Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 23 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Enstitü

 

Barış içinde bir dünya

Barış içinde yeni bir dünya her kimliğin kendini çatışmalara gerek kalmaksızın ifade edebileceği bir zemin olmalı. Böyle bir zemini hazırlayacak olan ise ancak bütün dinleri kuşatan ve barışı en net şekilde temsil eden ve insanlık âlemi içinde etkileri en derin, söylemleri en güçlü olan İslâmiyet olabilir. Bu anlamda dünyanın günümüzde en çok ihtiyaç duyduğu şey bir barış dini olarak İslâmiyet'in sunulmasıdır.

Sosyal düzenin işleyişi biyolojik yapılara pek çok noktada benzerlikler gösterir. Bütün farklılaşmalar ve başkalaşımlar büyük bir yapının şekillenmesine yöneliktir. Bu başkalaşımlar içinde genel gaye hep gözetilmekte ve bütünün muhafazası ve faydaları hep nazara alınmaktadır. Bir beden içinde çok farklı yönlerde değişmeler ve süreçler olmasına rağmen beden bütünlüğü hep muhafaza edilir. Sosyal yapılardaki değişimlerde de bu durumun hep nazara alınması ve genel yaklaşımlarda topyekûn kâinat bütünlüğünün hep akılda tutulması çok önemlidir. Zihinlerdeki barış kavramının kâinatı kuşatıcı olması bu anlamda çok önemlidir. En yakın çevreden başlayıp kâinatın bütününe uzanan bir barış tarifi ve algısı geleceğin fertlerinin varlığa bakışında merkezi bir konumda olmalıdır.

Varlıkta aslolan termodinamikte ifade edildiği gibi dağılma meyli mi yoksa biyolojik yapıların canlılık emaresi olan bütünleşme, bedenleşme meyli midir? Canlı unsurların en temel özelliklerinden biri olan entropiye karşı koyma pek çok yönü ile sosyal süreçlerde de kendini hissettirmekte ve toplumların canlılığını devam ettirmesi için önemli bir şart olarak ortaya çıkmaktadır. Avrupa Birliği ve küreselleşme gibi arayışlar farklılaşma sürecini ve ardından organlaşma sürecini tamamlaşmış insanlığın bedenleşme talebini ifade ediyor gibidir. Bunlar varlık içinde yer alan fıtrî meyillerin sosyal alanlarda yansımasına benzemektedir. Avrupa Birliği ile ilgili düşünce ve duâlarımızı dile getirirken siyasî ve ekonomik parametrelerin yanında maddî dünyadaki işleyişin madde ötesi boyutu da dikkate alınmalıdır. İnsanlığın gelişim seyri içinde ortaya çıkan farklı kültür ve medeniyetler varlık âlemini kendi iç dünyalarını şekillendiren değer yargıları çerçevesinde, yani ayinelerinin rengine ve özelliğine göre anlamlandırmaktadırlar. Bu noktadan bakıldığında ferdin varlık âleminin içinde şekillenen doğrular hiç bir zaman mutlak doğruyu ifade etmeyecektir. Yani zaman ve mekânın sınırlılığı ve her yönü ile izafi olan varlık âleminde hiç kimse mutlak doğruyu, her şeyin gerçek hakikatini bulduğu iddiasında olamayacak ve doğrular varlık gereği hep izafi olacaktır. Yani her hüküm, elde bulunan veriler ve doğruya götürdüğüne inanılan yollar çerçevesinde doğru olduğuna inanılan konumda kalacaktır. Mutlak doğruya ulaşabilecek güç insanlarda olmadığına göre, "her meslek sahibinin başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, 'mesleğim haktır', yahut 'daha güzeldir' diyebilir. Yoksa, başkasının mesleğinin haksızlığını ve çirkinliğini ima eden 'hak yalnız benim mesleğimdir' veyahut 'güzel benim meşrebimdir' diyemez olan insaf düsturu" herkesçe rehber edinilmelidir. İşin hakikatinde bu dünya ve insanın özellikleri mutlak doğruyu bulmanın rahatlığını yaşatacak özellikler barındırmamaktadır. Elde olan tek şey ihlâs ve samimiyet, doğru olduğuna inandığını bulana kadar aramak, bulduktan sonra da bu doğruları anlayıp anlatmaya çalışmak olmalıdır.

