Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 04 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Ey iman edenler! Allah'ı çok zikredin. Sabah akşam Onu tesbih edin.

Ahzâb Sûresi: 41-42

04.06.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kim ki, temsil ettiği bâtıl ile bir hakkı ortadan kaldırmak için bir zâlime yardım ederse, Allah ve Resûlünün koruyuculuğundan mahrum kalır.

Câmiü’s-Sağir, c. 3, No: 3580

04.06.2006


Musibet, şeklini değiştirmiş

Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta belâ, belâ değil, belki bir lûtf-u İlâhîdir. Ben şu zamandaki hastalıklı sair musibetzedeleri—fakat musibet dine dokunmamak şartıyla—bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini iras etmiyor. Çünkü, hangi bir genç hasta yanıma gelmişse, görüyorum, emsâllerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve âhirete karşı merbutiyeti var. Ondan anlıyorum ki, öyleler hakkında o nevî hastalıklar musibet değil, bir nevî nimet-i İlâhiyedir. Çünkü, çendan o hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir zahmet iras ediyor, fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor. Bir nevî ibadet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle, elbette hastalık hâletini muhafaza edemeyecek, belki sefahete atılacak.

Hâtime

Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr derc eylemiştir. Hem hadsiz nukuş-u esmâsını göstermek için insanı öyle bir sûrette halk etmiş ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış.

Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Adeta insan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var. Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur. Öyle de, musibetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalarla, o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyiç eder. Mahiyet-i insaniyede münderiç olan acz ve zaaf ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisanla değil, belki herbir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdat vaziyetini verir. Güya insan o ârızalarla, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur, sahife-i hayatında veyahut levh-i misalîde mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını ifa eder.

Lem’alar, 2. Lem’a, s. 19

Lügatçe:

eşhas: Şahıslar.

lûtf-u İlâhî: Allah’ın lütfu.

iras: Verme.

merbutiyet: Bağlılık.

çendan: Gerçi.

sefahet: Gayrimeşru eğlenceler.

derc: İçine koyma.

nukuş-u esmâ: Allah’ın isimlerinin nakışları.

halk: Yaratma.

insan-ı ekber: Büyük insan.

âlem-i asgar: Küçük âlem.

lezâiz: Lezzetler.

nâfi: Faydalı.

âlâm: Elemler.

müheyyiç: Heyecan verici.

muharrik: Hareket ettiren.

tehyiç: Heyecanlandırma.

münderiç: Birşeyin içine konulmuş bulunan.

tazammun: İçine alma.

müteharrik: Hareket eden.

sahife-i hayat: Hayat sayfası.

levh-i misalî: Dünyada yapılanların kaydedildiği, görüntülendiği yer.

mukadderât-ı hayat: Allah’ın takdir ettiği hayat.

kaside-i manzume-i Sübhâniye: Bütün noksanlıklardan münezzeh olan Allah’ın hassas ölçülerle düzenlediği kaside.

vazife-i fıtrat: Yaratılış vazifesi.

ifa: Yerine getirme.

04.06.2006


Moğolistan’da Nurlu mü'minler - 2

—Dünden devam—

Yıllar bir birini kovaladı. Üniversite çağına gelen evlâtları tahsil için, ateist olarak gittikleri Türkiye’de, Türkçe ile birlikte Allah’ı da tanıdılar. İlk defa tanıştıkları grup, ateist olmaları yüzünden, oğlu Hayreddin ve arkadaşlarını birkaç ay sonra kapı önüne koyarken, bir başka grup aylarca bunlara katlanıp, sabırla tahammül edip kalplerinin yumuşamasına, imanla tanışmalarına sebep olmuştu. Tilek Dede’nin parmaklarıyla ismini okşadığı Allah, onun evlâdına en son, en mütekâmil din olan İslâmiyet’i tanıtmıştı.

