuşmalarının sağlanması” ütopik amacıyla tatbik edilen tepeden inme “anadili yasaklayan” bu yasa, tahrikten başka bir işe yaramadı…

Keza 1934’te “Yurtta dil, kültür ve kan birliği temini” teziyle çıkarılan Mecburî İskân Kanunuyla Türkiye “mıntıkalar”a taksim edilerek ülke, vatandaşların göçe zorlanacağı, zorla iskân edileceği ve boşaltılacağı bölgelere göre bölüştürüldü.

Bilhassa bölgenin eşrafı, doğdukları ve yaşadıkları yörelerinden koparılarak göçebe ve mülteci haline getirildi. Vatandaşların başka bir yerde yurt edinmesi İçişleri Bakanlığının “izni”ne tabi tutuldu. En az on yıl süreyle memleketlerini ziyaret etmeleri ve seyahat özgürlükleri bile engellendi. Hem de “isyanları” önlemek için sözde “kanun” perdesinde…

Bunu bizzat devlet eliyle “dinin yerine “milliyetçiliği” ikame eden baskı ve zorlamalar izledi. Türk milletinin iftihar vesilesi, İslâmdan azâde kılınarak İslâm öncesi Türk tarihine, Etilere, Sümerlere dayatıldı. “Güneş Dil Teorosi”yle “yeryüzündeki bütün dillerin Türkçeden çıktığı” komedisine başvuruldu. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu bu maksatla kuruldu…

Neticede bu “cebrî ve keyfî kanun”un tatbik edildiği dönemde isyanlar daha da arttı. Ecnebiler, ajanlarını devreye sokarak bu tür baskı ve zulümleri alabildiğine istimal ettiler.

Bediüzzaman’ın tâbiriyle, İkinci Dünya Savaşında Avrupa’yı kasıp kavuran ve otuz milyon insanın katledilmesine, şehirlerin yerle bir olup harap olmasına ve bütün bir kıt’anın kan ve gözyaşına boğulmasına sebebiyet veren “Frenk illeti” ırkçılık fitnesiyle parçalanan Osmanlının bâkiyesi vatanın da parçalara ayrılarak ufak lokmalar haline getirilmesi hedeflenmişti…

DİN YERİNE “MİLLEYÇİLİĞİN” İKAMESİ…

Öylesine ki, “dinden tecrid” politikaların ve din derslerinden yoksun eğitimin vâhim neticeleri, yine dinden bigâne ortaya atılan bu “dil ve tarih tezi”yle karşılanmaya çalışıldı. Bunun içindir ki M. Kemal, “Devletimizin dışta ve içte itibarı büyük; memleketi onarıyoruz, her şey ilerlediğimizi gösteriyor” diyerek kedisini metheden Ruşen Eşref Ünaydın’a, “Hayır, yaptıklarımız tehlikede, Cumhuriyet dahil ne yapmışsak!” itirafında bulunmuştu.

“Mânevî boşlukları doldurulamamış, beslenmemiş milletin hangi maddî düzeyde olurlarsa olsun, bir gün çökeceklerini” anlatıp ispatlayan Alman düşünürü Ludwing Büchner’in bir yazısında okuduklarını gösteren M. Kemal, itirafını şöyle sürdürmüştü: “Yazar, bir yerinde, ‘Tarihten, zaferlerden, büyük adamlardan yoksun milletler, maddî imkânları geniş olsa da, ciddî bir sallantıya dayanamazlar, çöküp giderler’ diyor. Birdenbire düşündün; ‘laikiz’ dedik, dinle ilişiğimizi kestik. ‘Cumhuriyetiz’ dedik, rejimimizi tehlikeye düşürmemek için saltanat devrini kötüledik. Kazanılmış büyük zaferleri bile birkaç kelime ile geçiştirmeğe başladık. Lâtin harfleri aldık, yeni kuşakları binlerce yıllık geçmişinin hazinesinden mahrum bıraktık…” (İsmet Bozdağ, Milliyet, 16.11.1974; Aydınlar Konuşuyor, Necmeddin Şahiner, Yeni Asya Yayınları, 210-211)

