Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 25 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Savcıyı atarlarken nerelerdeydiniz?

AB ve IMF çapasını kullanarak “dünyalaşan” Türkiye’nin yönetimindeki AK Parti hükümetinin tökezlemesi Şemdinli olayıyla başladı.

Evrensel hukuk kurallarını izlemek yerine içerde “askeri bürokrasi” ile siyasal pazarlıklar yapmak, siyaseti ve ekonomiyi ciddi bir sarsıntıya uğrattı. Hukuksuzluk öyle bir boyuta vardı ki iddianame yazdı diye savcı meslekten atıldı. Mahkemenin kabul ettiği iddianame duruşma sırasında sansürlenerek okundu.

Hukukun böylesine yok sayılması, Merkez Bankası başkanlığının siyasallaştırılması, içerde AB karşıtı milliyetçi bir söyleme hız verilmesi, Kıbrıs’ta AB’nin ticari taleplerine gene AB’nin taahhüt altına girip de henüz gerçekleştirmediği ticari konuları hatırlatarak karşılık vermek yerine AB’den vazgeçilebileceğinin ima edilmesi Türkiye’yi “yarını karanlık” bir ülke haline getirmeye başladı.

Çankaya’yı “askeri bölge” sanan ve cumhurbaşkanlığı seçimi dışında hiçbir şey düşünmeyen İttihatçı mantığı ve provokasyonlar da buna eklenince dolar 1700’e fırladı.

*

Siyasal milliyetçilik huzuru ve istikrarı öldürüyor. Neden?

Çünkü işin gereğini yapmıyorsunuz.

Alın, Şemdinli Davası öncesi ve sonrasındaki gelişmelere bakın.

Şemdinli’de olaylar hepimizin gözü önünde yaşandı. Ardı ardına patlatılan on beş bomba, güpegündüz dükkan bombalayacak kadar fütursuzlaşan bombacılar... Ardından televizyon kameraları karşısında hepimizin tanığı olduğu suçüstü... Tahkikat savcısının olay yerinde taranması... Asker sanıkların savcıya teslim edilmeleri gerekirken, iki gün bir başka yerde korunmaları...

“İyi çocuk” konuşmaları.

“Gidileceği yere kadar gidilecek” sözlerinin ardından, iddianameyi hazırlayan savcının meslekten kovulması...

Tüm hukukçuların ve evrensel hukukun geçerli olduğu bir Türkiye isteyenlerin bu olup bitene isyan etmesi gerekmez miydi? Yüksek yargı dilsizleşiverdi. Güneydoğu kentleri dışındaki barolar sustu. Medya bunu “makul” karşıladı, köşe yazarlarının pek çoğu konuyu görmedi.

*

İddianame yazdı diye işten atılan savcı olayında çıt çıkarmayanlar ise şimdi hareketlendi.

Neden?

Çünkü Şemdinli sanığı iki astsubay çete kurmaktan 39 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Savcı atılırken ses çıkarmayanlar, yargılamanın hızlılığından başlayarak birtakım noktaların “hukuksuz” olduğunu öne sürüyordu.

Savcının meslekten atılmasını “hukuki”, astsubaylara 39 yıl verilmesini “hukuksuz” bulmak doğrusu ilginç bir yaklaşımdı.

Savcıya karşı başlatılan linç kampanyası sırasında başta Barolar Birliği ve İstanbul Barosu, ardından tüm basın hep birlikte hukuksal bir barikat kurarak demokratik bir tavır alsaydı bugünkü eleştirilerin de ciddiyeti söz konusu olabilirdi.

Ama o sınavdan geçemeyenlerin bugün içtenliklerine inanmak biraz güç.

Halkının üzerine bomba atmayı normal karşılayan bir garip anlayış, çağdaş dünyada dehşetle izleniyor.

Bakın “muasır medeniyet” temsilcisi AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn’in ne dediğine dair haberi hep birlikte okuyalım: “Şemdinli davasının hızlı sonuçlandırılması ve iki astsubaya 39 yıl 5’er ay hapis cezası verilmesi AB Komisyonu’nu tatmin etmedi. Komisyon davanın hızla sonuçlandırılmasını cesaret verici olarak nitelese de araştırmanın askeri hiyerarşinin üst kademelerine doğru yönlendirilmesini bekliyor.” Nitekim, önceki günkü Radikal gazetesi, astsubaylara görev emri veren komutanın yerli yerinde durduğunu yazıyordu.

Çete kuran iki astsubay bunu kendi inisiyatifleriyle mi yaptı, bombayı oraya hiyerarşiyi delerek mi koydu? Bu soruların cevabını verecek biri var mı bu ülkede?

AK Parti hükümeti, olayların nereye doğru gittiğini göremeyecek kadar körleşti mi, bilemiyorum. Körleşmediyse, kendi başarı grafiğini yükselten ölçülere hızla geri dönmeli.

Yoksa, Şemdinli’de hukuk yerine siyasal pazarlık yapan, Merkez Bankası’nı siyasallaştıran, Kıbrıs’ta ticari talebe siyasal taleple cevap verip içerde milliyetçi oy avcılığı yapan anlayış bütün ülkeyi sarsacak.

Sarsıntının ilk dalgaları başladı bile.

Sabah, 24.6.2006

Mehmet Barlas

25.06.2006


 

AB üyelik süreci ne kadar tehlikede?

2006 yılı sonuna doğru gerek reformlar gerek Gümrük Birliği Protokolü yüzünden AB ile ilişkilerde üyelik müzakerelerinin devamını zorlayacak bir kriz olasılığı yaygın bir şekilde tartışıldığı sırada, Başbakan’ı ziyaret eden TÜSİAD yöneticileri AB ile ilgili bir kaygıları bulunmadığını ifade ettiler.

Bu oldukça iyimser yorum galiba hükümetin temel AB politikasını sürdürmek kararlığını teyit etmiş olmasından kaynaklanıyor. Politik irade belki devam ediyor, fakat güçlükler de ortadan kaybolmuş değil. Daha üç gün önce AB Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi’nde konuşan Komisyonun’un genişlemeden sorumlu üyesi Oli Rehn artık çok iyi bildiğimiz eleştirilerini, uyarılarını ve yıl sonuna kadarki beklentilerini tekrarladı. Reform sürecinde hızın kaybedilmiş olmasından endişe duyduğunu ve Gümrük Birliği’ni Güney Kıbrıs dahil 10 yeni AB üyesine genişleten Ek Protokol’ü Türkiye’nin eksiksiz uygulaması gerektiğini hatırlattı. Aksi halde sonbaharda ciddi bir kriz yaşanabileceğini vurgulamaktan da geri kalmadı.

***

2004 AB zirvesinde Türkiye Ek Protokolü imzalamayı ve TBMM’nin onayına sunmayı taahhüt etmişti. Temmuz 2005’te imzalanan protokol henüz onaylanmadıysa da şimdiden yürürlükte. Türkiye’nin Güney Kıbrıs’a ihracatına ve oradan ithalatına bütün AB ülkeleri ile ticaretimizin tabi olduğu hükümler uygulanıyor. Ancak AB, Gümrük Birliği çerçevesinde deniz ve hava limanlarımızın da Kıbrıs Rum gemilerine ve uçaklarına açılmasında ısrarlı. Bunu taahhüdümüzün bir parçası olarak görüyor. Türkiye ise limanların açılması için Kuzey Kıbrıs üzerindeki kısıtlamaların ve engellemelerin kaldırılmasını şart koşuyor. Bu şartın AB için somut olarak ne gibi tedbirleri gerektirdiği o kadar sarih değil.

***

Kıbrıs’taki referandumlardan hemen sonra, 26 Nisan 2004 tarihinde, AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi, Kıbrıs Türk toplumunun izolasyonunun sona erdirilmesine kararlı olduğunu ifade etmiş ve bu amaçla komisyonu kapsamlı kararlar almaya davet etmişti. Komisyon bunun üzerine 3 tüzük önerdi. Birincisi Yeşil Hat üzerinden Kuzey ile Güney arasındaki ticareti düzenliyordu. İkincisi Güney Kıbrıs’a 259 milyon Euro’luk bir mali yardım öngörüyordu. Bu iki tüzük de kabul edildi. Üçüncü tüzük direkt ticarete ve bu kapsamda özellikle Magusa limanının uluslararası ulaşıma açılmasına ilişkindi. Rumlar bunu engellediler. Sorun şu: AB Konseyi direkt ticarete imkán verecek bir karar alsa dahi Türkiye’nin ileri sürdüğü koşul yerine geliyor mu? Hayır, çünkü Türkiye Mayıs 2005’te Dışişleri Bakanının açıklaması ve daha sonra 24 Ocak 2006 Eylem Planı ile ek başka talepler meyanında Ercan Havalimanı’ndan direkt uçuşlar yapılabilmesini istedi. Ne var ki AB’nin bu konuda yetkisi yok. Ercan sorunu ancak Güney Kıbrıs’ın Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı’na yeşil ışık yakması ile çözümlenebilir. Demek oluyor ki Türkiye’nin taleplerinin hepsinin yerine gelmesi o kadar kolay olmayacak ve dolayısı ile AB’nin limanlar konusundaki beklentisi gerçekleşmeyecek.

***

Gümrük Birliği yüzünden 2006 sonunda kriz çıkar mı,çıkmaz mı, bugünden kestirmek zor. Fakat müzakere sürecinin sekteye uğramaması için hiç değilse AB’nin Kıbrıs meselesi dışındaki önemli beklentilerini olabildiği kadar yerine getirmek akılcılık olur. Ne yazık bu konularda da ilerleme kaydedilmesi olasılığı bugünkü genel siyasi ortamda bir hayli zayıf görünüyor. AB üyelik sürecinde bir kopma veya duraklamanın politik ve ekonomik maliyeti umarım gerçekçi bir şekilde hesap edilmektedir.

Hürriyet, 24.6.2006

İlter Türkmen

25.06.2006


 

Ankara’daki İsrail’den ne haber?

İSRAİL’in önemli gazetelerinden Yedioth Ahronot, Kuzey Irak ile ilgili Siyonist tasarı ve uygulamalar hakkındaki iddialarını belgeledi.

Garip görünebilir ama gerçek; kendilerince Kutsal Büyük İsrail adına yayılmacı-nifakçı tasarılar geliştirip hayata geçirenler, ‘İsrail halkı adına’ yayın yapan bir organ tarafından ifşa ediliyorlar. Bunda ille de ‘tezgah içinde tezgah’ aramak gerektiğini ima etmiyorum. Dikkat çekmek istediğim husus, İsrail gibi demokrasi görüntüsünün altında güçlü bir ‘derin akıl’ ile yönetilen ülkede dahi her bir işin ‘en güçlü merkezi irade’ tarafından tasarlandığı gibi yürümeyebileceğidir.

Kuzey Irak’ta gerçekten neler olduğu artık tali bir meseledir ve iyi bilinmektedir. Ancak yine de hafıza tazelemek için Yedioth Ahronot’un ortaya çıkardığı gerçekleri özetlemekte yarar var:

İsrail Savunma Bakanlığı’nın kağıt üzerindeki ‘Irak’ta çalışma yasağı’na rağmen uzun ve gizli pazarlıklar sonrası Kuzey Irak’a muazzam bir Siyonist çıkarması gerçekleşmiştir. Kendilerini ziraat mühendisi olarak tanıtan İsrailli askeri eğitim uzmanları Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a geçmişlerdir. (Ankara’ya maşallah diyelim, nazar değmesin) Mesut Barzani başkanlığındaki Kuzey Irak hükümeti İsrail şirketlerine milyonlarca dolarlık paralar akıtmış ve akıtmaya devam etmektedir. Aslan payını ise Kuzey Irak’ta tam bağımsız Kürdistan’ı kurma yolunda hayati adım olarak görülen Erbil Havalimanı’nın yapımını üstlenen İsrailli şirket almıştır. Kuzey Irak’a İsrail güdümlü gizli servis oluşturmak için gerekli elektronik teçhizat ve istihbarat sağlanmış, eğitimli koruma köpeklerinden gözetleme kulelerine, askeri motosikletlerden kurşungeçirmez yeleklere kadar her şey emre amade! Emekli İsrail askerlerinin çalıştığı Kudo isimli şirketin bir ortağı İsrailli, diğeri ise Kuzey Iraklı bir Kürt... Kurduğu Magalcom şirketinin Kuzey Irak hükümetine stratejik danışmanlık yaptığı yolundaki iddiaları reddeden MOSSAD’ın eski başkanı ve bugünün İşçi Partili milletvekili Danny Yatom ise soru işaretlerini dağıtmayı başarabilmiş değil. Yine Yedioth Ahronot gazetesinin iddiasına göre İsrail’in en büyük şirketlerinden biri Kuzey Irak’ın çöl bölgesindeki gizli bir yerde ‘Z’ kod adıyla bir askeri kampı bizzat kurmuştur...

Bütün bunlar Kuzey Irak yönetiminin bağımsızlık yolundaki hazırlıkları olarak yorumlanıyor...

Yukarıda değindiğim gibi, her ne kadar yeni ve daha ayrıntılı bilgiler içerse de Yedioth Ahronot’un yayını tali konudur, en azından benim için çok ilginç değildir. Burada konuyla ilgili verileri özetlememin sebebi yeni durumu paylaşmak değil, olayla ilgili olarak Türkiye’nin tavrını, yerini ve payını sorgulama arzusudur.

Püf noktamız burasıdır.

Püf noktamızın düğümünü algılamaya yarayabilecek özel bir tecrübeyi de bizzat yaşamıştım:

Bu hususta yazdığım yazılar üzerine İsrail’in İstanbul Başkonsolosluğu’ndan görüşme talebiyle aranmış, Sabah’ta buluşmuştuk. Israrla Kuzey Irak’taki İsrail marifetlerini yalanlayan diplomat bey şüphesiz ikna edici olamamıştı. Ancak ‘umarım söyledikleriniz doğrudur’ temennisiyle görüşmeyi noktalamak istemiştim. Diplomat ise ikna yolunda herhalde en güçlü koz olarak büyük bir iddiada bulundu:

- Kuzey Irak’ta Türkiye’nin aleyhine hiçbir şey yapmayız, ayrıca Türkiye’nin haberi olmadan hiçbir adım atmayız...

Şimdi gel de ‘Türkiye İsrail’in yedek devletidir’ diyen Yalçın Küçük’ü hatırlamadan geçiver...

MOSSAD, Kuzey Irak’ta Bağımsız Kürdistan’ı adım adım gerçekleştirirken, başkonsolosun söylediği gibi ‘bütün bunlar Türkiye’nin bilgisi dahilinde oluyor’ ise o zaman ‘Ankara’daki İsrail’ neyin nesidir, neresidir?

Bu soruya karşılık ilgili ve yetkili zevatın vereceği cevap belli:

- İsrailli diplomat, ‘evet Kuzey Irak’ta Bağımsız Kürdistan kurduruyoruz’ diyemeyeceğine göre doğal olarak palavra sıkmıştır!

Biz de hemen inanacağız zaten...

Tercüman, 24.6.2006

Ömer Lütfi Mete

25.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004