Günümüzün en temel problemlerinden biri belki de maddî âlemin yapı ve kuralları dışına çıkamayan düşünce sığlığıdır. Olurlar ve olmazlar şeklinde hükümler çok aceleci ve çok sınırlı verilerle çok net olarak ortaya konabilmektedir. Bu, doğruluk konusundaki hassasiyetin zayıflamasının da bir yansıması olabilir. Oysa, her insanın, özellikle de vahye dayanan din mensuplarının ve bilhassa Müslümanların hayatını şekillendiren kavramlar içinde doğruluk en merkezi konumdaki değerler ve kavramlardan olmalıdır. Bu, kâinatın ve insan hayatının en değerli meyvelerinden olmalıdır. Dolayısı ile olur ya da olmaz şeklinde bir hüküm ortaya koyarken çok ihtiyatlı davranmalı, hiç bir ifade ve insanî hüküm mutlak olamayacağı için ifadelerimizde bir esneklik hep bulunmalıdır.

Barış içinde yeni bir dünya her kimliğin kendini çatışmalara gerek kalmaksızın ifade edebileceği bir zemin olmalı. Böyle bir zemini hazırlayacak olan ise ancak bütün dinleri kuşatan ve barışı en net şekilde temsil eden ve insanlık âlemi içinde etkileri en derin, söylemleri en güçlü olan İslâmiyet olabilir. Bu anlamda dünyanın günümüzde en çok ihtiyaç duyduğu şey bir barış dini olarak İslâmiyet'in sunulmasıdır. Dünya barışının bozulmasında saldırgan ve emperyalist güçlerin savunma konumundaki Müslümanlardan çok daha fazla etkisi olduğu muhakkaktır. Barış içinde yaşamak isteyen herkes karşı tarafa da aynı hakkı tanımalıdır. Aksi takdirde köşeye sıkışmışlık psikolojisi ile hak ölçüleri kaybolabiliyor ve acılarını tüm insanlık birlikte yaşıyor. Ancak akıldan çıkarılmaması gereken bir şey var ki, o da geldiğimiz şartlar içinde İslâm'ın yücelmesinin ve ila-yı kelimetullahın esas olarak tüm insanlığı kuşatan ve barışı hakim kılmaya çalışan boyutunun ön plana çıkarılması ile olacağıdır.

23.06.2006


 

Sosyal Bilimler ve Risâle-i Nur III

Klasik anlamda kelâm ve tasavvuf ilimleri, belli deliller ve yollarla Allah'ı ispatlamaya ve ona ulaşmanın yollarını göstermeye çalışmışlardır. Nursî bu ilimleri Allah'ı bilmeye götüren yollar içinde zikretmektedir.

İKTİSAT

İktisat, Allah'ın kâinatta koyduğu düzenin ve Peygamberimizin yüksek ahlâkının gereklerindendir. Bu noktada; "Hayırda ve ihsanda (fakat müstehak olanlara) israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur." sözü çok anlamlıdır.

İktisat aynı zamanda bir dengeyi ifade etmektedir. Bütün ekonomik dengesizlikler iktisatsızlık yüzünden ortaya çıkmaktadır. Tüketicilerin arttığı ve üreticilerin azaldığı bir toplumda herkes gözünü hükûmet kapısına diker. O zaman da sosyal hayatı ayakta tutan "san'at", "ticaret" ve "ziraat" azalır, millet fakirleşir ve geriye gider. "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." (Necm Sûresi, 53:39.) âyeti ve "Çalışıp kazanan, Allah'ın sevdiği bir kuldur." hadîsi çalışmayı ve üretime katkıda bulunmayı teşvik etmektedir. Dünya ise, ancak âhiretin tarlası olması... (Keşfü'l -Hafa, 1/412/1320) cihetiyle kıymetlidir.

Bir Müslüman'ın esas görevi Allah'ın isminin yayılması ve yüceltilmesi (ilâ-yı kelimetullah) için çalışmaktır. Bu ise, maddeten zenginleşmeye bağlıdır. Peygamberimiz (asm) "İnsanların en hayırlısı onlara en faydalı olandır." (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:463; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 3:481, hadis no: 4044.) buyurmakla bencilliğin önüne geçtiği gibi, sosyal ve iktisadî hayatın temeli olan dayanışmayı emretmektedir.