Lâkin M. Kemal, kendince “Batı’nın bir parçası olmak” hesabına “bunları yapmak zorunda olduğunu” belirtiyor; din dışı tatbikat devam ediyor, netice değişmiyor. Din dışı eğitim ve din yerine milliyeti ikame eden zihniyet, Türkiye’yi büyük bâdirelere sürüklüyor…

Bediüzzaman’ın tespitiyle, “sırf ulum-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almayan” dini dışlayan eğitim sistemiyle, “milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen, uhuvvet-i İslâmiyeyi (İslâm kardeşliğini) tanımayan” zihniyetle İslâmî terbiye zayıfladı. İslâm âlemini parçalayan plân, Türkiye üzerinde de uygulamaya konuldu…

Terörle mücadele için tespit edilen “yol haritası”nda dünden bugüne bu gerçeklere de bakmak lâzım.

Sahi terörle mücadelede din kardeşliği faktörünü neden nazara alınmaz?

16.10.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Mesafe kapatılamayacak kadar derin



Kardavi, Şiî yayılmacılığı ve tehlikesine karşı tarihî çıkışıyla hayatının ve belki de hayatta yapabileceği en büyük hizmeti ifa etmiştir. Eğer onun dışında birisi bu tehlikeye temas etseydi muhakkak ki tesiri olmayacaktı. Bunu bildikleri için Şiîler onun karşısında kâh sopa, kâh havuç politikası uyguluyorlar. Mehr Ajansından Hasanzade’den sonra gönlü gibi ağzı da bozuk olan Kuveyt’teki merciiyyet temsilcisi Muhammed Mehri de Kardavi’yi Siyonizme hizmet etmekle suçlamış ve Katar’dan atılmasını istemiştir. Bu olsa olsa, Mehri gibi bazı mutaassıp Şiîlerin ne denli arsız olduklarını gösterir. Ve Mehri Irak’ta Şiîlerin, Sünnîlere yönelik kimlik katliamı yaptıklarını söylemesine itiraz ederken; aslında, kendisi de bizzat Kardavi’nin şahsında tehcirlerine cevaz vermiş olmuyor mu? Şiîlik Sünnî dünyaya egemen olursa Mehri’nin tavrından kitlelerin başına ne gelebileceğini tasavvur edebilirsiniz. Bu bir Safevi zihniyetidir ve 800 yıl Sünnî kalan İran’ı kılıçla ve zorla Şiîleştirmişlerdir. Bugün Aleviler ‘bütün baskılara rağmen’ Anadolu’da kendi kimliklerini ve varlıklarını muhafaza etmektedirler ama İran’da Sünnîlik sadece uçlarda kalmıştır. Fatimilerin Mısır’da başaramadıklarını Safeviler İran topraklarında başarmışlardır.

Tarihî olarak baktığımız zaman dinî olarak farklı olsa da 700 ve 800 yıllık süreç sonrasında bir Endülüs’ün kimliği bir de İran halkının kimliği zorla değiştirilebilmiştir. İran zamanla İslâm coğrafyasının merkezinde köprü değil, büyük bir haile ve duvar olarak yükselmiş ve İslâm âlemini birbirinden yalıtmış ve gücünü daima zayıflatmıştır. Bundan dolayıdır ki, Brzezinski belki de çok haksız olmayarak İran ile Türkiye’nin birbirlerini sıfırladıklarını söylemiştir. Dolayısıyla İran özellikle son 600 yıllık dilim içinde İslâm âleminin müspet değil, menfî gücü haline gelmiştir. Belki Humeyni iyi niyetle birlikte bunu değiştirmek istemişse de tarih bumerang gibi geri zıplamış ve maksadının aksi hasıl olmuştur. İşte Kardavi’nin tarihî çığlığı bu noktada yükselmiştir.

