Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 08 Temmuz 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Çankaya gündemi

Ne kadar kaçmak isteseniz de, eninde sonunda söz dönüp dolaşıp cumhurbaşkanlığı konusuna kayıveriyor.

Sağlı sollu sorulara kayıtsız kalamıyorsunuz, çaresiz cevap vermek durumundasınız. Böyle olunca da Çankaya bir türlü gündemden düşmüyor, sürekli canlı, diri kalıyor. Oysa Cumhurbaşkanlığı konusunun erkenden tartışma konusu yapılması hiç de ülkenin hayrına değil.

İngiliz haber ajansı Reuters’e konuşan Başbakan Erdoğan’a peşi sıra Çankaya soruları sorulmuş. Erdoğan’ın cevapları dikkat çekici hususlar içeriyor. ‘Türkiye eşi türbanlı cumhurbaşkanına hazır mı?’ sorusuna Başbakan, ‘Bunu halka sormak lazım’ karşılığını vermiş. Erdoğan’ın bu cevabını, doğrudan ‘Halka gidelim’ şeklinde yorumlayarak bir referandum işareti diye değerlendirenler var.

Başbakan’ın halkoylaması gibi bir muradı olduğunu sanmıyorum. Sonuç ne şekilde tecelli ederse etsin, temel haklardan olan başörtüsünün referandum konusu haline getirilmesi kesinlikle doğru değil. Halk her türlü kritere tabi tuttuğu siyasetçilere vizeyi sandıkta verir. Şayet eşleri örtülü siyasi kadroların siyasette olmasını istemiyorsa bunun yolunu ta baştan kapatır.

‘Halka sorulmalı’ derken Erdoğan’ın kastettiği seçim sonrası oluşan siyasi tablo olmalı, sözlerine bunun ötesinde anlamlar yüklemek anlamsız… Maalesef Türkiye’de başörtüsünü takıntı haline getirenler var. Özellikle karşıt olanlar, her siyasi gelişmeyi başörtüsüyle ilişkilendirmekten sanki haz alıyorlar. Baksanıza, Çankaya konusu aylar öncesinden başörtüsüne düğümlendi.

Yine konuyla bağlantılı olarak bir başka soruya Başbakan ‘İnancı olan Köşk’e çıkamaz mı?’ diye cevap veriyor. Tekrar hatırlatayım, Erdoğan bunları durduk yerde söylemiyor, ısrarlı soruları cevapsız bırakmıyor. Dindar da dine mesafeli duranlar da elbette her türlü göreve talip olabilir. Bu laikliğin bir gereği… Laiklik, dindarın da dinsizin de hukukunu sonuna kadar koruyan rejimin adı. Dindarlığın sakıncalı hal gibi görünmesi, her şeyden önce laiklik ilkesine aykırı.

Dün Meclis Başkanı Bülent Arınç, dördüncü yasama yılını değerlendiren toplantı yaptı, uzun uzun Meclis’in faaliyetlerini, milletvekillerinin çalışmalarını anlattı, çıkarılan önemli kanunları sıraladı. ‘Siyasetin merkez üssünün Meclis olması’ yolundaki hedeflerine büyük oranda ulaşıldığını söyledi. Soru-cevap faslına geçince, hiç hoşnut olmasa da, bu konuda konuşmayı anlamsız bulsa da Cumhurbaşkanlığı sorularından yakasını kurtaramadı.

Arınç, Cumhurbaşkanlığı sorularını can sıkıcı buldu ancak bir konuda söyledikleri dikkat çekici; ‘Türkiye’de cumhurbaşkanının yetkilerinin bir hayli geniş olduğunu, çalışma süresinin uzun olduğunu, buna rağmen sorumluluğunun sıfır olduğunu biliyoruz. Bunlar Türkiye’de konuşulabilir, tartışılabilir’. Keşke Çankaya konusu bu yönüyle tartışılabilse…

Türkiye’de cumhurbaşkanının çok geniş yetkileri var, buna karşılık vatana ihanet dışında sorumluluğu da yok. Cumhurbaşkanları bu yetkilerle hakem rolünden çıkarak yürütmenin asli bir parçası haline dönüşüyor. Görüntü farklı olsa da fiiliyatta yarı başkanlığa yakın durum söz konusu. Bu da parlamenter rejimin ruhuna aykırı…

Eğer yetkileri aynen korunacaksa doğrudan halk tarafından seçilmesi daha yerinde olur. Arınç’ın dediği gibi cumhurbaşkanlığı sistemini tartışmak ve bunun sonucunda bazı yapısal değişikliklere kapı aralamak, Çankaya’ya kimin çıkacağından çok daha önemli… Süleyman Demirel’le özdeşleştiği için kabul görmeyen 5 artı 5 modeli de tekrar değerlendirilebilir.

