Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 07 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Ey Peygamber! Biz seni insanlar için bir şâhit, bir müjdeci, bir sakındırıcı, Onun izniyle insanları Allah'ın yoluna çağırıcı ve nûr saçan bir kandil olarak gönderdik.

Ahzâb Sûresi: 45-46

07.06.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kimin ayakları Allah yolunda tozlanırsa, Allah onu Cehennem ateşine haram kılar.

Câmiü’s-Sağir, c. 3, No: 3584

07.06.2006


Yaz meşgaleleri asıl vazifeden alıkoymasın

Aziz kardeşlerim, bahar ve yazın meşgaleleri, hem gecelerin kısalması, hem şuhûr-u selâsenin gitmesi ve ekser kardeşlerimin bir derece hisse alması ve daha sair bazı esbabın bulunması, elbette bir derece neş’eli kış dersine fütur verir. Fakat onlardan gelen fütur size fütur vermesin. Çünkü o dersler, ulûm-u imaniyeden olduğu için, bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bâhusus, siz daima bir-iki hakikî kardeşi de bulursunuz.

Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenâb-ı Hakkın zîşuur çok mahlûkatı vardır ki, hakaik-i imaniyenin istimâından çok zevk alırlar. Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemileriniz çoktur.

Hem mütefekkirâne o çeşit sohbet-i imaniye, zemin yüzünün bir manevî ziyneti ve medar-ı şerefi olduğuna işareten biri demiş:

“O Zâtın adıyla ki, semâvat kendisini yıldızların, güneşlerin, ayların ve gezegenlerin kelimeleriyle tesbih eder. Göklerdeki yıldızların sayısınca, Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi sizin ve kardeşlerinizin üzerine olsun.”

Yani, semâvât zemine gıpta eder ki, zeminde hâlisen lillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için, bir-iki adam, bir-iki nefes, yani bir-iki dakika beraber otururlar, kendi Sâni-i Zülcelâlinin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü âsâr-ı san’atını birbirine göstererek Sânilerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.

Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi, her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibarıyla inşaallah o cümledendir.

Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Zannederim mufarakat ihtimalinden, ikimizden ziyade Hakkı Efendi kardeşimiz, daha ziyade sevap kazanmak emâresi olarak, daha ziyade müteessirdir. Fakat Cenâb-ı Hak hakkımızda çok emarelerle inayet ve rahmetini gösterdiğinden, surî iftirakımız vuku bulsa, bir eser-i inayet ve rahmet olduğunu telâkki etmeliyiz.

Barla Lâhikası, s. 143-144

Lügatçe:

âsâr-ı rahmet: Rahmet eserleri.

âsâr-ı san’at: Sanat eserleri.

esbab: Sebepler.

fütur: Usanç, tembellik.

hakaik-i imaniye: İman hakikatleri.

istimâ: Dinleme.

medar-ı şeref: Şeref sebebi.

mufarakat: Ayrılık.

müstemi: İşiten, dinleyen.

şuhûr-u selâse: Üç aylar.

ulûm-u imaniye: İmanî ilimler.

zîşuur: Şuur sahibi.

07.06.2006


Esmâdan esmâya intikal

“(İnsan) her bir ismin cilvesinden sâir esmâya

intikal etmezse, zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir.”

(Sözler, s. 301)

Bediüzzaman Hazretleri, 24. Söz’ün ilk dalında, Allah’ın güzel isimlerinin birbiri içinde tecellî ettiğini ifade eder. Nasıl ki, bir padişahın saltanatının kademelerinde ayrı ayrı isim ve ünvanları vardır, meselâ idarî noktada sultan, dinde ve ilimde halife, orduda kumandandır; aynen öyle de Cenâb-ı Hakk’ın, âlemin ayrı ayrı tabakalarında tecellî eden farklı isim ve ünvanları, farklı fiil ve tasarrufları vardır. Ve öyledir ki, herbir âlemde, herbir varlık türünde bir ismi daha hâkim mânâda tecellî etmekte, diğer isimlerinin tecellîsi onun gölgesinde bulunmaktadır.