***

Fehmi Huveydi ve Ahmet Kemal Ebu’l Mecd gibiler vahdet ve ittihadı gerekçe göstererek (Haricilerin de vaktiyle vahdet istemelerini unutmuş görünüyorlar) Kardavi’nin fer’i bir meseleyle uğraştığını ileri sürüyorlar. Halbuki bu iddia bir mugalatadan ibarettir. Buna mukabil, Kardavi Ebu’l Mecd’e hitaben bir mektup kaleme almış ve bu mektup yayınlanmıştır. Bu mektubunda Kardavi yine bir kez daha İran’ın Şiîliği siyasî ve yayılmacılık emellerine alet ettiğini ifade etmiştir. Bununla da kalmamış ve teşeyyü tehlikesi geçmedikçe takrip toplantılarını boykot edebileceğini söylemiştir. Kardavi’nin arz ettiği gibi bugün İran’ın elinde yeniden silâha dönüşmüş olan Şiîlik İslâm ümmeti açısından büyük bir tehlike barındırmaktadır. Kardavi bunun gelecekte savaşlara bile sebep olacağı uyarısında bulunmaktadır. İran’ın gizli gündemi arazlarla açığa çıkmış ve bardak taşmıştır. İşte bu uyarılar karşısında bir heyet Kardavi’yi teskin etmek amacıyla Katar’a gelmiş Velayeti ve Teshiri bu dosyanın kapatılmasını teklif etmiş ve Kardavi’yi boşuna teskine yeltenmişlerdir. Yine ilkeler pahasına teskini denemişlerdir. Kardavi sükûnet bulsa bile meselenin özü değişmez ki! Kardavi heyete, tehlike geçmedikçe uyarılarına devam edeceğini söyleyerek mukabele etmiştir. Fadlallah’ın, ‘sahabilere sövmeye tahrim ediyorum’ şeklindeki sözleri de zevahiri kurtarma arayışıdır. Şiîler ve Sünnîlerin çıkış ve bakış noktaları farklı olduğundan tarih iki farklı istikamette gelişmiştir. Bu gerçeklerle yüzleşmeden bir iki jest, mücamele ve populist yaklaşımla mesele üstesinden gelinebilecek durumda değildir. Aradaki mesafe pek derindir ve muvasala imkânı adeta yoktur. Değerler bile istismara konu olduğundan dolayı ortada güven yoktur ve bu güven yokluğu da işbirliğine imkân vermemektedir. Mesele dinî inançların da ötesinde yöntem sorunudur. Bu yöntem sorununun başında takiyye prensibi gelmektedir.

