Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 01 Temmuz 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

... Ne göklerde ve ne de yerde zerre kadar birşey Ondan uzak kalamaz; bundan küçük veya büyük ne varsa hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.

Sebe’ Sûresi: 3

01.07.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kim ki, güneş batıdan doğmadıkça tevbe ederse, Allah tevbesini kabul eder.

Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3614

01.07.2006


Gayr-i meşrû muhabbetin neticesi

İşte, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve sefâhet! Şu dehşetli sukûta karşı ve ezici me’yusiyete mukabil, hangi tekemmülünüz, hangi fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı gelebilir? Ruh-u beşerin eşedd-i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakikîteselliyi nerede bulabilirsiniz? Hem, güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr-ı İlâhiyeyi ve ihsanât-ı Rabbâniyeyi onlara isnad ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbâbınız, hangi şerikiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl ma’budunuz sizi, sizce idâm-ı ebedî olan mevtin zulümâtından kurtarıp kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, Sırat Köprüsünden hâkimâne geçirebilir, saadet-i ebediyeye mazhar edebilir? Halbuki, kabir kapısını kapamadığınız için, siz katî olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki, bütün bu daire-i azîme ve bu geniş hududlar onun taht-ı emrinde ve tasarrufundadır.

Hem dahi, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve gaflet! “Gayr-i meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azab çekmektir” kaidesi sırrınca, siz, fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfat ve esmâsına sarf edilecek muhabbet ve mârifet istidadını ve şükür ve ibâdât cihazâtını nefsinize ve dünyaya gayr-i meşrû bir sûrette sarf ettiğinizden, bilistihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü, Cenâb-ı Hakka âit muhabbeti nefsinize verdiniz; mahbubunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü, hakikî bir rahatı, o mahbubunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakikî mahbub olan Kadîr-i Mutlaka tevekkül ile teslim etmiyorsunuz, dâimâ elem çekiyorsunuz. Hem, Cenâb-ı Hakkın esmâ ve sıfatına âit muhabbeti dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san’atını âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü, o hadsiz mahbublarınızın bir kısmı size Allahaısmarladık demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı sizi hiç tanımıyor, tanısa da sizi sevmiyor, sevse de size bir fayda vermiyor; dâimâ hadsiz firâklardan ve ümitsiz dönmemek üzere zevâllerden azab çekiyorsunuz.

İşte, ehl-i dalâletin saadet-i hayatiye ve tekemmülât-ı insaniye ve mehâsin-i medeniyet ve lezzet-i hürriyet dedikleri şeylerin içyüzleri ve mahiyetleri budur. Sefâhet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. “Tuh onların aklına!” de.

Sözler, 3. Mevkıf, 2. Nokta’nın 2. Mebhası, s. 579

Lügatçe:

tekemmül: Mükemmelleşme, ilerleme.

fünûn: Fenler.

esbâb: Sebepler.

mevt: Ölüm.

taht-ı emr: Emri altında.

âsâr-ı san’at: Sanat eserleri.

mehâsin-i medeniyet: Medeniyetin güzellikleri.

01.07.2006


‘Türkiye âlem-i İslâmın kalesi’

Kendi ifadesiyle bedenen Pakistanlı, ruhen Türk olduğunu hisseden Pakistanlı Türkolog Prof. Dr. Muhammed Sabir, Türkiye’de kaldığı 195861 yılları arasında bir çok ünlüyle tanışıyor. Bunlar arasında Bediüzzaman Said Nursî de var.

Muhammed Sabir’in Türkiye macerası 1958 yılında başlar. Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bursu ile Türkiye’de okuyacak iki Pakistanlı talebeden biri olmaya hak kazanır. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydını yaptırır. Genç Pakistanlı Sabir’in medenî cesareti ve girişken yapısı ona kısa sürede geniş bir çevre kazandırır. 23 yaşında Türkiye’ye gelen Sabir’i, hareketli ve renkli bir öğrencilik dönemi beklemektedir. Doktorasını yaptığı 1958-1961 yılları, Türk siyasî hayatının en çalkantılı dönemidir aynı zamanda. Muhammed Sabir, bu dönem içerisinde bir çok ünlünün yanında Bediüzzaman Said Nursî ile de tanışır.

BEDİÜZZAMAN VE RİSÂLE-İ NUR’LA TANIŞMASI

Sabir’in Bediüzzaman’la tanışması daha Türkiye’ye gelmeden önce olmuştur. Demokrat Parti döneminde geçmişe oranla Bediüzzaman Said Nursî’ye baskılar azalmış, Risâle-i Nurlara mahkemelerden peşi sıra gelen beraat kararları ile eserlerin Türkiye ve dünyaya yayılması ivme kazanmış, bu arada Pakistan’a da ulaşmıştır. Muhammed Sabir Türkiye’ye gelmeden 3 yıl önce, yani 1955 yılında Nur Risâleleri ile tanışmış. O yıllarda Hilâl Gazetesi sahibi Salih Özcan, Pakistan’ın basın ateşesi Yakup Dadaşi vasıtasıyla mektup ile birlikte Said Nursî’nin hayatını anlatan bir kitap yollar. Bediüzzaman’ın hayatından çok etkilenen Sabir, Bediüzzaman’ın hayatını araştırmaya başlar. Bu sırada Bediüzzaman’a bir çok mektup yazar. Mektupların konusunu genelde İslâm birliği, dünyayı tehdit eden komünizm tehlikesi ve esaret altındaki Müslüman ülkelerin durumları oluşturur. Mektuplarının birinde ise Said Nursî’yi Pakistan’a dâvet eder. Bediüzzaman, Sabir’in mektuplarına karşılık verdiği gibi, bu mektupların Tarihçe-i Hayat isimli eserine konulmasını da sağlar. Bunun üzerine genç Sabir, Pakistan’da yayın yapan, Cenk, Davet, İstiklal, Asya, İnkılab isimli saygın gazetelerde Bediüzzaman ve Nur Risâleleri hakkında 12 ayrı makale yazar. Bediüzzaman’a yazdığı bir mektubunda ise bu makaleleri kitaplaştırmak için izin ister.

Doktora eğitimini almak için geldiği Türkiye’de Said Nursî ile görüşmek için sabırsızlanır. Ve önceden tanıdığı Salih Özcan’ı devreye koyarak randevu talep eder. Gerisini şöyle anlatıyor Sabir: “1959 senesinde Salih Özcan Bey ziyaret meselesini üzerine alıp beni bir adamla Said Nursî’nin Emirdağ’daki evine gönderdi. O sıralar ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman, Pakistanlı olduğumu duyunca beni kabul etti. Emirdağ İlçesinde iki katlı bir evde oturuyordu. Eve girdiğimizde bizi ayakta karşıladı. Selâm verdim, beni bağrına bastı. ‘Pakistanlı oğlum hoşgeldiniz’ dedi. Kafasında sarığa benzer bir şey vardı, evde ise çok basit ve eski eşyalar vardı. Evde bulunan talebelerine benim için yemek hazırlamalarını söyledi. Üstad, yemek için bizden müsaade istedi. Bizimle yemedi, ‘Ben çok az yerim ama siz yiyin’ dedi. O gün evde bulunanlarla birlikte pilav ve yoğurt yedik.”

Bediüzzaman’ın Emirdağ’daki evinde bir gece konaklayan Sabir, Bediüzzaman’la sohbet etme imkânı bulur. Ona, komünist Sovyetler Birliği ve şia İran hakkında sorular sorar. Muhammed Sabir’in, Rusya’nın askerî tehdidi üzerine sorduğu soruya şöyle karşılık verir Bediüzzaman: “Rusya’nın maddî kuvvetinden korkumuz yok... Yüz binlerce şehit veririz, yine de savaşırız. Asıl tehlike Rusya’dan gelecek fikrî tehlikedir, inkâr-ı uluhiyet fikridir, maddeci bolşevik tehlikedir. Bu fikirle mücadele etmek lâzım, ben bunun mücadelesini veriyorum. Türkiye âlem-i İslâmın kalesidir, Türk halkı komünist olursa, Türk milleti kalmaz.” İttihad-ı İslâm ve İran konusunda Bediüzzaman’a sorduğu soruya ise şu karşılığı alıyor Muhammed Sabir: “Panislamizm yok, ittihad-ı İslâm var. İleride bütün Müslümanlar bir usûl ve anlaşmayla İslâm birliğini oluşturacaklar. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra en iyi adımlardan birisi Türkiye, İran, Pakistan ve Afganistan’ın bir araya gelerek oluşturduğu Sadabat Paktıdır. İran ise Müslüman bir ülkedir, inşaallah ileride ittihad-ı İslâm için hiçbir müdahale etmeyecektir.”

Sabir, daha sonra Bediüzzaman’ın Rusya esaretinde kaldığı süre içerisinde Rusça’yı ve Kiril alfabesini öğrendiğini ağzından duyduğunu sözlerine ekliyor. Akşam olmak üzereyken ziyaret sona doğru yaklaşıyor, ayrılmak üzere müsaade isteyen Sabir’e bir sürpriz yapıyor Bediüzzaman. Talebelerinden birini yanına çağırıyor ve arabasının hazırlanmasını istiyor. “Pakistanlı oğlum sizi ben uğurlayacağım” diyor. Bunun üzerine orada bulunan herkes hayretler içinde kalıyor, çünkü Bediüzzaman’ın, daha önceki misafirlerine böyle birşey yapmadığını söylüyorlar. “Arabanın hazır olduğunun haber verilmesi üzerine kendisi arka koltuğa, ben ise ön koltuğa oturdum. Herkes sokaklara inmiş, şaşkınlıkla bize bakıyordu. Halk, Bediüzzaman’a büyük ilgi gösteriyordu. Emirdağ’ın dışına çıktık, yaklaşık 25 kilometre gittik. Yol boyunca bizi polis durdurmadı. Sonra İstanbul otobüslerinin geçtiği güzergâha geldiğimizde, kendisi arabasından inmedi, elimi tuttu, duâ etti, başımı okşadı ve sırtıma hafifçe vurarak ‘Allah’a emanet ol’ dedi. Sonra arabası hareket etti ve ayrıldık. Zübeyir Bey’in, yanımda kalması için tenbih ettiği arkadaşlar, otobüs gelene kadar beni beklediler, nihayet otobüs geldi ve ben İstanbul’a doğru hareket ettim.”

Muhammed Sabir, Pakistan’da bir Türkiye sevdalısı olarak yaşıyor. Türkiye ile Pakistan arasındaki dostluk köprüsü için zamanında önemli girişimlerde bulunmuş. Şimdi bayrağı ondan devralanlar, iki ülke arasındaki dostluğu pekiştirmek için canla başla çalışıyor. Muhammed Sabir de yıllar önce hayallerini kurduğu dostluk köprülerinin genç nesiller tarafından devam ettirilmesinden oldukça memnun, Karaçi’de emeklilik günlerinin tadını çıkarıyor.

Prof. Dr. Muhammed Sabir Kimdir?

1935 yılında Hindistan’da bulunan Allahabad şehrinde dünyaya gelen Sabir, 1955 yılında Pakistan’a hicret eder. Karaçi Üniversitesinde İslam Tarihi bölümünden mezun olduktan sonra doktora eğitimi almak amacıyla Türkiye’ye gider. Doktorasını tamamladıktan sonra Karaçi Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı ve Tarihi Kürsüsü’nün başkanlığını üstlenir. Uzun yıllar aynı üniversitede Türkçe dersleri verir. Ali Şir Nevai’nin ‘Hayretü’l-Esrar’ adlı eserini günümüz Türkçesine çevirir. Daha sonra Osmanlı tarihini Urduca olarak yazar ve bu kitap hâlâ Pakistan üniversitelerinde zorunlu ders olarak okutulmaktadır. İlk Urduca-Türkçe sözlüğü yayınlar. Risale-i Nurlar’ın bir kısmının Urduca’ya çevrilmesine öncülük eder. Orta Asya Türk lehçelerini, Uygurcayı, Azeri Türkçesini, Osmanlıcayı ve İstanbul Türkçesini bilen Muhammed İhsan Sabir, Türkçe’yi Latin, Kiril ve Arap harfleriyle yazıp okuyabilmektedir. Ayrıca İngilizce ve Farsça da biliyor. Evli olan Sabir, Alparslan, Balban, Tuğrul, Timur, Sebuktekin, Selçuk isimlerinde 6 erkek evlada, 2 de kız evlâda sahip.

Tarihçe-i Hayat’taki bir mektubu

[Risâle-i Nur’un Pâkistan’da neşriyatını yaparak pekçok kimselerin bu eserlerden istifadesini sağlayan Karaşi Üniversitesi Türk Tarih Bölümü asistanı ve dört büyük gazetenin muharriri M. Sabir’in bir mektubu.]

Muhterem din kardeşlerimiz, kıymetli mektubunuzu aldım, çok çok teşekkürler.

Hazret-i Üstadımız Said Nursî’nin hal ve sıhhati nasıldır? Onu seven talebeler ve halk soruyor. Bana haber göndermenizi ricâ ederim.

Bu ay içerisinde Hindistan’da, İslâmiyetin ve Türklerin hakîki düşmanı olan siyonist ve kızıl kâfirlere karşı dört makale neşrettim. Türk-Pâkistan dostluğunun esas ve tarihi hakkında da, Karaşi’de bir fıkra neşrettim, size de gönderdim. İmam adlı aylık bir gazetede, “Rusya’da Mazlûm Müslüman” başlıklı bir makale yazdım, bunu da gönderdim ve başka Orduca gazetelere de gönderdim. Maksadım, İslâmiyete hizmet, Türk edebiyatını tanıtmak ve Türk düşmanlarına karşı yazmak ve çalışmaktır...

Burada mühim bir kitap neşretmek istiyorum, bunun için size yazıyorum. Bu hususta Halkçıları tanıttırıyorum ki, bunlar, Türklere karşı çalışmışlar ve cumhuriyet adına bütün milleti aldatıp dindarları zindanlara atmışlardı. Karaşi’de neşredilen bu makaleleri bir kitap halinde tâb’ etmek istiyorum. Bize ne kadar materyal verirseniz, hepsi burada neşrolacak.

Bu mektubumdan sonra, size mühim bir mektup yazacağım ve bunda, niçin Üstadın İslâm dünyasının en büyük din şahsiyeti olduğu ve bunun gibi hiçbir adam, ne Endonezya, ne Hind-Pak Yarımadası, ne Arap ve ne de Afrika’da çıkmadığı gösterilecek.

Ey Nurcu dostlarım! Türk-Pâkistan dostluğu için çalışınız, komünistlerden âgâh olunuz. İftihar ederiz ki, Türkiye ile Pâkistan, Bağdat Paktı muâhedesinde şeriktir. Yolumuz İslâmîdir, ne Arapçılık, ne İrancılık...

Geçen ay, Seyyid Ali Ekber Şah beni çağırdı. Bu zât 1950’de Üstadımızı görmüş; bana çok iyi malûmât verdi. O, makalelerle de Üstadı tanıtmış ve Yahudîler aleyhinde yazmıştır. Bu zât, Üstada selâmlar ve talebelere duâlar ediyor ve diyor ki: “Ben iki adamın tesiri altında kaldım: Biri Mevlânâ, diğeri de Said Nursî.” Muhammed Sabir

Erkan YİĞİTSÖZLÜ / İSLAMABAD

01.07.2006


Ona her kalp bir mezar

Bediüzzaman Said Nursî, hayatı boyunca Risâle-i Nur’daki azamî ihlâsın muhafazası için karşılıksız hiçbir şeyi kabul etmemiş, dikkatleri şahsına değil de Risâle-i Nur’a çekmek için zarûret olmadıkça insanlarla görüşmekten kaçınmıştır. Kendi ifadesiyle şahsını, kuru bir üzüm çubuğuna benzetir; marifetin, lezzetli üzüm taneciklerinde olduğunu vurgular. Yani bütün güzellikler Risâle-i Nur hakikatlerindedir. Bütün övgülere, teveccühlere lâyık olan Risâle-i Nur’dur.

Bu yüzdendir ki, vefatından sonra da böyle olsun ister. “Dünyada beni sohbetten men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu sûretle beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men etmeye mecbur edecek” demiştir. Vefatından sonra da bütün dikkatlerin ve itibarın Risale-i Nur’da olmasını istediğinden kabrinin yerinin bilinmesini istemez. Kabrinin gizli tutulmasını vasiyet eder.