Evlâdı Hayreddin Tilek, Türkiye’de Müslüman oldu. Bu da yetmedi. O Allah, Manisa’da Kur’ân’ın 20. Asırdaki Nurlu Talebelerini, onun karşısına çıkardı. Nurlu mü’minler ona kâinat kitabından da okumasını öğrettiler. Yılların birikimi olan kir ve paslarını marifetullah ile sildiler. Bir sene bile geçmeden Moğolistan’a geri dönen Hayreddin ve arkadaşları, Tilek Dede’ye Kur’ân’ı getirdi; “Bismillâhirrahmânirrahîm... Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemin...” diyerek, Allah’ın, hakikî, doğru, sıhhatli haliyle bulunan en son kitabından okudular. Sabahlara kadar beraber ağlayarak Allah’a şükrettiler. Tilek Dede çok yaşlı ve hasta idi. Artık son dini tanımış, Allah’ına, O’nun Kitabına kavuşmuştu. Günler geceler boyu durmadan oğlu Hayreddin’e, O’nu soruyordu. Rahman ve Rahim oluşundan başlayarak beş altı gün Hayreddin, bütün öğrendiklerini bazen anlatıyor, bazen getirdiği Nurlu Kur’ân Tefsirlerinden okuyarak izah ediyordu. Dede, adeta durmadan, bütün sorularını sıralıyor, soruyordu. Sanki zamanı kalmadığını anlamışçasına, durmadan, arka arkasına soruyordu. Oğlu Hayreddin, hemen hepsine cevaplar vermeye çalışıyor; bazen de gidip telefonla Türkiye’deki arkadaşlarına soruyor, babasına öyle anlatıyordu.

Bir sabah, Hayreddin’in gelmesinden bu tarafa, daha bir hafta olmadan, Dede çok ağırlaştı. Daha namaz kılmayı bile öğrenmemiş, sûreleri ezberleyememişti. Fakat torunuyla beraber, onun arkasında, onun gibi Yüce Allah’ın huzurunda hürmetle durarak, ellerini önünde bağlı tutarak, içinden geçenleri söylemiş, “Allah Allah” diyerek tekrarlar yapmış, namaz kılmaya çalışmıştı.

Acıdan kıvranırken, devamlı “Lâ ilâhe... illallah,... Muhammeden... Resûlullah” demeye gayret ediyordu. Fakat telâffuzları çok düzgün olmadığından, olamadığından, torunu hece hece söyletmeye çalışıyordu.

Eski küçük kitabıyla Kur’ân’ı yan yana koyarak onlara sarılmış ağlıyor; torununun söylediklerini tekrar etmeye çalışıyordu ki “Al-lah, Muhammed..., Muhammed.... Mu-ham-me-der....re-sul.....Al-lah” diye hafifçe mırıldanırken, bir anda nefesi kesildi, başı yana düşüverdi. Tebessüm eder bir tarzda hareketsiz kaldı.

Ondan geriye, Allah mânâsına gelen kelimelerinin altı çizili bir eski İncil kaldı. Bu eski küçük Kitap, yirmi küsûr yıl onun imanını muhafaza etmiş; içindeki sızıyı bir nebzecik olsun dindirmişti. Hayatının son beş altı gününde onu İslâmiyet’le buluşturuncaya kadar, onu muhafaza etmişti. Onunla, çizili kelimeler üstünde parmaklarını sürerek, sığındığı Rabbi, şimdi Nurlu bir Kur’ân Talebesi olan evlâdına, naaşının başında Yasin okutturarak, onu ebediyet âlemlerine, huzuruna aldırıyordu. Fetret zemininde yaşamış bu garip, fakat yiğit kulunu, inşâllah altından nehirler akan, hurilerle tezyin edilmiş bir âlemde ebediyen mes’ut edecektir. Oğlu Hayreddin Tilek vasıtasıyla kapanmayan amel defterine de yıllarca nurlar akacaktır inşâllah...

İsterseniz, bu günlerde yeni gelen son mektuptan diğer gelişmeleri de anlatalım.

İş, Tilek Dedenin ömrünün son haftasında Müslüman oluşu ile bitmemiş. Dedenin beraber koyun güttüğü, belki eski küçük kitapta, isimlerini, onun parmaklarıyla okşamasına da müsaade ettiği arkadaşı Salih Dede de artık Müslüman olmuş. O onlara kırk kilometre kadar uzaklarda bir köyde oturuyormuş. Ona Tilek Dedenin oğlu Hayreddin, nurlu Kur’ân Tefsirlerini götürmüş. Salih Dede şimdilerde namaz kılıyormuş. Ayrıca her hafta bir gece, yaşlı atıyla Hayreddin’lere geliyor, nurlu Kur’ân sohbetlerine katılıyormuş. Altay dağlarında İslâmiyet sanki yeniden neşv-ü nema buluyor gibi imiş. Gece sohbetten sonra orada kalıyor; ertesi sabah atla köyüne dönüyormuş. Bu günlerde o da hasta imiş. Sohbetlere gelememiş. Hayreddin, dokuz arkadaşıyla minibüs kiralayıp köye gitmiş. Paraları minibüse yetmemiş. Bu hafta biriken süt parasıyla eksik kalan miktarı tamamlayacaklarmış. Salih Dede’yle Hastalar Risâlesi'ni okumuşlar. Hem de hep beraber, Kazakça el yazması tercümesinden ve gözyaşlarıyla.