İktisadî hayatımıza darbe vuran birtakım yanlış anlayışlarımız mevcuttur. Bunlardan birisi olan kanaatkârlık çok önemli insânî bir değerimizdir. Bir işin sonunda ücret alırken gösterilen kanaatkarlık övgüye lâyıktır. Fakat, tahsil ve çalışmadaki kanaatkârlık kötüdür, tembelliktir. Diğeri de tevekküldür. Doğru tevekkülde çalışma ve gayret vardır. Allah'ın kâinatta koyduğu yaradılış kanunlarına uygun hareket vardır. Sonunda da Allah'ın takdir ettiğine razı olup kanaat etmek vardır. Yoksa çalışmamak ve sebepleri yerine getirmemek tevekkül değil tembelliktir.

Memuriyet, askerlik ve imaret (idarecilik), yalnız hamiyet ve hizmet için yapılması gereken mesleklerdir. Zenginlik için bu mesleklere girilmemelidir. Maîşet için normal yollar ise san’at, ziraat ve ticarettir.

Mutlak eşitlik insanın fıtratına zıttır. Çünkü her şeyi hikmetle yaratan Yaratıcı, kudret ve hikmetinin sonsuz güzelliklerini göstermek için, insanı binler nevileri sümbül verecek ve hayvanatın binler nevileri kadar tabakalar gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Hayvanlar gibi kuvvelerine, lâtifelerine, duygularına sınır konulmamış; serbest bırakıp sınırsız makamlarda gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçmiş ve arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı olmuştur. İnsanın yaradılışındaki bu hikmetin açığa çıkması için, müsbet müsabaka ile hakikî imanlı fazilet gereklidir. Bu iki değer sayesinde gelişmiş ve yüksek kabiliyetlere sahip fertlerden oluşan bir toplumun ilmî, sosyal ve ekonomik dokusunun çok güçlü olacağı şüphesizdir.

Devletler ve milletler arasındaki savaşların yerini, günümüzde artık insan tabakaları arasındaki savaşlar almıştır. İnsanlık eski devirlerdeki köleliği ve esirliği kabullenmeyip kaldırdığı gibi, şimdi de ücretli çalışma tarzını beğenmeyip geride bırakma aşamasındadır. Giderek herkes kendi malının sahibi ve kendi işinin patronu olma eğilimini taşıyor.

PSİKOLOJİ

Psikoloji dalında psikolojik hastalıklar çeşitli başlıklar altında toplanmaktadır. Ancak Risâle-i Nurda bu sınıflandırmadan daha farklı ve daha kapsamlı bir sınıflandırma olduğunu görüyoruz; "akıl hastalıkları" "ruh hastalıkları" "kalp hastalıkları" "vicdan hastalıkları".

Günümüz psikoloji biliminde, ruhun tanımından ve mahiyetinden çok yüzeysel olarak bahsedilmektedir. Risâle-i Nurda; "Ruh; zîhayat, zîşuur, nurânî vücud-ı haricî giydirilmiş, câmi' bir hakikattir. Külliyet kesb etmeye müstaid bir kanun-ı emrîdir." ifadeleriyle mükemmel bir şekilde tanımlanmıştır. Psikoloji bilimi sadece ruhun davranışa yansıyan kısmını inceleyebilirken Risâle-i Nur, ruhun davranışa yansımayan birçok özelliğine de açıklık getirmektedir.

Psikolojideki "projeksiyon" terimine en kapsamlı karşılığı Risâle-i Nurda bulmak mümkündür. Projeksiyonda; saldırganlık, suçluluk, nefret gibi hisler, başkalarının üzerine yıkılmaya çalışılabilir. Meselâ saldırgan bir kişi, başkasını saldırganlıkla suçlayabilir. Risâle-i Nur, herkesin dünyaya kendi penceresinden baktığını, kendisi mutluysa herkesi mutlu olarak, hüzünlüyse çevresindekileri de hüzünlü olarak algıladığını belirtmekle insanların başkalarını suçlamadan önce kendi iç dünyalarını gözden geçirmelerini hissettirir.