***

Sanıldığı gibi Şia ile ortak noktalarımız Hayrettin Karaman gibilerin Teshiri’den naklettikleri yüzde 85/95 nisbetinde değildir. Buradan yola çıkanlar Şiîlerle Sünnîler arasındaki ihtilâfın Sünnî fıkhî mezheplerden daha fazla olmadığını yani bir Şafiî ile Hanefî arasındaki fark kadar olduğunu savunuyorlar. Öyleyse bu kavganın nedeni ne? Yine öyleyse neden Fadlallah, Sünnî mezheplerden birisiyle taabbüde fetva vermiyor? Bu ancak şapkadan tavşan çıkaranların marifetidir. Halbuki Şiîlerle kaynaklarımız bile ayrı. Asıl fark usulde yani fıkhî alanda değil fırka ve akaid alanındadır. Meselenin özü buradadır. Sözgelimi ‘gulat-ı ehl-i sünnet’ olarak anılabilecek olan selefiler ile kaynaklarda beraberiz. Sözgelimi Kur’ân ve hadis kaynaklarımız bir ve aynı. Onlarla kitabın ve sünnetin anlamında farklılığımız var. Bizimle onlar arasındaki faklılık bir nevi Şia içindeki Ahbarilerle Usuliler arasındaki fark gibidir. Bu da tevil, teşbih ve tasavvuf anlayışından kaynaklanmaktadır. Selefiler genel anlamda tasavvvufu dışlamaktadırlar. İranlıların benimsediği irfan ise tasavvuf olmayıp bir nevi hikmet altında toplanılabilecek felsefî ve çoğu kez batinî anlayış ve yorumlardır. Şia ile kaynak beraberliğimiz olmadığı gibi tarihi okumada da tam iki zıt vizyona sahibiz. Selefîlerle tarihe bakışımızda özel farklar olsa da Şiîlerle olduğu gibi genel fark yoktur. Şia ile kaynaklarımız bile ayrıdır. Tarih anlayışındaki farklılığımız da bu husustan neşet ve teferri eder. Sözgelimi Küleyni Kafi’sinde eldeki mevcut mushafın gerçeğinin üçte birini teşkil ettiğini savunmaktadır. Bunun bütün Şiîleri bağlamadığını farz etsek bile (öyledir de) hadis külliyatımız tamamen ayrıdır. Dolayısıyla tarihî şahsiyetlere bakışımız ve dini bir bütün olarak yorumlamamız da farklıdır. İtiraz makamında farklı hadis külliyatlarında ortak noktalar ve hadisler olduğu söylenebilir. Bu da doğrudur ama bağlam farkıyla. Sadece bir noktasına temas etmek gerekirse. Sözgelimi Peygamberimiz: “Fatıma benden bir parçadır kim onu üzerse/kızdırırsa beni kızdırmış olur” demiştir. Bu Hadis-i şerif, hem Şiî hem de Sünnî kaynaklarda vardır. Ama bağlamı tamamen değişiktir. İkrime kızkardeşlerini vermek için Hazreti Ali’ye başvurur. Hazreti Ali, Hazreti Peygamberden izin ister ve bir iki gün düşündükten sonra Efendimiz Hazreti Ali’yi çağırır ve kendisine bu sözleri söyler. Sünnî kaynaklara göre mesele böyledir. Elbette sözün hususiliği umumiliğine engel değildir. Lâkin Şiîler bu hadisin kapsamını Mehri’nin ‘nasibi/Ehl-i beyt düşmanı’ olarak nitelendirdiği Kardavi gibi kimselere karşı kullanırlar. Diğer benzerlikleri de buna kıyas edebilirsiniz. Dolayısıyla benzerlik içinde bile benzemezlik var.

***

Tarih bağlamında 1400 yıllık tarih içinde onlarla gerçekte değil, ama sureta anlaşabildiğimiz tek nokta 4 veya 5 yıllık Hazreti Ali hilafetinden ibarettir. Orada da anlayış birliğimiz suretadır. Zira onlar Hazreti Osman’ın şehadetinden sonra gecikmeli olarak nasb ve vasiyetle yani tayinle (Gadir-i Hum’da) Hazreti Ali’nin imameti (hilafeti) devraldığını söylerler. Sünnîlere göre ise tarihî gerçekler başkadır. Karmaşa ortamında kalan sahabiler Hazreti Ali’ye başvururlar o ise kerhen bu görevi içtimaî ve siyasî bir görev olarak (görevlendirme değil) kabul eder. Dolayısıyla tarih anlayışımızdaki müştereklik de bundan ibarettir. Yani 4-5 yıllık süre noktasında bile anlayışımızda mahiyet farkı vardır. Ortak tarihî figürlerimiz de yoktur. Bizim şeytanî dediğimize onlar Rahmanî derler. Sözgelimi bize göre Şeytan-ı Tak olan onlara göre Rahman-ı Tak’dır. İbni Sebe gibi figürleri kabul etmezler, ama rahatlıkla kimi sahabileri İbni Sebe suretinde tasvir ederler. Biz Kudüs’ü kurtardığı için Selahaddin Eyyübi’yi tebcil ederiz, onlar ise Fatimi devletini yıktığı için lanete müstehak görürler. Dolayısıyla mesafe bazılarının tasavvur ettiklerinden çok daha derindir. Bunu reddedenler bizim taraftan saflar, öteki tarafta da uyanıklar yani takiyyecilerdir.