Salih Dede “Bu Kur’ân tefsiri olan kitapların buraların diline, Kazakça veya Moğolca’ya tercümesini, çevirisini tamamlayın, matbaada bastırın. Benim altı koyunum var. Fedâ olsunlar. Artık benim ömrüm bitti. Âhir ömrümde Kur’ân tefsiri bastırmanın şerefini yaşayayım. Allah’ımın huzuruna bu sevapla gideyim” demiş. Bu günlerde tercümeyi bitiren Hayreddin ve arkadaşları, Haykactap Phcajıeci’nin (Hastalar Risâlesi’nin) Kazakça baskısının son düzeltmelerini de tamamlamışlar. Önümüzdeki günlerde bize de örnek göndereceklermiş.

Eski bir İncil ile imanları muhafaza eden; on beş bin kilometre uzakta, Türkiye’de bu insanların evlâtlarını iman ve İslâmiyet’le müşerref eden, Kur’ân’ın Nurlarıyla tanıştıran; hayatının son haftasında onların imanlarını daha da geliştirip, İslâmiyet’le şereflendiren Cenâb-ı Hak’ka hamd olsun.

Ayrıca bizlerin bu ebedî saadet yoluna kavuşmasına vesile olan Hazret-i İsa (a.s.) ve Hazret-i Muhammed (a.s.m.) Efendilerimize de binlerce selâm ve sâlât olsun.

Hâzâ min fazlı Rabbi...

(www.1111.karakalem.net)

—SON—

Halil Köprücüoğlu

04.06.2006


Kadîm

Allah (c.c.), Kadîm’dir.1 Yani ezelîdir, başlangıcı yoktur, varlığı bir başkasına dayanmaz, sonradan var olmuş değildir.

Sâni-i Kadîm-i Ezelînin, eşyanın cisim, yön, değişkenlik, zamanda ve mekânda bulunmak gibi içinde bulunduğu sıfatlardan uzak olduğunu kaydeden Bediüzzaman Saîd Nursî, Kur’ân’ın bu hakikate, “Allah’a eş ve ortak koşmayınız”2 âyetiyle işâret ettiğini vurgular.3

Bedîüzzaman, kelâmcıların ve felsefecilerin, Allah’ın varlığını ve kıdemini ispat etmek için, âlemin değişken olduğu, her değişken şeyin sonradan var olduğu, her sonradan var olan şeyin bir var olma sebebi ve bir var edicisi bulunduğu; bu böyle zincirleme âlemin ilk başlangıcına kadar gittiğinde, âleme ilk hareket veren bir Yaratıcı olması lâzım geldiği; O Yaratıcının Kadîm olması, yani kendiliğinden var olması, varlığının ezelî olması ve varlığının başlangıcının olmaması gerektiği yolundaki görüşlerine katılmakla beraber, eksik bulur ve eleştirir.4

Bedîüzzaman’a göre, Hâlık-ı Küll-i Şeye mahsus mührü her şeyde ve her varlıkta göstermek daha kolay, daha sâlim ve daha kesindir. Kur’ân’ın yolu budur. Varlıkları sebeplere dayalı izah ederek âlemin ilk hareketine kadar kurulan bir zincirden sonra âlemin sahibini bulmak ise, dağdan borularla su getirmeye benzer. Borular yolda tıkanabilir veya kırılabilir. Oysa her şeyde Allah’ın varlığına pencereler açan Kur’ân yolu, her yerde kuyu kazıp su çıkarmaya benzer ki, bu yol, boru ile su taşıma misâlindeki silsile ve zincir yoluna nisbetle daha kolaydır ve daha sağlamdır. Binâenaleyh, Allah’ın kıdemini ve ezeliyetini ispat etmek için âlemin başlangıcına kadar inmeye gerek yoktur.5