Meselâ deniz içinde ve zemin yüzünde şefkatle terbiye edilen küçük hayvanlar ve yavrularda Cemîl ve Rahîm; semâ âleminde ‘Celil’-i Zülcemal, yeryüzünde ‘Cemil’-i Zülcelâl isimleri daha gâlip ve hâkim mânâda tecellî etmektedir. Hatta Bediüzzaman’a göre, insanoğlunda da Allah’ın ayrı ayrı isimleri hâkim mânâda tecellî etmektedir ki, peygamberlerin şeriatları, evliyaların tarikatleri hep farklı tarzlarda olagelmiştir. Meselâ ölüleri diriltme mucizesine mazhar olan Hz. İsa’da (a.s.) diğer isimlerle birlikte Kadîr ismi, ehl-i aşkta Vedûd ismi, ehl-i tefekkürde ise Hakîm ismi daha hâkim ve gâlip mânâda tecellî etmektedir. Hatta mesleğinin iki esasını ‘şefkat ve tefekkür’ olarak ifade eden Bediüzzaman, kendi hayatının ve eserlerinin de, Rahîm ve Hakîm isimlerinin tecellisine daha ziyade mazhar olduğunu ifade eder.

Burada önemli bir mesele vardır ki, o da, insanın cilvesini, yansımasını gördüğü bir isimden, Allah’ın o noktada tecellî eden diğer isimlerine geçebilmesi, intikal edebilmesidir.

“Esmâdan esmâya intikal” şeklinde formülize edilebilecek bu durum, hayatın pek çok karesinde ölçü alınması gereken önemli bir prensiptir de.

Bediüzzaman’ın “(İnsan) Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir” dediği husus, hayatın pekçok noktasına tatbik edilebilir.

Öncelikle bu örneği anlamaya çalışalım: Kadîr, Allah’ın sonsuz güç ve kudret sahibi oluşunu ifade eder. Hâlık ise Yaratıcı anlamındadır. Allah, Kadîr ve Hâlık isimleri ile, bir çiçekten bahara; bir kişinin yaratılıp, öldürülüp, diriltilmesinden, bütün insanların ve mevcudatın yaratılıp, öldürülüp, diriltilmesine kadar her şeyi aynı kolaylık, güç ve kudret derecesinde yaratmaktadır.

Kudret ve hallâkiyet (yaratma) eserleri olan varlık âleminin, aynı zamanda mükemmel bir ölçü ve düzen içerisinde oluşları, birbirine karışmadan idare ve terbiye ediliyor oluşları; meselâ sima olarak bütün insanların farklı oluşu, toprak altına atılan tohumların birbirine karıştırılmadan ayrı ayrı sümbüllenmeleri gibi daha pek çok hadise de, Yaratıcının “bilerek” iş yaptığını, ilim sahibi bir ‘Alîm’ olduğunu göstermektedir.

Olayı daha basite indirgeyelim. Karşımızda mükemmel bir saray var. Bu sarayın varlığı, bize, belli bir gücün de varlığını gösterir. Çünkü o sarayın yapılması için maddî bir güç gerekmektedir. Peki yeterli midir? Güç, pekâlâ bir filde, bir arslanda, hatta kendi sahasında bir Güneş’te, bir rüzgâr ve su unsurunda da vardır. Peki bu güçlü unsurların tek başına ya da bir araya gelerek bir saray yapmaları mümkün müdür? Tabiî ki hayır.

Demek ki, sarayın vücudu için sadece güç yetmez. İlim ve irade gibi sıfatlar da gerekmektedir.

Öyleyse diyebiliriz ki, sarayın kıymetini tam takdir etmek için, gücün eserini görmek yetmemekte, o sarayı belli bir plân ve proje çerçevesinde tasarlayan ilim sahibini de görmek gerekmektedir.

Aynen öyle de, kâinat sarayının inşasında Kadîr ve Hâlık isimlerinin tecellîleri ile birlikte, Allah’ın Alîm ismi de müşahede edilmeli, okunmalıdır. Daha bunun gibi irade sahibi Mürid, tasvir eden Musavvir, belli bir ölçü ile takdir eden Mukaddir gibi Allah’ın pek çok isminin tecellîsi, Kadîr ve Hâlık isimlerinin tecellîleri yanında herbir mevcudda okunmalıdır ki, ‘gaflet ve tabiat dalâletine’ düşülmesin. Zira her şeyi bilen İlim Sahibini görememek, mevcudâtı ve hadiseleri şuursuz ve cahil sebeplerin kucağına atma gafletini doğuracaktır.