16.10.2008

E-Posta: [email protected]




Kadir AKBAŞ

Otoriter laiklik anlayışı sürdürülemez



Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliklerinin iptali kararı ile AKP hakkında kapatılması talebiyle açılan dâvâya ilişkin kararın gerekçeleri kamuoyu tarafından merakla bekleniyor. Bu merakın bünyesinde güçlü bir endişeyi de barındırdığı biliniyor. Endişenin özünde, Mahkemenin anayasa değişikliklerini esastan incelemeye karar verirken yürüttüğü mülâhazaların doğurabileceği sonuçlar yatıyor. Mahkemenin laiklik yorumunda otoriter bir anlayışın güçlenmekte olduğu düşüncesi endişeleri arttıran bir başka unsur.

Anayasa Mahkemesi kararlarında açığa çıkan laiklik anlayışını, Mahkemenin kuruluşundan bugüne üyelerinin belirlenmesi sürecinde dikkate alınan kriterlerden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Üyelerin seçiminde benimsenen yöntem, tek parti dönemine ilişkin zihniyet ve algılamanın çok partili dönemde de sürdürülebilmesini amaçlıyordu. Bu amaca ulaşılmadığını söylemek zor. Mahkemenin temel konularda verdiği kararlarda dışa vuran anlayışla, CHP’nin her zaman buluşması kamuoyu açısından sürpriz değildir.

Anayasa Mahkemesi’nin belli konular dışındaki kararlarında üyeler arasında ciddî fikir ayrılıklarının olduğu, kararların çoğunlukla bir veya iki oy farkla alındığı, alınan kararlara karşı farklı pek çok karşı oy gerekçelerinin yazıldığını Resmî Gazete’den takip etmek mümkün. Ancak konu bir şekilde laiklikle ilişkili ise, üyeler arasındaki bu farklılıkların bir anda ortadan kalktığı görülüyor. Üyeler değişiyor, Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor, ancak Mahkemenin otoriter laiklik anlayışı değişmiyor. Dinin bireyin vicdanı dışına taşan her görünümünü laiklik ilkesine aykırı gören ve laikliğe toplumdaki dinî duyarlılıkla mücadele misyonu yükleyen anlayış, ısrarla sürdürülmek isteniyor. AKP’nin kapatılması talebinin reddedilmesinden sonra, Mahkemenin otoriter laiklik anlayışını sürdürmekte olduğu, ancak bu anlayışın güç kaybetmekte olduğuna ilişkin değerlendirmeler yapıldı. Bu yorumların gerçekliğini gerekçeli kararların açıklanmasıyla görmek mümkün olacak.

Hükümet Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin hızlandırılması yönünde yeni adımlar atma hazırlığında. Bu süreçte Avrupa Birliği üyesi ülkelerde uygulanan laiklik anlayış ve uygulamalarının ülkemiz açısından emsal oluşturması bekleniyor. Bu entegrasyona direnen kurumların yeniden şekillenmesi de kaçınılmaz olacaktır. Demokratik standardını yükselten bir Türkiye, laiklik anlayışında farklı bir anlayışı sürdüremez.

16.10.2008

E-Posta:




Kazım GÜLEÇYÜZ

Tehditle olmaz



Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ, akrediteli medya yöneticileriyle yaptığı “iletişim” toplantılarının bitiminde, bundan sonra basının önüne çıkmayacağını söylemiş; bilâhare katıldığı programlarda gazetecilerle sohbet ortamına girmekten ve soruları cevaplamaktan kaçınan bir tavır sergilemişti.

Yeni dönemde Genelkurmay’ın basınla ilişkileri, akrediteli savunma muhabirlerinin katılımına açık haftalık brifinglerle sürdürülecekti.

Komutan sık sık basının önüne çıkmayacaktı.

Ama gördük ki, bu karar çok kısa ömürlü oldu. Başbuğ, Balıkesir’deki askerî bir merasimde yapacağı konuşmayı, Aktütün saldırısıyla ilgili sorgulayıcı ve eleştiriler yaklaşımlara karşı bir gözdağı mesajı verme vesilesi olarak kullandı.

Açıklama için önceden medyaya bilgi verilerek, Ankara gazetecilerinin Balıkesir’e “akın” etmeleri sağlandı. Ve Başbuğ, canlı yayınla verilen konuşmasında son derece ağır ifadeler sarf etti.

