Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 05 Ağustos 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Kâzım Karabekir Paşa’nın kitabını kim, nasıl yaktı?

İnternet üzerinden kitap, albüm, DVD, elektronik cihazlar filan satan ‘ ideefixe.com’ adlı bir site var. Bu siteyi yönetenler 2006’nın ilk 6 ayında Türklerin neler okuduğunu araştırmış. Sonuç: Tarih araştırmaları ve romanları birinci çıkmış.

Listelere baktım da... İdeefixe müşterilerinin satın aldığı kitapların pek azı, ‘Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek’ ( İlber Ortaylı ) gibi dişe dokunur cinsten.

Diğerleri... Ya ‘Şu Çılgın Türkler’ ( Turgut Özakman ) gibi hamaset edebiyatı yapan... Ya da ‘ Tarihimizle Yüzleşmek’ ( Emre Kongar ) gibi ‘zülfü yare dokunan’ herhangi bir bilgi ya da yorum içermeyen, hiçbir ciddi meseleyle yüzleşmeye cesaret edemeyen kitaplar...

Halbuki bizim geçmişimizde nice unutulan ve sistematik biçimde unutturulan olay var.

Örnek mi? Gelin size Kâzım Karabekir Paşa’nın yakılan anılarının öyküsünü anlatayım.

Biliyorsunuz, Kâzım Paşa, Kurtuluş Savaşı’nda doğu kuvvetlerinin başındaydı ve Mustafa Kemal, Samsun’a ayak basmadan önce Milli Mücadele’ye girişmişti. Erzurum Kongresini hazırlayan da odur.

Anlatacak çok olay var, ama biz onları geçip 1933 yılının Mart ayına gelelim.

Bu tarihte Kâzım Karabekir Paşa’yı hedef alan bir karalama kampanyası başlatılır. Kampanyayı sürdürenler Cumhuriyet Halk Fırkası Siirt mebusu ve gazeteci Mahmut Bey, gazeteci Ruşen Eşref (Ünaydın), gazeteci Falih Rıfkı (Atay) ve Antep mebusu Nuri (Conker) Bey’dir.

Paşa iddialara karşı kendini savunmak üzere gazetelere 7 mektup gönderir. Bunların 6’sı yayınlanır, 7’ncisi ise sansür edilir. Onun yerine “ Paşa mektup göndermekten vazgeçti “ diye yazılır.

Köşesine çekilmiş olan Kâzım Paşa bu sataşma ve kışkırtmalar üzerine anılarını kaleme alır.

‘ İstiklal Harbimizin Esasları’ adlı kitap Babıali’de matbaası bulunan Sinan Bey tarafından üç bin adet basılır.

Kitap tam dağıtıma verilecekken... TBMM Başkanı Kâzım (Özalp) Bey, Afyon mebusu Ali (Çetinkaya) Bey, Sinop mebusu Recep Zühtü Bey ve Gaziantep mebusu Ali (Kılıç) Bey, İstanbul’a gelir. Cevdet Kerim’i (İncedayı) de aralarına alarak bir plan yaparlar.

Matbaacı Sinan Bey, Fırka’nın iki memuru tarafından ite kaka Pangaltı’ya, Ali Çetinkaya’ya ait eve götürülür.

Burada Ali Kılıç, Sinan Bey ile konuşur ve “Bu muzır kitabı bize teslim edeceksin” diye baskı yapar.

Sinan Bey, Mustafa Kemal’in masasında sürekli yer aldıkları için ‘mutat zevat’ denilen bu zorbalara direnemez elbette.

Recep Zühtü yanına partiden birkaç kişi alarak gece vakti matbaaya gelir. Kitaplar çuvallara doldurulur ve sokağın başında beklemekte olan itfaiye araçlarına yüklenir.

Kitaplar önce yakılmak üzere Cağaloğlu Hamamı’na götürülür. Ancak hamamcı “Izgaralar tıkanır” diye karşı çıkar.

Bunun üzerine kitaplar Topkapı’daki tuğla harmanlarında yakılır.

Ancak mesele bitmemiştir. Çünkü kitabın formaları basıldıkça, bunlardan beşer tanesi Kâzım Paşa’ya gönderilmiştir.

Bunun üzerine Kâzım Paşa’nın Erenköy’deki köşkü, 5 Haziran günü sabaha karşı 100 kadar sivil ve resmi polisin katılımıyla kanunsuzizinsiz biçimde basılır.

Ev didik didik edilir.

Ancak formalar bulunamaz.

1882 doğumlu Kâzım Karabekir Paşa 1948’de vefat edecek, ‘İstiklal Harbimizin Esasları’ adlı kitabı ise ancak 1950’den sonra yayınlanabilecektir.

Kurtuluş Savaşı’nı farklı bir açıdan anlattığı için büyük komutana reva görülen muamele işte budur.

Hadi gelin tarihimizle yüzleşelim!

Sabah, 4 Ağustos 2006

Emre AKÖZ

05.08.2006


 

Çocuklar öldürülürken “gerçekçi” mi olmalıyız, “hayalci” mi?

“Üç çocuk öldürüldü diye duygusal davranıp politika oluşturulmaz. İsrail kendini savunmayacak mı?” CHP grup kararı alarak TBMM İsrail Türkiye Dostluk Grubu’ndan istifa ederken CHP’li Milletvekili Nuri Çilingir karara itirazını bu sözlerle dile getirmiş.

Milletvekilinin sözlerini bir tek Sabah’ta gördüm. Belki gözümden kaçmıştır; baktığım diğer gazetelerde haber vardı ama bu sözlere yer verilmemişti. Önemsiz bulduklarından mı, yoksa bu sözlere sayfalarında yer vermenin bile ayıp kaçarak vicdanları sızlatacağını düşündüklerinden mi yer vermemişlerdi? Orasını bilemiyorum.

Aslında meclisimizde bu derece “reel politik-pragmatist” vekillerin varolmasının mecliste ultra-fanatik siyasetçiler bulunması kadar tehlikeli bir durum olduğu konusu üzerinde de durmayacağım. Orasını şimdilik CHP düşünsün, kara kara düşünsün...

Ama şimdi bir an için, tek bir çocuk bile öldürülmesin diye politika yapılan bir dünyada yaşasaydık, her şey ne kadar farklı olurdu, onu düşünmemizi istiyorum...

Hani çocuklar öldürülünce bütün içtenliğimizle ağlıyoruz ya...

Peki hiç gönülden istedik mi böyle bir dünyayı; düşüncesini bırakın, hayalini kurduk mu?

Yahudi, Arap, Kürt, Türk, Amerikalı, Afgan, Eritreli, Etiyopyalı; hangi milletten olursa olsun, tek bir çocuğun dahi acı çekmemesi hedefine kitlenmiş bir dünya fikrini hiç ciddiye aldık mı?

***

Kabul etmeli ki, milletvekilinin söyledikleri bir gerçeği yansıtıyor.

Doğru; ne devletler ne de militer örgütler çocukların hayatına gerçekten değer veriyor.

Bütün o gözyaşları, o ağıtlar, o insanın içini burkan çocuk katliamı fotoğrafları sadece medyatik duygusallıkları kaşıyarak hayatlarımızdan geçip gidiyor.

Bu dünyanın güçlüleri ve ne yazık ki onlara karşı savaşanlar da bizim gibi “dünyanın bütün çocukları ölmesin” diyenleri ya hain olarak damgalıyor ya da “uyuz barışseverler” olarak görüyor.

Çünkü “kitap”ta ne yazarsa yazsın, iş pratiğe döküldüğünde her kutsal hedef, her devlet, her inanç, her mücadele çocukları ayırıyor, sınıflandırıyor. Ve politika denen meret “bizim çocuklar”dan başka “çocuk” tanımıyor!

Dün mazlum olanların bugün kolayca zalimleşebilmesi bu yüzden...

Kendi çocukları ölünce çığlıklara boğulanların başka çocukların ölümlerini zerre kadar umursamaması bu yüzden.

Bu dünya değişir mi?

Zor.(...)

Vatan, 4 Ağustos 2006

Haşmet BABAOĞLU

05.08.2006


 

Korku devleti

Devletçilik kavramı genellikle ekonomi bağlamında algılanır. Buna göre örneğin tek parti yıllarında yabancı sermayeye karşı ‘millî’ bir duruşun sergilendiği varsayılır.

Ne var ki ‘karma ekonomi’ adı altındaki devletçi uygulamalara dışarıdan çok uğraşılmasına rağmen sermaye çekilemeyince mecburen yönelinmiştir. Dolayısıyla devletçilik gerçekte tamamen siyasi bir ‘ilkeyi’ ima eder... Devletin toplum karşısında ontolojik olarak öncelikli olduğunu, devlet çıkarlarının ‘milli’ olanı doğrudan belirlediğini, devletin toplumsal denetim ve bilginin dışında duran ‘kurtarılmış’ bir alan olduğunu söyler... Toplum ise içeriği hiçbir zaman tam olarak bilinemeyen ve kavranamayan ‘milli çıkarlar’ karşısında edilgen ve çaresizdir. Toplum için iyi olanın toplum tarafından bilinemeyeceği varsayımına dayalı bu otoriter yaklaşım, siyaseti de devletin iç alanı haline getirir. Çünkü gerçek kararlar ancak devlet bilgisi ile alınabilmekte ve sivillerin söz konusu bilgiye ulaşmaları pek kolay olmamaktadır. Böylece toplumsal siyaset anlamsızlaşırken, ülkeyi ilgilendiren önemli kararların tümü bize söylenme gereği duyulmadan alınabilir. Burada kritik mesele, söz konusu kararları alan insanların toplum tarafından meşru bulunmalarıdır ve nitekim resmi ideoloji denen şeyin ana işlevlerinden biri de budur...

Türkiye’de resmî ideoloji sürekli iç ve dış tehdit altında bir ülke resmeder. Öyle ki her bilgi stratejik olabileceği gibi, hangi bilginin stratejik önemde olduğunu da sadece devletin içindekiler bilebilir. Bu nedenle de toplum devletin bilgisi üzerinden karar üretenlere muhtaçtır... Bu kişi ve kurumların bir tür rehber, bir tür doğal lider olarak kabullenilmesi ise devletçiliğin sürmesi açısından hayatidir. Enformasyon çağının ve küreselleşmenin bu düzeneği epeyce hırpaladığı doğru olsa da, Türkiye bu anlayıştan kolay vazgeçeceğe benzemiyor. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi adını taşıyan ve çeşitli bölümleri çeşitli vesilelerle medyaya yansıyan kitapçığın ‘yüksek gizlilik derecesi’ nedeniyle Danıştay’a gönderilmemesi bu direncin son örneğiydi... Her fırsatta tekrarlanan basmakalıp niyet beyanları ve öncelikler dışında pek bir şey barındırmadığı izlenimi yaratan Belge, gerçekte toplumu tartışma dışında tutmanın aracı olarak işlevselleşmiş durumda. Hele bu Belge’ye dayandığı söylenen ‘kırmızı çizgilerin’ ne denli gerçekçilikten uzak olduğunu defalarca yaşadıktan sonra...

Başbakanlık Belge’yi yargıya göndermeme gerekçesi olarak ‘devletin güvenliğini’ göstermiş. Ne var ki devletin güvenliği ile toplumun güvenliği arasında ‘kendiliğinden’ bir bağlantı bulunduğunu günümüzde artık hiçbir topluma kabul ettiremezsiniz. Bilgiye ulaşamayan ve bilgi sahibini denetleyemeyen bir toplumun, devletinin peşinden gitmesi giderek zorlaşıyor. Bu açıdan bakıldığında, suçüstü durumunda bile yakalansa bir askerin veya orduda görevli sivilin emniyet tarafından gözaltına alınamayacağına ilişkin genelge daha da ‘anlam’ kazanmakta... Sadece hükmî şahsiyet olarak devletin ve ordunun değil, bizzat o korunmuş alanın içindeki kişilerin bile toplumsal ‘göz’ün dışına çekilmesini ifade eden bu uygulama, Türkiye’de devletçiliğin gerçek yüzüne ışık tutuyor. Çünkü devletçilik devleti toplumun dışına çekerken, devletin içindekileri de imtiyazlı yurttaşlar haline getirmekte.

Öyle görünüyor ki devletin bir ‘kurtarılmış alan’ olarak yeniden üretilebilmesi, bugün toplumsal değişimin ve tercihlerin önündeki en büyük engel. Çünkü devletçilik, siyasetin müsaderesini ifade ettiği ölçüde toplumun da rehin alınması demek. Günümüzde bu ‘ilke’nin sürdürülmesinin ise tek bir sonucu var: Devlete olan güvensizliğin artması... Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin öncelikle bu gerçeği zikretmesi iyi olur...

Zaman, 4 Ağustos 2006

Etyen MAHÇUPYAN

05.08.2006


 

Büyük Ortadoğu yalanı

Ortadoğu’da İran ve İsrail’in geleceğe dönük planları var. Büyük İsrail Projesi Büyük İran Projesi Bunların da üstünde ABD’nin bölgede daha önce İngiliz dışişleri memurlarının cetvelle çizdiği sınırları yeniden çizme gibi bir hedefi var.

Büyük Ortadoğu Projesi.

“Demokrasi götüreceğiz” yalanı Büyük Ortadoğu Projesi’nin kılıfı.

Amerika keşke demokrasi götürmek için hareket etse. Keşke bölgedeki bütün diktatör bozuntuları ve krallar yerle bir edebilse de Ortadoğu halkları özgürleşebilse.

Realite hiç de öyle değil.

Amerika’nın niyeti bozuk!

Irak’a nasıl demokrasi getirdiklerini her gün ölen yüzlerce Iraklı’nın cesetlerini televizyonlardan izleyerek görüyoruz.

Irak’a getirilen demokrasi değil postmodern bir diktatörlüktür.

Türk halkı bölgedeki tiranların yıkılmasından asla ve asla rahatsız olmaz. Kim Suriye’deki bir avuç azınlık olan Baas rejiminin yüzde 99 Sünni halka tahakkümünün devamını ister ki?

Türk halkı, Suudi Arabistan’daki, İslamın kutsal mekanlarının bulunduğu yerdeki Vehhabi diktatörlüğünün petrol zenginliğinin üzerinde oturduğu halde halkına sefil bir diktatörlük yaşatan Arabistan kralının devrilmesi ve kutsal topraklarda demokratik bir yönetimin hakim olmasını elbette ister...

İsrail dahil, Ortadoğu’daki her türlü baskıcı ve işgalci rejimin çökmesi, zayıflaması Türkiye’nin işine gelir aslında.

Ama bu işler halklara zarar vermeden yapılabilmeli.

Kan dökülmeden olmaz diyen varsa, bugün Irak halkının Saddam dönemindeki sükunete ve devlet düzenine duyduğu özlemi rahatlıkla söyleyebiliriz!

Irak’ın ABD’ye maliyetinin 2 trilyon dolar olduğu açıklandı. Amerika bu parayla askeri harekât yerine sivil ve halktan yana bir çaba sürdürseydi, değil sadece Irak’ı bütün Ortadoğu rejimlerini sarsar, demokrasiye geçişi sağlardı. (...)Tabii niyeti demokrasi olsaydı!

Amerika ve İsrail Ortadoğu’daki savaşı şiddet kullanarak kazanabilir. Ama şu bir gerçek bu savaşı vicdanlarda kaybettiler. Ortadoğu halklarının Amerika’ya güveni kendi diktatörlerine güvenlerinden daha az.

Hizbullah gibi Şii bir örgütü İslam Dünyası’nın kurtarıcısı haline getirmenin Ortadoğu’da kime katkısı olur?

Tabii ki İran’a...

Ama şu da bir gerçek, Hizbullah tam da silahları bırakmaya hazırlanıyordu, Amerika’nın desteğinde Lübnan’a İsrail saldırısı başlatıldı!

Hizbullah Şah döneminin ürünü. Lübnan’a gönderdiği barış gücü askerleri orada Şiiler’i eğitti!

Gözden kaçan diğer nokta Suriye rejimi ile İran rejimi arasındaki mezhepsel bağlantı.

Suriye ülkesindeki İslamcı muhalefete karşı İran’a sığınmış durumda. Bu noktada Büyük Ortadoğu Projesi’nin Büyük İran Projesi’ne de yol açabileceğini de görmek gerekiyor!

Bugün, 4 Ağustos 2006

Nuh GÖNÜLTAŞ

05.08.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004