Bediüzzaman Saîd Nursî, Allah’ın ezeliyetini ve kıdemini eşyanın görünen gidiciliği ile ispat eder. Ona göre, her fânî şeyin, kendisi hayattan gitmesiyle beraber yerine kendisini aratmayacak nesiller ve hayatlar bırakması ve akıp giden seyyâl âlemde hayatın yoğun bir şekilde tâzelenmesi, hayat sahibi Cenâb-ı Hakkın ezeliyeti, sermediyeti, ebediyeti ve kıdemi hakkında sayısız ipuçları verir.6

Bedîüzzaman’a göre, sür’atle akan bir ırmağın yüzünde parlayıp sönen baloncuklar ve kabarcıklar, âlemin gidici oluşuna; her yeni baloncuğun ve kabarcığın yüzünde aynı dâimî ışığın parlaması ise âlem Hâlıkının kıdemine ve devamlılığına örnek teşkil eder. Şöyle ki:

Kabarcıklar gülümseyip geçerler. Geçenlerin yerine gelen yeni baloncuklar da parlayıp kaybolurlar. Sonra bir diğer grup, onları takip eder, bir başka grup onları... Böylece, kabarcıklar ve baloncuklar bir biri peşi sıra parlayıp, hemen arkasından kaybolarak bir süreklilik oluştururlar. Bu gidişatta asıl dikkat çeken husus, her yeni baloncukta parıltının eksik olmamasıdır. Kabarcıklar ve baloncuklar parlayıp sönmeleriyle ışığın kendi dükkânlarında bulunmadığını; ışığı, dâimî bir güneşten aldıklarını îlân etmektedirler. Binâenaleyh, durmadan akıp giden zaman ırmağında, gelip geçici varlıkların üstünde parlayan İlâhî isimlerin güzel pırıltıları da sermedî, dâimî, ezelî ve Kadîm bir güzel olan Allah’a işâret etmektedir.7

Risale-i Nur'da Esma-i Hüsna

Dipnotlar:

1- Mecmuatü’l-Ahzab: 2: 231

2- Bakara Sûresi: 22

3- İşârâtü’l-İ’câz, s. 147

4- Sözler, s. 626

5- A.g.e., s. 626, Mektubat, s. 317

6- A.g.e., s. 275

7- Sözler, s. 620

04.06.2006


Hizmet Ölçüleri

Asıl hüner

Bir zaman, müslim olmayan bir zât, tarîkatten hilâfet almak için bir çare bulmuş ve irşâda başlamış. Terbiyesindeki müridleri terakkîye başlarken, birisi keşfen mürşidlerini gâyet sukutta görmüş. O zât ise ferâsetiyle bildi, o müridine dedi: “İşte beni anladın.” O da dedi: “Mâdem senin irşâdın ile bu makâmı buldum, seni bundan sonra daha ziyâde başımda tutacağım” diye Cenâb-ı Hakka yalvarmış, o bîçare şeyhini kurtarmış; birden bire terakkî edip bütün müridlerinden geçmiş, yine onlara mürşid-i hakîki kalmış. Demek, bâzan bir mürid, şeyhinin şeyhi oluyor.

Ve asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki daha ziyâde uhuvvetini kuvvetleştirip ıslâhına çalışmak, ehl-i sadâkatin şe’nidir. Münâfıklar, böyle vaziyetlerde kardeşlerinin tesânüdünü ve birbirine karşı hüsn-ü zanlarını bozmak için derler: “İşte o kadar ehemmiyet verdiğin zâtlar âdi, âciz insanlardır.” Şuâlar, s. 283

04.06.2006


Cevşenü'l Kebir'den

1. Ey kendisini çağıranlara cevap Veren,

2. Ey kendisine itaat edenleri Seven,

3. Ey kendisini sevenlere yakın Olan,

4. Ey kendisini arzulayanları çok iyi Bilen,

5. Ey kendisine ümit besleyenlere iyilik Eden,

6. Ey kendisine isyan edenlere yumuşak davranıp hemen Cezâlandırmayan,

7. Ey yumuşaklığında hikmetli Davranan,

8. Ey hükmünde büyük Olan,

9. Ey azametinde merhametli Olan,

10. Ey ihsânında kadîm Olan,

Sen bütün kusur ve noksan sıfatlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin. Emân ver bize, emân diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar.