Bu üslûpta böyle bir konuşma, bir parti liderinin grup toplantısında, il veya ilçe kongrelerinde, seçim mitinglerinde yadırganmayabilir.

Nitekim Baykal’ın ve özellikle de Bahçeli’nin bir gün evvelki grup konuşmaları bu tondaydı.

Ama aynı ton ve üslûbun, bir Genelkurmay Başkanınca, hem de basının özel olarak çağrıldığı bir ortamda, zaman zaman sesini yükselterek, tehdit ve gözdağı mesajları içeren bir konuşma ile gündeme taşınması hiç normal değil.

Çünkü Genelkurmay Başkanı siyasî bir kişilik değil. Meclisin ve hükümetin emrinde görev yapması ve her türlü siyasî polemiğin dışında tutulması gereken çok önemli bir devlet kurumunun en üst düzeydeki bürokratik sorumlusu.

Bu konumdaki bir devlet görevlisi, siyasetçi gibi kamuoyu önünde polemik yapamaz, tehdit ve gözdağı içerikli açıklamalarda bulunamaz.

Mâlûm, 17 şehit verdiğimiz Aktütün saldırısı, kamuoyunda şimdiye kadar benzeri görülmemiş boyutta eleştirel bir yaklaşımla sorgulandı.

Her kesimden alışılmadık soru ve eleştiriler yükseldi. Genelkurmay adına yapılan açıklamalar yeni soru ve eleştirileri gündeme getirdi. Çelişkiler irdelendi. Özellikle evvelâ “Parasızlık yüzünden karakollar daha güvenli yerlere taşınamadı” denilip, ardından “Öyle birşey yok” açıklamasının yapılmasına bir anlam verilemedi.

“Olayda istihbarat zaafiyeti yok” şeklindeki açıklamalar da inandırıcı bulunmadı. Tam tersine, terörist saldırıyla ilgili hazırlıkların günler öncesinden tesbit edilip anbean izlendiği ve buna rağmen 17 şehit verdiğimiz saldırının gerçekleştiği yönünde çarpıcı iddialar ortaya atıldı.

Saldırının cereyan ettiği ve 17 askerimizin şehit düştüğü saatlerde, hattâ bütün Türkiye’nin olayı öğrendiği sabah saatlerinden itibaren derin bir şoka girdiği ertesi gün boyunca Hava Kuvvetleri Komutanının golf oynadığına dair haber işin tuzu biberi olup tepkileri iyice tırmandırdı.

Bütün bunlar üst üste gelince de, asker hiç alışık olmadığı yoğun bir eleştiri sağanağına uğradı. Başbuğ’un tepkisi bu psikolojiyi yansıtıyor.

Ancak dile getirilen eleştiriler, cevap bekleyen sual ve sorgulamalar, her eleştiriyi “saldırı” olarak görüp adeta terör örgütü yandaşlığıyla örtüştüren öfke dolu tehditlerle susturulamaz.

Terörle mücadele sürerken askerlerimizin ağır zayiatıyla sonuçlanan her olayda sevk ve komuta hatası, ihmal ve kusur bulunup bulunmadığıyla ilgili olarak inceleme yaptıklarını ifade eden Başbuğ, “Ancak ulaştığımız sonuçları kamuoyu ile paylaşmaya mecbur değiliz” demişti.

Ne var ki, en başta, Aktütün şehitlerinden birinin gözü yaşlı, yüreği yaralı babasından sâdır olan “Bu karakol evvelce de defalarca saldırıya uğramış. Hiç mi tedbir alınmadı?” suali, bu tavrı geçersiz kılıyor. Genelkurmay, bütün bir kamuoyunu kaale almasa bile, şehit yakınlarına bu sualin cevabını ve hesabını vermek durumunda.

Başbuğ istiyor ki “Vatan sağolsun” tavrı sürsün.

Ama artık şehit aileleri de soru soruyorlar...

16.10.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır