Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 04 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Mecidiyeköy ve kapitalizm

İstanbul’un en yoğun ve ünlü caddelerinden biridir Büyükdere Caddesi. Mecidiyeköy’ü boydan boya geçip Gayrettepe ve Esentepe’ye doğru farklı caddelere açılan ana bir caddedir. İstanbul’da yaşayıp da o caddeden geçmeyen kimse yoktur herhalde.

Büyükdere Caddesi’nden her geçişimde sağlı sollu dizilen bankalar gözüme çarpar. Hemen hemen bütün bankaların bu caddede şubeleri vardır. Bir de iki büyük alış veriş merkezi ile Ali Sami Yen Stadı bu caddenin belirgin binalarıdır. Dikkat çeken diğer bir noktaysa yol boyunca göze çarpan bir ibadet merkezi göremiyor olmamızdır.

Günümüz insanının hayatı sanki alışveriş merkezleriyle bankalar arasında geçiyor gibi. Bir de eğlence kültürü olarak stadyumları sayarsak, bunların tümünü Büyükdere Caddesi’nde bir arada görebilirsiniz. Taksim Meydanı, kiliseleriyle bir nebze de olsa dinî bir hüviyete sahiptir. Ama Mecidiyeköy’de ara sokakları hariç hiçbir ibadet merkezi göze çarpmaz. Onların yerini alış veriş merkezleri ve bankalar almıştır çünkü.

Modernite, insan tipleri ve kişilikleri arasındaki farklılıklarla beraber şehirler arasındaki farklılıkları da kaldırmıştır günümüzde. Bugün İstanbul’un Büyükdere Caddesi’nin, Londra’nın, New York’un veya Tokyo’nun ana caddelerinden bir farklılığı yok gibidir. Hayatın merkezinde dinin yerini ekonominin almasıyla birlikte caddelerin karakteri ve insanların günlük uğrak yerleri de değişti. İnsanlar sıkıldıkları zaman mabedler yerine kapitalizmin tuzakları olan alış veriş merkezlerine koşuyorlar artık. Alış veriş de tek yanlı çalışıyor. İnsandan maddî-manevî çok şey alıyor ama hemen hemen hiçbir şey vermiyor. Yakın zamanda Büyükdere Caddesi’nin Şişli tarafına doğru Avrupa’nın en büyük alış veriş merkezini açmakla övünüyordu yöneticilerimiz. İhtiyaç üretme ve zaman israfı makinası olarak çalışan alışveriş merkezlerinin nesiyle övünülecekse... Ve açılışta trafik alt üst olmuş, insanlar adeta dinî bir törene gitme heyecanıyla hınca hınç doldurmuşlardı alış veriş merkezine giden yolları. Ülkemiz insanı, Batılı hâkim topluma karşı yüzyıllardır var olan kadim aşağılık kompleksini onlardan daha büyük alış veriş merkezleri açmakla gidermeye çalışıyordu herhalde. Şair Bedri Rahmi’nin bir şiirinde bahsettiği gibi:

“Çünkü sen ne tarih, ne coğrafya

Ne şu, ne busun

Oğlum Mernus

Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.”

Otobüs kaçmış çoktan ama bundan dolayı toplum o kadar aşağılık kompleksine kapılmış ki; her hareketinde kendisini Batılı hâkim toplumla kıyaslar ve de onların onayını arar olmuş. Her şeyden önce de tüketim ve eğlence kültüründe taklide çalışmış onları. Bu taklidin sonucunda, kapitalizmin tuzakları olan alış veriş merkezleri, bankalar ve stadyum, Büyükdere Caddesi’nde gövde gösterisi yapıyor adeta. Ve insanlık, kendisine çizilen sanal bir işyeri, alışveriş merkezi/eğlence ve bankalar üçgeni içerisinde köşe kapmaca oynamaktan başka birşey yapamıyor.