Psikolojik yaklaşımlar; sevdiği bir yakınını kaybetmiş bir kişiye destek vermeye çalışmakta ise de bu destek, o kişiyi tatmin etmekte yetersiz kalmaktadır. Özellikle böyle duygusal bir travmaya maruz kalan bir çocuksa, onun ruhî ve duygusal gelişimi çok olumsuz yönde etkilenir. Bu etki onda ileride birtakım psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkmasına sebep olabilir. Böyle bir durumda, ölümün yok olup gitmek olmadığı, öldükten sonra tekrar dirilmenin kati olarak gerçekleşeceği, bir daha ölümün yaşanmayacağı ve ebedî bir cennette sevdikleriyle birlikte olacağı ümit ve inancını hoş bir müjde olarak çocukların sâfî ruhlarına estiren Risâle-i Nur, psikolojik destek ve tedavisini en iyi bir şekilde yapmaktadır.

Risâle-i Nur, psikiyatri alanının henüz gelişme aşamasında olan "geriyatrik psikiyatri" (yaşlılık psikiyatrisi) alt bilim dalında da çığır açabilecek nitelikte bilgiler içermektedir. Yok olup gitmek ve ölümden sonra yeni bir hayatın olmaması düşüncesi, ömürlerinin sonuna geldiğini hisseden yaşlıların psikolojilerini altüst edeceği gayet açıktır. Yapısı itibariyle sonsuz hayata şiddetli istek duyan insanı, böyle bir durumdayken "öldükten sonra dirilme " gerçeğinden başka hiçbir şeyin teselli edemeyeceğini Risâle-i Nur vurgulayarak gerçek teselliyi vermektedir.

Risâle-i Nur, yine psikiyatrinin yeni gelişmekte olan "konsültasyon liyezon psikiyatrisi" (hastaların psikolojisi) alanına da ışık tutacak yaklaşımları içermektedir. Hastalara ve musibetlere maruz kalanlara, hastalıkların ve musibetlerin kendileri için maddî mânevî bir çok faydalar sağladığını tatmin edici biçimde ifade ederek adeta onlara psikoterapi uygulamakta ve farklı bir yaklaşım biçimiyle orijinalliğini ortaya koymaktadır.

İnsanın gerek psikolojik, gerek ruhen, gerekse aklen ve kalben çok ihtiyacı olan duânın terk edilmemesini Risâle-i Nurun birçok yerinde ısrarla tavsiye eden Bediüzzaman; "Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-ı imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor." diyerek günümüzdeki psikolojik rahatsızlıkların temelinde yatan sebeplere işaret etmektedir. Bu günahlar, tevbe ve istiğfar etmek suretiyle temizlenmezse, insana büyük bir psikolojik destek sağlayan mânevi değerlerin elinden gideceği tehlikesine dikkat çekerek telafi ve tedavi yolunu da göstermektedir.

DİN BİLİMLERİ

İslâm tarihi

Tarihin sözlük anlamı; "tarihî bir olayın, vadesinin tayin ve tesbit" ya da "bir olayın oluş anını, zaman devresini ve kronolojisini ifade etmek" demektir. Geniş anlamı ile tarih; "geçmişte meydana gelen olayların ve yapılan işlerin tümünü ifade eder ki, bu yönüyle tarih, insanlığın hâl tercümesi, düşünce ve ortaya koyduğu medeniyetin genel panoramasıdır."

Bediüzzaman Said Nursî, tarihi ve olayları Tarih Felsefesi'nin ortaya koyduğu sistem dahilinde ele almış, pozitivist anlayışa karşı maneviyatçı bir yaklaşımla olayların kaderî ve hikmet yönlerini belirterek, tarihin gösterdiği diğer sebepleri bahaneler olarak nitelendirmiştir. Özellikle İslâm Tarihi'nin ilk dönemlerinde ortaya çıkan dahili ihtilâfları tahlil ederken Tarih Felsefesi'nin bahsettiğimiz metodunu çok kullanmaktadır. İnsanlığın geçirdiği evrelerde ortaya çıkan olayları da bu zaviyeden ele alarak beşerin İlâhî mesajdan uzaklaştığı dönemlerde büyük çatışmaların, inkılâpların ve savaşların olduğunu belirtmektedir.

Kelâm, tasavvuf

Klasik anlamda kelâm ve tasavvuf ilimleri, belli deliller ve yollarla Allah'ı ispatlamaya ve ona ulaşmanın yollarını göstermeye çalışmışlardır. Nursî bu ilimleri Allah'ı bilmeye götüren yollar içinde zikretmektedir. Günümüz kelâm ve tasavvufunun içine insan fikri karıştığı için zorlaştığını ve insan zihninde soru işaretleri bırakır hâle geldiğini ifade etmektedir. Bu anlamda kendisi marifet ve hakikat yolunu seçmiştir. Genellikle delile dayalı olarak Allah'ın isbatı yoluna gidilirken Nursî, kalp ve ruha hitap ederek sonuca ulaşmaya çalışmıştır. Hakikat mesleğinin insanların imanını kurtardığını, tasavvufun ise insanlara velayet makamı kazandırdığını ifade eder.

"La mevcude illa hu"

Bediüzzaman mevcudatın hukukuna, taşıdıkları esma ve sıfatların yansımaları hasebiyle bu kelâmî metodu benimsemeyerek, tüm varlıkları reddetmek yerine tefekkür ve mütalâa maksadıyla müşahade edilmesi gereğini vurgulamıştır. Bunun yerine Kur'ân metodu olan, her yaratılmış varlığa; "Her şeyde onun birliğine olan delâlet eden âyetler vardır." mânâsında bakmak gerekliliğini ifade etmiştir.

Temsil (Analoji)

Risâle-i Nurlarda kullanılan bu tekniğe örnekleme veya örnek olay incelemesi demek de mümkündür. Bu metot Kur'ân metodu diye nitelendirilir. Bu metotla anlaşılması zor âyetler, en alt düzey bilgiye sahip insanlar tarafından da anlaşılsın diye enfüsî ve afakî deliller ve örnekler verilir. Peygamberimiz de (asm) kendisine soru sormaya gelen bedevilere cevap verirken onların dünyasından ve aşina oldukları örnekleri kullanmıştır. Nursî'nin eserlerine baktığımızda, bu yöntemi temsil metodu olarak kullandığını ve bunun da zor konuların akla yaklaştırılması ve anlaşılması noktasında büyük katkısının olduğunu görmekteyiz. Kur'ânî metotta Râzî'nin ifadesiyle beş duyu organına hitap vardır.

Tefsir

Tarih içinde yazılan tefsirlere dikkat edildiği zaman yazılış tarzına ve bakış açısına göre rivayet tefsiri, dirayet tefsiri, işarî tefsir, sosyolojik tefsir vs. olarak değerlendirildiği görülür. Risâle-i Nur geçerli olan bütün tefsir çeşitlerinin özelliklerini içerisinde barındıran bir tefsir olarak karşımıza çıkmaktadır.

Risâle-i Nur, Kur'ân'ın âyetlerini nüzul sebepleriyle birlikte sırayla ele alıp yorumlayan klasik tefsirlerden farklı olarak Kur'ân'ın bu asra bakan mânâlarını keşfedip açıklayan manevî bir tefsirdir. "Nasıl?" Sorusundan ziyade; "Niçin?" sorusuna, akla ve mantığa uygun şekilde cevaplar verir.

Hadis

Bediüzzaman, kendisinden önceki âlimlerin birçoğunun ittifakla mevzu olduğu konusunda birleştikleri hadisleri sahih olarak kabul etmiş ve kitaplarında kullanmıştır. Ayrıca mevzu hadis konusuna yeni bir açılım getirerek yeniden yorumlamıştır. Hadis uydurma ve bunun cezası konusundaki hadis ışığında Bediüzzaman'ın sahip olduğu misyon (müceddidlik) dikkate alındığında, öncekilerin mevzu diyerek kullanmadıklarını, kendisinin kullanması manidardır. Mecazî mânâları olan birtakım hadisleri yorumlayamayan bazı kimseler, bu hadisleri; "Sahih hadis değildir." diyerek inkâr yoluna gitmişlerdir. Bediüzzaman, mecazi mânâları olan bu hadisleri, fen ve felsefeye uygun olarak yorumlamak suretiyle inkâr edilmekten kurtarmıştır. (Ör: Ahirzaman hadisleri, sevr ve hut…)

Tekfir

Bediüzzaman bu kavrama karşı klasik yaklaşımın dışında bir tutum ortaya koymuştur. Küfür, dinî anlamda doğru olan bir şeyi reddetme, yalanlama veya inkâr etmek olarak nitelendirilir. Said Nursî; "Bir şeyi kabul etmemek ayrı şeydir, yokluğunu kabul etmek, yani inkar etmek ayrı şeydir." diyerek ikisinin arasındaki ince farkı ortaya koyar. Gayr-i müslim bir mü’min, imansız İslâmiyet, İslâmiyetsiz iman gibi sınıflandırmalar yapar ve ayrıntılı tahlillere tabi tutar. İmansız İslâmiyetin veya İslâmiyetsiz imanın insanlara bir fayda sağlamayacağını ifade eden Bediüzzaman, hakikî Hrıstiyanlık ile amel edenlerle insanlığa çok faydalı olan gayr-ı müslimler için Allah'ın Cehennem içerisinde azaplarını hafifletecek bir lütufta bulunabileceğini veya bir başka ifadeyle Cehennem içerisinde onlar için bir cennet yaratabileceğinin de kudret ve merhametinden uzak olmadığını ilâve eder.

İçtihat

Dinî anlamda içtihat, sonradan ortaya çıkan durumlar hakkında dört ana kaynağı esas alarak hüküm çıkarmak anlamına gelmektedir. İçtihat konusunda geçerli düşüncelerden farklı olarak Bediüzzaman, bu zamanda içtihat yapılmasının önünde engeller olduğunu ifade etmektedir. Bu engelleri kısaca;

1. Günümüzde içtihat yeteneğini geliştiren şartların, Peygamberimizin zamanına göre çok daha ağır olduğu,

2. Peygamberimizin zamanında doğrulukla yalan arasında büyük uçurumların olduğu günümüzde ise doğru ile yalanın birbirine karıştığı,

3. Peygamberimiz zamanında içtihatta bakış açısı semavî idi. Şimdi ise, arzîdir. Allah bizden ne istiyor?" dan ziyade "Kullar ne istiyor?" anlayışının hâkim olması,

4. İçtihat gerektirmeyen ve kesinlik ifade eden emirler üzerinde içtihat yapılmaya kalkışılması, olarak ifade edebiliriz.

Mezhep

Said Nursî dışarıdan bakıldığı zaman ihtilâf gibi görünen mezheplerin İslâm içindeki yerini açıklarken Kur'ân ve Sünnet yolunda olmalarını esas alır. Her düzey, tabaka ve özellikte mensubu bulunan hak mezheplerin, İslâmı yaşamakta kolaylaştırıcı birer unsur olduklarını ifade ederek bunu art niyetlilerin kötüye kullanmalarına engel olur.

—SON—

23.06.2006


 

Orhan Gazi

Osmanlı Devleti'nin ikinci sultanıdır. Osman Beyin oğlu ve Şeyh Edebali'nin torunudur. 1326 yılında babasının yerine geçmiş ve Osmanlı Beyliğinin sınırlarını altı kat genişletme başarısını göstermiştir. İlk defa onun döneminde Osmanlı askeri Rumeli'ye ayak basmıştır. Örnek idaresi ve yönetimi altında bulunanlara karşı gösterdiği merhametle tanınmıştır.

Orhan Gazi 1281 yılında Söğüt'te doğdu. Bilindiği gibi babası Osman Gazi, annesi ise Şeyh Edebali'nin kızı Mal Hatun'dur. Küçük yaştan itibaren iyi bir terbiye ve dinî eğitim gördü. Özellikle gazilerin ve meşhur insanların hayat hikâyelerini dinleyerek büyüdü. Osman Beyin yakın silâh arkadaşlarından silâh ve savaş eğitimi gördü. Muharebe taktiklerini öğrendi. Yine erken yaşlarda beyliğin idarî birimlerinde görev aldı ve bu vesile ile de idarecilik konusunda birikim sahibi olmaya başladı.

Orhan Gazi, genç yaşta savaşlara katılmaya başladı. Özellikle Bizanslılarla yapılan savaşlarda bulundu. Gösterdiği cesaret ve kahramanlığıyla dikkat çekti. Babasının dâvet edildiği ve bir suikast planının hazırlandığı düğünde de hazır bulundu. Ancak, yapılan plan akim kaldı. Orhan Bey, savaşta esir alınan ve daha sonra Müslüman olup Nilüfer adını alan Yarhisar tekfururun (tekfur, Bizans idarî biriminde bir çeşit vali anlamına gelen ünvandır) kızıyla evlendi.

Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi olarak genel kabul gören 1299 tarihinden itibaren idarecilik yapmaya başlayan Orhan Bey Sultanönü bölgesi beyliğine atandı. Bölge beyliğine atanan Orhan Bey, kendi bölgesi ve civarında yapılan muharebe ve çarpışmalarda önemli başarılar elde etti. Bazı fetihleri gerçekleştirdi. Kendi topraklarına yapılan saldırıları önlediği gibi, bu tür saldırıları gerçekleştirenleri cezalandırdı.

Yaşı ilerleyen ve bazı rahatsızlıkları şiddetlenen Osman Bey, 1320 yılından itibaren yapılan akın ve seferlere kendi yerine Orhan Beyi kumandan tayin edip gönderdi. Mudanya, Orhan Beyin komutası altındaki birlikler tarafından fethedildi. Zamanla Bursa'nın etrafındaki kaleler de fethedilerek Bursa muhasara altına alınmaya başlandı. Orhan Bey, Nisan 1326'da Bursa'yı fethe muvaffak oldu. 1326 yılında vefat eden Osman Beyin vefatının fetihten önce veya sonra olduğu konusu tartışmalıdır. Her iki şekilde nakiller mevcut olmakla birlikte fetih haberini aldıktan sonra öldüğü daha ağır basmaktadır. Vefatından sonra vasiyetine uyularak Bursa'ya Gümüşlü Kümbet'e defnedilmiştir.

1326 yılında babasının yerine geçen Orhan Bey, beyliğin merkezini Bursa'ya naklettirdi. Kendisine vezir olarak da Alaeddin Paşa'yı tayin etti. İdarî alanda önemli girişimlerde bulundu. İlk Osmanlı parasının Orhan Bey tarafından bastırıldığı genel kabul görmekle birlikte son zamanlarda Osman Beyin para bastırdığına dair iddialar da ileri sürülmektedir. Bu arada beyliğin değişik bölgelerine atamalar yaparak görevliler ve komutanlar gönderdi. Özellikle sınır bölgelerine gönderilen komutan ve idareciler beyliğin sınırlarını genişletme ve fetihlerde bulunma yetkisine de sahip idiler. Bu sebepten dolayı sınırlar giderek genişledi ve bu yayılma Bizans'ı ciddî bir şekilde endişelendirmeye başladı.

Osmanlı ilerleyişini durdurmak ve o sıralarda devam etmekte olan İznik kuşatmasını kaldırmak isteyen Bizans imparatoru ordusuyla harekete geçti. Her iki ordu Maltepe (Pelekanon) bölgesinde karşı karşıya geldi. 1329 yılında gerçekleşen bu önemli savaş gün boyunca devam etti. Gece çekilmeye başlayan Bizans ordusu Osmanlılar tarafından takip edildi. İmparator yaralı bir şekilde canını zor kurtardı. Yardım alma ümidini yitiren İznik Kalesi komutanı şehri teslim etti. Şehir halkından isteyenin kalması veya eşyalarıyla birlikte göç etmelerine izin verildi. İznik'in fethinden sonra beyliğin merkezi geçici olarak buraya nakledildi.

Orhan Bey zamanında, beyliğin sınırları giderek genişledi. Taraklı, Göynük, Gemlik, Kirmasti, Mihaliç ve Ulubad fethedildi. Osmanlılar 1341 yılında Üsküdar'a kadar dayandılar. Bu tarihte Bizanslılar Üsküdar'ı da Osmanlılara bırakmak zorunda kaldılar. Bizans sınırlarına doğru genişleme olduğu gibi, diğer beyliklerde meydana gelen bazı hadiselerden ötürü bunların bir kısım toprakları da Osmanlı ülkesine katıldı. Bu dönemde Balıkesir, Manyas Edincik, Kapıdağı'nın aralarında olduğu Karesi Beyliğinin topraklarının önemli bir kısmı Osmanlıların eline geçti.

Bizans İmparatorluğu'nda meydana gelen taht kavgalarından istifade eden Orhan Bey, oğlu Süleyman Paşa komutasındaki bir birliği Trakya bölgesine gönderdi. Yapılacak yardıma karşılık Osmanlı askerinin Gelibolu yarımadasındaki kalelerden birine yerleştirilme sözü alınmıştı. 1353 yılında Osmanlı askerleri Çimpe kalesine yerleşerek bir ilki gerçekleştirmiş oldular. Böylece Osmanlılar ilk defa Rumeli'ye geçip yerleşmekteydiler. Kısa bir süre sonra Gelibolu da alınarak, Viyana kapılarına kadar sürecek olan genişlemenin ve fetihlerin ilk aşamaları gerçekleşmiş olmaktaydı.

Rumeli'ye geçen Osmanlı birlikleri bölgenin doğu taraflarına doğru da harekâtta bulundular. Süleyman Paşa komutasındaki birlikler Malkara, Keşan ve Çorlu'yu ele geçirdiler. Ele geçirilen yerlere Anadolu'nun muhtelif yerlerinden getirtilen insanlar yerleştirilerek buradaki Türk-İslâm nüfusunun giderek artması sağlandı. Süleyman Paşa'nın vefatından sonra, Orhan Beyin diğer oğlu Murad Bey idareyi ele aldı ve bölgedeki ilerleyişi devam ettirdi. Osmanlı idarecilerinin halka karşı uyguladıkları sistem ve adaletle insanların kısa zamanda bu yeni yönetime ısınmaları sağlandı. Bölgeye huzur ve güven geldi.

Örnek bir hayat süren Orhan Gazi halim, selim bir yönetici olarak tanındı. Yönetiminde bulunanlara merhametli davrandı. Evlâtlarına daima adaletle hükmetmeleri vasiyet ve uyarısında bulundu. Rumeli'de düşmanlarının çok olacağını ve bunların rahat durmayacakları ikazında bulundu. Gazilerine, dine ve devlete hizmet edenleri unutmamalarını, zalimleri cezalandırmakta tereddüt etmemelerini söyledi. En kötü adaletin geç tecelli eden adalet olduğunu ve bu hususa dikkat etmelerini tembihledi.

Orhan Beyin örnek ahlâkı ve yönetim anlayışına hayran kalan diğer bölge halkı ve yöneticileri, Osmanlı idaresini arar hale geldiler. Bu durum, Osmanlı topraklarının giderek genişlemesine önemli bir sebep teşkil etti. Müslüman olmayan diğer milletler, kendi idarecileri yerine Osmanlı yönetimini ister duruma geldiler. Bu vb. sebeplerden dolayı Orhan Bey zamanında beyliğin sınırları altı kat arttı. Askerî başarıların yanında gerçekleştirilen imar faaliyetleri ve oluşturulan idarî teşkilâtla ileride ortaya çıkacak olan büyük bir devletin temelleri atılmaktaydı.

Uzun bir beylik ve idarecilik döneminden sonra geride beylikten devlete doğru hızlı adımlarla ilerleyen bir teşkilât bırakan Orhan Bey 1260 yılında vefat etti. O da babası gibi Bursa'daki Gümüşlü Kümbet'e defnedildi.

Zülfikar Mecmuası'nda adı geçen Orhan Bey'in döneminde meydana gelen Rumeli'ye geçişe işaret edilmektedir. Kevser Sûresi'ni tefsir eden Bediüzzaman, buradaki âyetlerde Peygamber Efendimize (asm) ihsan edilen ilâhî nimetlere işaret olduğunu belirtmekte ve İstanbul'un fethi ile birlikte, söz konusu haberin genel bir mânâ da ifade ettiğini ve bu vesile ile Osmanlı askerinin Rumeli'ye geçişine de işaret bulunduğunu izah etmektedir (Risâle-i Nur Külliyatı, 2. Cild, s. 2320).

23.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004