Bediüzzaman’ın ‘esmadan esmaya intikal’ şeklinde formülüze ettiğimiz bu tesbitini, sosyal ilişkilere tatbik etmek de mümkün:

Meselâ Allah’ın Hâlık isminin bir tecellîsi olarak, bir mü’min ‘mahlûkiyet/yaratılmışlık’ paydasında bütün eşya ile kardeştir, dosttur. Hatta bu sırdandır ki, Yunus Emre, “Yaradan’ı sev, Yaradan’dan ötürü” demiştir. Bediüzzaman da, “Mü’minin en büyük bir düşmanıyla bir nevî kardeşliği vardır” demiştir. İşte bu ‘mahlûkiyet’ paydasındaki kardeşlik hakikatinde, Allah’ın başka isimlerinin tecellîsi de görülmelidir ki, sosyal ilişkilerde esma-i İlâhiye eksenli ve istikamet üzere bir duruş sergilenebilsin, ‘gaflet ve dalâlete’ düşülmesin. Meselâ mü’minin, ‘mahlûkiyet’ paydasında kardeş bildiği en büyük bir düşmanı, kâfirler güruhu ise, onlar hakkındaki ‘Cehennem ve azab-ı İlâhî’yi de, Allah’ın Kahhar ve Adl isimlerinin bir tecellîsi ve gereği olarak görebilmeli, okuyabilmeli ve teslim edebilmelidir. Kâfirler hakkındaki sonsuz cehennem ateşi azabını ‘şefkatine sığıştıramama’ tehlikesini, böyle bir ‘birbiri içinde esma okuma’sıyla bertaraf edebilmelidir.

Hayata aksetmesi gereken ‘esmadan esmaya intikal’ ölçüsünün başka örneklerini de, bir başka yazıda işleyelim.

İsmail TEZER

07.06.2006


Kâfî

Allah (c.c.), Kâfî’dir. Yani kuluna yeterli olandır. Allah her ihtiyâcı karşılamak ve yakarışları kabul etmek için yaratıklarına Kâfî olandır. Allah tek olduğundan bütün kifâyetler Kendisinde son bulur. Bütün ibâdetler yalnız Kendisine yapılır, bütün dilekler ve arzûlar yalnız Kendisinden istenir ve her dileği ancak Kendisi yerine getirebilir, kulunun bütün ümitlerini ancak Kendisi hakîkata çevirebilir. Kâfî ismi Kur’ân’da zikredilen isimlerdendir. Cenâb-ı Hak, “Allah kulu için Kâfî değil mi? Seni Ondan başka şeylerle korkutuyorlar!”1 buyurur.

Allah’a tevekkül eden için Allah’ın Kâfî olduğunu beyan eden Bedîüzzaman, bunu şöyle izah eder: Çünkü, Allah sonsuz kemâl sahibi olduğundan sırf Zâtı için sevilir. Allah tek îcat eden ve varlığı zarûrî olan olduğundan Ona yaklaştıkça varlık nurları artar, Ondan uzaklaştıkça yokluk karanlıklarından başka bir şeye ulaşılmış olmaz. Allah, yegâne sığınılacak varlıktır; her şeyden küsmüş ve yaşamaktan bıkmış ruhların ilticâ edeceği kapı Onun kapısıdır. Allah Bâkîdir; âlemin devamlılığı, ancak Onun devamlılığı ve devamlı kılmasıyladır. Allah Mâliktir; sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah zengindir, zenginlik verendir; her şeyin anahtarı Ondadır. Binâenaleyh kim Allah’a içtenlikle kulluk yaparsa, Allah’ın mülkü olan bütün kâinat onun mülkü gibi olur.2

Bir işi için sultana mürâcaat eden adamın, sultanı râzı etmişse işinin kolay görüleceğini; râzı etmemişse, halkın devreye girmesiyle çok sıkıntı çekeceğini kaydeden Bediüzzaman Saîd Nursî, halkın iltiması geçerli olsa bile yine sultanın izninin ve rızâsının esas olduğunu beyan eder ve bu misalden hareketle, nefse şöyle seslenir:

“Ey nefis! Eğer takvâ ve amel-i sâlih ile Hâlık’ını râzı ettiysen, halkın rızâsını tahsile lüzum yoktur; O Kâfî’dir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rızâ ve muhabbet gösterirlerse, iyidir; şâyet onlarınki dünya hesabına olursa, kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi âciz kullardır.”3

Bedîüzzaman, Allah’ın bize Kâfî oluşunu izah ederken, bizim istediğimiz ve arzû ettiğimiz bütün kemâlât ve güzelliklere, bütün varlık ve olgunluklara, bütün şeref ve üstünlüklere, bütün lezzet ve nîmetlere, bütün zenginlik ve servetlere, bütün rızâ ve muhabbetlere Allah’ın sahip olduğunu; dilediğimiz her şeyi vermeye Allah’ın muktedir bulunduğunu ve zâten Cennette vermeyi de vaat ve taahhüt buyurduğunu nazara verir.4

(Risâle-i Nur’da Esma-i Hüsna)

Dipnotlar:

1- Zümer Sûresi: 36

2- Mesnevî-i Nuriye, s. 111

3- A.g.e., s.156

4- Şuâlar, s. 84-85

07.06.2006


Cevşenü'l Kebir'den

1. Ey her şeyi var olmadan Bilen,

2. Ey vaadi doğru Olan,

3. Ey lütfu açık Olan,

4. Ey emri üstün ve galip Olan,

5. Ey kitabı sağlam Olan,

6. Ey kaza ve hükmü var Olan,

7. Ey Kur’ân’ı yüce Olan,

8. Ey saltanâtı kadîm Olan,

9. Ey fazl ü keremi dâim Olan,

10. Ey Arşı büyük Olan,

Sen bütün kusur ve noksan sıfatlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin. Emân ver bize, emân diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar.

07.06.2006


Zübeyir Gündüzalp'in Kaleminden

Kusursuz arkadaş arayan arkadaş bulamaz

Dostunu şiddet ve minnet içinde tutarsan, bir daha senin suratını bile görmek istemez.

Sen bir mü’mine “fenadır” diye kötü zanda bulunabilirsin, halbuki o kimse Allah’ın makbûlüdür.

Arkadaş, gül padişahının yanında silâha davranmış diken var.

Dikensiz gül, kusursuz arkadaş arayan kusurundan habersiz kimse, arkadaş bulamaz.

Bağışlamak, affetmek ve müsamaha göstermek, başkalarının hatalarından ziyade kendi hatalarını aramak, bulmak ve kurtulmaya çalışmak, olgunluğun, kâmilliğin şiârıdır. Peygamber ahlâkıyla ahlâklanmaktır.

07.06.2006


Nurdan Bir Kelime

İbadet

Akaidî ve imanî hükümleri kavî ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslâmın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir.

Ve keza, ibadet, dünya ve ahiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve maade, yani dünya ve ahiret işlerini tanzime sebeptir ve şahsî ve nev’î kemâlâta vasıtadır ve Hâlıkla abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.

İşârâtü’l-İcâz, s. 140

07.06.2006


Günlük (7 HAZİRAN 1911)

Bediüzzaman’ın Sultan Reşad’la

Rumeli seyahati

Şam’dan Beyrut’a geçen Bediüzzaman, buradan da deniz yoluyla İzmir üzerinden İstanbul’a gelir. Bütün hayatında gaye ve ideali olan, “Medresetü’z-Zehra” adını verdiği Şark Üniversitesini kurmak için tekrar çalışmalara başlar. 1911 Haziran’ında Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle kendisine yapılan dâvet üzerine Şark vilayetleri namına bu seyahate o da katılır.

Donanmaya yeni katılan Barbaros Zırhlısı ile İstanbul’dan hareket eden kafile 7 Haziran Çarşamba günü Selanik’e gelir...

Yolda iki öğretmenle Bediüzzaman arasında uzun bir sohbet cereyan eder. Onlar Bediüzzaman’a “Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli ve daha lâzımdır?” diye sual sorarlar. Bediüzzaman da uzun uzun bunların mukayesesini yaparak, hamiyet-i diniyenin daha kuvvetli ve lâzım olduğunu ispat ederek onları ikna eder. Daha sonra bu meseleyi Hutbe-i Şamiye isimli eserinde neşreder.

(Kaynak: Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, Necmeddin Şahiner, s. 150)

07.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004