Aslında bu hayat anlayışının ayak sesleri yüzyıl öncesinden duyuluyordu. Zira henüz 20. yüzyılın başlarında Victor Lebow şöyle diyordu: “Muazzam derecede üretken ekonomimiz, tüketimi bir hayat biçimi haline getirmemizi gerektiriyor. Artık mal satın alma ve kullanmayı düzenli bir dinsel tören haline getirmeli, ruhsal doyumu ve egolarımızın tatminini tüketimde aramalıyız.”1

Lebow’un istediği hayat tarzı bugün gerçekleşmiş durumda ne yazık ki. İnsanlık artık tüketim amaçlı yaşıyor. Günümüzün hedonist; yani haz ve lezzet peşinde koşan insanı için hayat, yeni ve pahalı eşyalar almak, lüks evlerde oturmak, son model arabalara binmek, yüksek kazançlı ve itibarlı bir işe sahip olmak, limitsiz kredi kartlarını kullanmak, vs. ve böylece toplumda saygın bir yere sahip olmanın peşinde koşturmakla geçiyor. Ama insanın arzuları sınırsız olduğundan, gözü asla doymuyor, ihtiyaç listesi bir türlü bitmiyor ve her zaman hayatta birşeyler eksik kalıyor. Tüketirken tükeniyor aslında insanlık. Bankadan aldığı kredi kartlarıyla alış veriş merkezlerine koşuyor, ihtiyacı olmayan bir sürü şeyi aldıktan sonra kart borcunu ödemek için gece gündüz para peşinde koşmak zorunda kalıyor. Maddî geleceğini sağlama peşinde manevî geleceğini ve ebedî hayatını perişan ediyor. Bu hayat temposunun ruhlarda oluşturduğu bunalımı gidermek adına da, yoga ve meditasyon gibi sahte maneviyat oyuncaklarıyla avunmaya ve tesellî bulmaya çalışıyor. Kapitalizmin insanlığı getirdiği nokta bu işte...

Bediüzzaman, “Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını bakî elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş” der. Dindar kesim olarak kapitalist hayat tarzından etkilenmediğimiz söylenemez.. Yakın zamanda ‘kapitalist Müslümanlar’ ve de ‘İslâmî sosyete’den bahsedilmesi boşuna olmasa gerek. Dindar kesim komünizm karşısındaki çok net tavrını, kapitalizm karşısında gösteremedi ne yazık ki. Bunun sebebi belki de komünizmle mücadelede birlikte hareket edilen Batı’nın kapitalizm sistemini de müttefik gibi görme yanlışlığıydı. Komünizm açık ve kimliği belli bir düşmanken; kapitalizm iki yüzlü bir dost kimliğinde yaklaştı bize. Ve kutsal değerleri de kendi adına dönüştürmeye başladı. Bayramları eğlence ve tüketim çılgınlığı olarak yaşama, tesettürün dünyevîleştirilmesi ve anlamsızlaştırılması, birilerine benzeme ve lüks yaşama arzusu, vs. gibi şeyleri çok masum şeylermiş gibi göstererek yeni bir kapitalist dindar anlayışı çıkarttı ortaya. Kutsal kelimeler bile para kazanma amacı için marka adı olarak kullanılmaya başlandı. Ve bütün bu aşamalardan sonra insanın dünyevî rahatına ve nefsânî isteklerine yönelik kandırmacalarla dolu olan kapitalizm, artık kendini yegâne geçerli sistemmiş gibi bütün dünyaya dayatabiliyor.

Kur’ân’da “Allah’ın sana verdikleriyle âhiret yurdunu kazanmaya çalış; dünyadan nasibini de unutma”2 şeklinde bir âyet gecer. Bizler dünya hayatı için fiilî olarak çalışmak ama dünyaya kalben bağlanmamak prensibini asla unutmamalıyız. Elbette bu dünya hayatımızı da kazanmak zorundayız. Meşrû dairede kalmak şartıyla bunun için bütün gayretimizi de gösteririz. Ama bunu yaparken asıl hedefi ve maksadı bu dünya üzerine kuran kapitalistleşme tuzağına karşı çok uyanık olmak zorundayız. Ancak o zaman kapitalizm ile Müslüman, sosyete ile İslâm kelimelerinin yan yana gelemeyeceğini ispat edebiliriz. Aksi halde, teorikte dindar, pratikte kapitalist insanlar olmak gibi dehşetli bir tuzağa yakalanmak çok yüksek bir ihtimaldir.

Dipnotlar:

1. Joe Dominguez and Vicki Robin, Your Money or Your Life (Penguin Books, s.17)

2. Kasas Sûresi,77.

Hasan YÜKSELTEN

04.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004