Son günlerde tartışmalara yol açan “Bediüzzaman Said Nursî’nin kabri nerede?” sorularının cevabı, yine Üstadın kendi ifadelerinde saklı. Bediüzzaman Said Nursî vasiyetinde şöyle der: “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum.” Talebeleri sorarlar: “Kabri ziyarete gelenler Fatiha okur, hayır kazanır. Acaba siz ne hikmete binâen kabrinizi ziyaret etmeyi men ediyorsunuz?” Cevâben şöyle der: “Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki firavunların, dünyevî şan ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi; enâniyet ve benlik, verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mânâ-i harfîden mânâ-i ismî ile tamamen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevî istikbalden ziyâde dünyevî istikbali hayal edinmiş olmaları ile, eski zamandaki lillâh için ziyarete mukabil, ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhalif olarak mevtânın dünyevî şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verir. Öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risâle-i Nur’daki azâmi ihlâsı kırmamak için ve o ihlâsın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum. Hem şarkta, hem garbda, hem kim olursa olsun okudukları Fatiha’lar o ruha gider.” (Emirdağ Lâhikası, s. 420)

Bu gün nerede bir evliya kabri görsek bu tesbitlerin ne kadar yerinde olduğunu görebiliyoruz. Bir kısım insanlar ziyaretlerini Allah rızası için değil de, o mevtâlardan şahsî ve dünyevî isteklerinin kabulü için bir medet umarak yapmaktalar. Hatta böyle ziyaretlerin sonu, bez bağlamak, taş yapıştırmak v.s. dinimizde yeri olmayan hurâfe şeylere kadar varmakta. Halbuki her şeyi veren de, alan da Allah’tır. En küçük isteklerden en büyük isteklere kadar her şey yalnızca Allah’tan istenmeli. Bizler peygamberlerimizi, evliyaları ve sair Allah’ın sevgili kullarını dualarımıza ancak şefaatçi yapabiliriz.

Böylece bu günkü “Bediüzzaman Said Nursî’nin kabri nerede?” tartışmalarına Üstadımız vasiyetnâmesi ile cevap vermiş oldu. Dünyada iken istediği ve vasiyetinde de belirttiği gibi kabrinin yeri bilinmemektedir. Zaten kendisiyle görüşmek isteyenlere çoğu kez “Siz hangi kitaba baksanız, benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakiki bir sûrette benimle görüşmüş olursunuz” demiştir. Gerçekten de bizler hangi risâleyi okusak bambaşka bir hava ruhumuzu sarıyor, müthiş bir lezzet hissediyoruz. Çünkü o anda hakikat konuşuyor, Üstad konuşuyor. Okuduğumuz Fatihalar muhakkak ona ulaşıyor, o bizi duyuyor, görüyor. Ona her kalp, bir mezar olmuş... O, gönüllerde yatıyor...

Her okuyanı bağrına basar,

Hikmetli sözleri ile sarar,

Meçhulmüş kabri ne çıkar?

Ona her gönül bir mezar..

Mehtap YILDIRIM

01.07.2006


Nurdan Bir Kelime

Kur’ân

Kur’ân kâinatın bir tercüme-i ezeliyesidir. Ve kâinatın kendi lisanlarıyla okudukları âyât-ı tekviniyenin tercümanıdır. Ve şu kitab-ı âlemin tefsiri olduğu gibi, arz, semavat sayfalarında müstetir Esmâ-i Hüsnânın definelerini keşşaftır. Ve şu âlem-i şehadete âlem-i gaybdan bir lisandır. Ve âlem-i İslâmın güneşi olduğu gibi, âlem-i ahiretin de haritasıdır. Ve Cenâb-ı Hakkın zatına, sıfatına, esmâsına, şuunatına bir bürhan ve bir tercümandır. Ve keza, nev-i beşerin şeriat kitabı, hikmet kitabı, duâ kitabı, dâvet kitabı, ibadet kitabı, emir kitabı, zikir kitabı, fikir kitabı olmakla, zahiren bir kitap şeklinde ise de, ihtivâ ettiği fünun ve ulûm cihetiyle binlerce kitap hükmündedir.

Mesnevî-i Nuriye, s. 194

01.07.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004