04.06.2006


Zübeyir Gündüzalp'in kaleminden

Ahlâk-ı âliye erbabı ile sohbet et!

Ey ehl-i İslâm ve irfan! Din kardeşlerimin ayıplarını, kusur ve hatalarını sayıp dökmekte, bakıyorum ki, çok mahirsin. Acaba bir o kadar veya onun yarısı kadar olsun kendi ayıplarını, kendi kusur ve yanlışlarını, isabetsiz hareketlerini, seni dinleyenlere aynı iştihâ, aynı maharetle sayıp döktün mü? Korkarım ki, zulümkâr olmuş olmayasın. Güzel huyları anlatanı dinle. Güzel huylu ol. Nefsini zemmeden, kusurlarını itiraf eden, din ve dâvâ arkadaşlarını metheden ahlâk-ı âliye erbabı ile sohbet et. Ahlâk-ı âliye ile yükselmek aşkına düşersin. “Tahallakû bi ahlâkillah” emr-i cemîline inkıyad şerefiyle şereflenirsin.

Bir ve beraber olduğun hizmet ve dâvâ arkadaşlarının gönlünü kırma. Senin gönlünü kıran olursa, “Buna benim nefsim müstehaktır” de ve gönlünü kıranın gönlünü hoşnut eyle.

04.06.2006


Nurdan Bir Kelime

Halîliye ve hıllet

Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.

Lem’alar, 21. Lem’a, 4. Düstur

04.06.2006


BİR KISSA, BİN HİSSE

Bayezıd-ı Bistamî Hazretlerinin Mecusî bir komşusu vardı. Müslümanları hiç sevmez, hiç kimseyle görüşmez, hiç kimseye selâm vermez, hiç kimsenin selâmını almaz, birinin kendisinde biten bir işi olunca görmez, kimseye yardımcı olmazdı.

Bir gün bu Mecusî’nin çocuğu hastalandı. Çocuk sancılar içinde kıvranıyor, bağırıyor, çağırıyor, sızlanıyor, ağlıyor, çığlık atıyordu. Anne ve baba çaresiz şaşırıp kalmıştı. Ne yaptılarsa çocuk sakinleşmedi.

Gece yarısı çocuğun yüksek feryatlar kopararak ağlamasına dayanamayan Bayezıd-ı Bistamî Hazretleri, eline bir mum aldı, biraz şeker aldı, bir iki parça sakinleştirici ilâç aldı ve komşusunun kapısını çaldı.

Mecusî komşu kapıyı açınca bir de ne görsün, karşısında şimdiye kadar hiç sevmediği Bayezıd-ı Bistamî durmuyor mu? Ne yapacağını şaşırdı.

Onun şaşkınlığına aldırmadan Bayezıd, “Geçmiş olsun komşu! Bir sıkıntınızın var olduğunu anladım. Elimden bir şey gelirse, yardımcı olabilir miyim?” dedi.

Komşu kerhen ve küçümseyerek Bayezıd’ı içeriye aldı.

Bayezıd çocukla ilgilendi. Getirdiği ilâçları içirdi. Şekerleri verdi. Çocuğun başını okşadı, onu sevdi, onunla şakalaştı. Ardından müsaade isteyip ayrıldı.

Çocuk sakinleşmiş, az önce çığlıklar kopartan ağrıları dinmişti.

Mecusî anne dedi ki:

“Efendi! Bu zat bizim komşumuz oluyor. Şimdiye kadar ona hiç iyiliğimiz olmadığı hâlde, o bu saatte kapımızı çaldı, hastamızla ilgilendi ve hastamızı iyileştirdi. Bu güne kadar Mecusîlikten bir hayır da bulmadık, bir iyilik de görmedik. Beni dinlersen biz de Müslüman olalım!”

Adam da, “Doğrusu benim de gönlüm bu dine yatıştı. Biz, Müslümanları yanlış tanımışız” dedi.

Sonra karı koca kalkıp o saatte Bayezıd Hazretlerinin huzuruna geldiler, kapısını çaldılar ve kendilerini sevgiyle karşılayan Bayezıd’ın yanında şehadet kelimesi getirip Müslüman oldular.

(Bayezıd Bistamî, s. 72.)

Süleyman KÖSMENE

04.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004