Görüldüğü kadarıyla cumhurbaşkanlığı konusu gündemden düşecek gibi değil. Rejim sorunu zeminine çekilmezse ekonomiye, siyasete zararı da yok aslında.

Zaman, 7 Temmuz 2006

Mustafa ÜNAL

08.07.2006


 

Hukuk dersi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Erbakan kararı bizce “fiili” sonuçlarından çok içerdiği “hukuki” ve “siyasi” mesajlar nedeniyle önem taşıyor.

Diyarbakır DGM’nin 2000’de kararı tüm sonuçlarıyla silindiği için, AİHM kararının Erbakan açısından sadece sembolik anlamı olacak. Tabii haksızlığın giderilmesi talebiyle yargılamanın yenilenmesini istemezse.

Ancak hukukçular ve siyasiler Strasbourg’daki mahkemenin karar gerekçesinden sonuç çıkarmak zorundalar.

Çünkü bu karar yargının siyasallaşmasına son derece somut bir örnek oluşturuyor.

Çünkü bu karar yargının bağımsız olmadığını ortaya koyuyor.

Hatırlayın. Erbakan 25 Şubat 1994’te Bingöl’de yaptığı konuşmada “Halkı ırk ve din farklılığı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği” iddiasıyla yargılanıp mahkûm oldu. Diyarbakır DGM Başsavcısı Nihat Çakar davayı 1998’de açtı. Suçun işlenmesinden 4 yıl sonra. 28 Şubat kasırgasının estiği dönemde.

Bugün Kadıköy Cumhuriyet Başsavcıvekili olarak görev yapan ve Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, Van Cumhuriyet Başsavcısı Kemal Kaçan ile Van Cumhuriyet Başsavcıvekili İbrahim Özer haklarında Adalet Bakanlığı’na yaptığı suç duyurusuyla gündeme gelen Çakar’ın elinde Erbakan aleyhine tek delil vardı: Konuşmanın kaydedildiği kaset. Hem de hayli kuşkulu bir kaset: Hoca 25 dakika konuşmuştu ama bant 45 dakikaydı! Bingöl Valiliği mahkemeye konuşmanın kaydedilmediğini bildirmişti. Ve nihayet bilirkişi raporuyla bandın 31 Ekim 1997’de üretildiği belirlenmişti. Yani Erbakan’ın o konuşmayı yaptığı tarihten 3.5 yıl sonra!

Buna rağmen Diyarbakır 1 No’lu DGM, Erbakan’ı 10 Mart 2000 tarihinde 1 yıl hapis ve 220 bin lira para cezasına mahkûm etti. Üstelik oybirliğiyle !

Sonra karar Yargıtay 8’inci Ceza Dairesi’ne gitti ve 5 Temmuz 2000 tarihinde onandı. Yine oybirliğiyle !

AİHM’de yargı mahkûm oldu!

Şimdi AİHM “Gerçek olup olmadığı kuşkulu bir bandı delil kabul ettiği, başka tanık ve kanıt olmadan iddianamade sayılan suçların tümünü doğru varsaydığı, önemli bir politikıya adil olmayan, çok ağır bir ceza verdiği için” mahkemeyi eleştiriyor. Tabii Yargıtay’ı da.

Ayrıca suç sayılan konuşmanın yapılmasından 4 yıl 5 ay sonra dava açılmasının meşru kabul edilemeyeceğini vurguluyor. Yani davanın siyasal nedenlerle açıldığını söylemeye getiriyor. Daha ne desin?

Yargıtay’ın kararını öğrenince rahmetli Nermin Erbakan ile Şevket Kazan ağlamışlardı. Kazan gözyaşları içinde “Başbakanlık yapmış bir insanı kendi ülkesini Avrupa’ya şikâyet etmek zorunda bırakanlar utansın” demişti.

AİHM’nin Erbakan’ın adil yargılanmadığı ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmeden kararından sonra, Kazan’ın o sitemini hatırlayanlar çıkacak mı acaba?

Peki, Kazan veya Erbakan’ın yakın çevresindekiler o sitemi hatırlatacaklar mı?

Yazıyı kaleme aldığımız saate kadar o çevreden AİHM’ye teşekkür ya da övgü gelmemesi, kararın arkasında durmakta tereddüt ettikleri kuşkusuna kapılmamıza yolaçtı.

Öyle ya; o ünlü türban kararından sonra Erbakan’ın talimatıyla Fazilet Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili başvuruyu AİHM’den çekenler, “AİHM hem çifte standartlı, hem de Müslümanlar’a karşı önyargılı. Bundan böyle hiçbir konuda kesinlikle o mahkemeye başvurmayacağız” diyenler, “AİHM’nin adaletine güvenilemeyeceğini” söyleyenler, şimdi ne yapsınlar? Aşağı tükürseler sakal, yukarı tükürseler bıyık...

Erbakan, Kazan, Recai Kutan, kısacası Milli Görüşçüler büyük açmazdan bakalım nasıl çıkacaklar?

Sabah, 7 Temmuz 2006

Erdal ŞAFAK

08.07.2006


 

Davutoğlu kızgın: Benim de sabrım var

Ahmet Davutoğlu, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a Başbakan Tayyip Erdoğan’dan mesaj götürmesiyle bir kez daha haber konusu oldu. Washington’da Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile ortak basın toplantısı sırasında, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, bu teması ve Türkiye’nin İsrail-Filistin arasındaki son ihtilafta oynadığı rolü övdü. Bu övgü, uluslararası haber ajansalarına konu oldu.

Davutoğlu’nun Şam’da Esad ile görüşürken, İsrail’in hedef listesinde ilk sırada yer alan Hamas lideri Halid Meşal ile buluşup buluşmadığı konusu, uluslararası basının ilgisinde pek olmadı. Bir istisna, Associated Press’in önceki günkü haberinin alt sıralarında adı verilmeyen bir Filistinli yetkiliye dayandırılan cümle oldu.

Türk basınındaki asıl konu ise, Davutoğlu’nun Meşal’le görüşmesi idi. Başbakan’ın Basın Sözcüsü Akif Beki, dün böyle bir görüşme olmadığını bir kez daha açıkladı. Davutoğlu’nun Şam’daki temasının Hamas’a bağlı grupların İsrailli rehin onbaşının serbest kalmasına, buna karşılık İsrail’in rehin aldığı Hamas’lı bakan ve milletvekillerini serbest bırakmasına yol açıp açmayacağından çok, Meşal’la görüşüp görüşmediği Türkiye’de ilgi odağı oldu.

Bunun üzerine bir de Davutoğlu’nun Beşar ile görüşme sırasında Şam Büyükelçisi Halit Çevik’i dışarı çıkarttırdığı haberi geldi. Bu, doğruysa büyük bir skandal sayılırdı. Başbakan’ın dış politika danışmanı, Türkiye’nin Ortadoğu politikasını, genel olarak dış politikasını bu kadar ilgilendiren bir konuda Dışişleri’nden bir şey mi saklıyordu? Bu, doğruysa, kabul edilemezdi.

Davutoğlu ile dün Gül ile birlikte Washington Post gazetesine giderken telefonla konuşup bunları sordum. Aldığım yanıtları yazıyorum:

“Temasların sonuç getirip getirmeyeceği konusunda bir şey söyleyemem. Söylemem de doğru olmaz. Devam eden bir süreç var.

Başka görüşmeler de yapılabilir. Sonuç almadan bir şey söylemek süreci baltalayabilir.”

“Meşal ile görüşmediğimi size demeç olarak söyleyemem. Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile Şam teması konusunda bütün açıklamaların kendileri tarafından yapılması konusunda konuştuk. Başbakanlık bu konuda açıklama yapacak. (Bu konuşmadan kısa süre sonra Beki’nin açıklaması geldi-MY)”

“Ancak Büyükelçi Çevik’i Beşar’ın yanından çıkarttığım iddiaları, şahsımı da ilgilendiriyor; dolayısıyla o sorunuzu yanıtlamak isterim. Ortada ne uluslararası teamüle, ne de devlet geleneğimize aykırı bir durum var. Önceden görüşmenin nasıl yapılacağını belirlemeleri konusunda haber gönderdik. Halit bey benim yakın dostum; yolda giderken kendisiyle değerlendirdik. Esad’ın yanında heyet olursa, onlar da sonuna dek kalacak, yoksa bir süre sonra duruma göre davranacaklardı.

“Esad’ın yanına girdiğimizde tek başınaydı. Yani gözünüzün önüne getirirseniz, karşıda tek başına devlet başkanı oturuyor, biz altı kişilik heyet halindeyiz. Buna karşın biz heyet olarak oturduk ve uzun uzun durumu anlattık. Bir süre sonra, kısa bir sessizlik oldu; Halit bey biz çıkalım gibi bir işaretle izin isteyip bizi yalnız bıraktı. yaptığı doğruydu, belki kalması nezaketsizlik olabilirdi.

“Neticede bu Türkiye-Suriye ikili ilişkisi değil. Doğrudan devlet başkanına iletilen bir mesaj. Kaldı ki, çıkar çıkmaz otele gidip Halit beye her şeyi aktardım, o da olması gerektiği gibi Dışişleri’ne telgraf çekti.

“Ancak nedense benim Dışişleri ile hasımmış gibi gösterilmem sık sık söz konusu oluyor. Artık gına geldi. Ben de büyükelçiyim. Beni de Cumhurbaşkanı atadı. Ben de devlet memurluğunun sorumluluklarını üstlendim. Devlet terbiyesine aykırı bir şey yapmıyorum. Benim de bir sabrım var. Artık buna bir son vermek lazım.”

Davutoğlu’nun yazılmak üzere söyledikleri bu kadar. Ankara, bir süredir, dünya kamuoyu dikkatinin Irak’tan Filistin, İran gibi konulara kaymasından rahatsız. Bu amaçla bu iki konuda devreye girmeye, yangının söndürülmesine katkı vermeye çalışıyor. Çünkü asıl konu tekrar Irak olur ve Irak çözüm yoluna girerse, Türkiye’nin asıl sorunu olan PKK ve Kürt ayrılıkçılığıyla mücadelede mesafe alınabilecek. Zor bir diplomasi. Davutoğlu’da kritik görevler üstleniyor. Bu görevleri yürütürken haksız yere hedef tahtasına konulmaktan yakınıyor. Haklı olabilir.

Belki de çaresi, kamuoyunu basını zamanında ve yeterli bilgilendirmektir? Olabilir mi?

Radikal, 7 Temmuz 2006

Murat YETKİN

08.07.2006


 

Rahşan Ecevit’in fikirleri

Ertuğrul Özkök dün Hürriyet’te Rahşan Ecevit ile bir sohbetini aktardı. Rahşan Hanım’a göre Türkiye’nin her tarafı yabancılar, düşmanlar, Yahudiler, İngiliz şirketleri vs. tarafından satın alınıyormuş! Bunları ciddi ciddi anlatmış...

Böylece Türkiye’nin nasıl bölünüp parçalanacağı ve son Türk devletine nasıl son verileceğine ilişkin dehşet teorilerine bir de Rahşan Hanım katkıda bulunmuş oluyor.

Bu yazıyı okuduktan sonra bir an düşününce Rahşan Hanım’ın “görüşleri” ve “siyasi faaliyetleri”ni haber yapar ve yorumlarken harcanan zaman, mürekkep ve kağıt için üzülmemek elde değil.

* Rahşan Hanım’ın faaliyetlerinin ilgi ve haber konusu olması yine Rahşan Hanım’a yapılmış büyük bir kötülüktür.

Bu insani sorunu fark etmeyen ya da fark etmemiş gibi yapıp Rahşan Hanım’ı yollara sürenler bir insanlık suçu işlemişlerdir.

Bu olay aynı zamanda Ankara’daki sistemin nasıl işlediğini, Ankara’da nasıl zaman geçirildiğini, boş işlerin nasıl önemli gibi sunulduğunu da gösteriyor.

***

Ankara’da bir “cephe” lafı ortaya atılmış, Rahşan Hanım hemen harekete geçmiş, temaslar yapmaya girişmiştir. Bunların herhangi bir anlamı olmadığını görmek için Ankara’da yaşamamak yeterli. Ama Ankara bu faaliyetleri ciddiye aldı, bu faaliyetler üzerine konuştu, bizi de konuşturdu.

Siyaset Ankara’daki bir grup insanın, kendi aralarında oynadıkları bir tür iktidar paylaşımı oyunu haline getirilmiştir. Rahşan Hanım olayı da bu anlamsız durumu çok açık bir şekilde gösteriyor.

Gerçek anlamda siyaset üretemeyen, temel sorunlara çözüm üretemeyen bir siyasi yapının ne hallerde olduğu Rahşan Hanım olayıyla dramatik bir şekilde ortaya dökülmüş oluyor.

Durum Rahşan Hanım açısından dramatiktir, Ankara’daki siyaset mantığı açısından dramatiktir ve tabii ki Türkiye’ye verdiği ağır zararla dramatiktir.

Ecevitler’in halen bir siyasi partinin “fiili sahibi” olmaları da olayın bir başka dramatik, aynı zamanda da komik yanıdır.

Ankara kendi kendine bir “başka” hayat yaşıyor, “başka” konular buluyor, bunlarla uğraşıp zaman geçiriyor ve de Türkiye’ye çok değerli zamanları kaybettirmeye devam ediyor. Rahşan Hanım, son siyasi faaliyeti olarak bunu herkese gösterdi.

Vatan, 7 Temmuz 2006

Okay GÖNENSİN

08.07.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004