Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 30 Ağustos 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Şanlı zaferler ayı

Kaderin bir cilvesidir ki, Ağustos ayı, Müslüman milletimizin zafer ve kahramanlığının, iman kuvvetiyle şahlanışının, tarihe altın sayfalar yazdırışının, birlik ve beraberliğiyle, insanî ve medenî vasıflarıyla varlığını dünyaya kabul ettirişinin bir zaman sembolü olmuştur.

Tarihte meydana gelen harp ve meydan savaşlarının bir çoğu bu ay içerisinde cereyan etmiştir:

- 1071 Malazgirt meydan muharebesi 26 Ağustos Cuma günü olmuştur.

- 1384 Kosava meydan muharebesi 27 Ağustos günü olmuştur.

- 1514 Çaldıran savaşı 23 Ağustos günü olmuştur.

- 1516 Mercidabık savaşı 24 Ağustos günü olmuştur.

- 1521 Belgrat savaşı 29 Ağustos günü olmuştur.

- 1526 Mohaç meydan savaşı 29 Ağustos günü olmuştur.

- 1571 Magosa (Kıbrıs) savaşı ve fethi 1 Ağustos günü olmuştur.

- 1737 Kaynoluka savaşı 4 Ağustos günü olmuştur.

- 1915 Anafartalar savaşı 9 Ağustos günü olmuştur.

- 1922 Büyük Taarruz ve zaferi 26-30 Ağustos günlerinde cereyan etmiştir. Bu savaş, Müslümanların dişini tırnağına takarak 15 gün gibi kısa bir sürede Rum askerlerini Anadolu topraklarından ve şehitler diyarından sürüp çıkardığı ve denize döktüğü unutulmaz bir savaştır.

30 Ağustos 1922, Müslüman milletimizin, mağrur ve müstevli düşmanlara karşı yedisinden yetmişine erkek-kadın demeden tümüyle şahlandığı ve Hz. Peygamber’in (asm) “Mü’min, mü’min için tıpkı bir binanın taşı ve harcı gibidir. Ki, bazısı bazısına kenetlenerek hareket ederler”1 meâlindeki sözü gereğince birbirlerine kenetlenerek Yüce Allah’ın izni ve yardımıyla nihâî zafere kavuştukları unutulmaz bir tarihtir.

Cenâb-ı Hak, 30 Ağustos zaferinde büyük yardımlarda bulunmuştur. Bunu dost ve düşman kabul eder. Bu husustaki bir hatırayı, tarihçi Cemal Kutay şöyle nakletmektedir: “İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in zevcesi Prens Philip’in babası Prens Andres, Anadolu’yu istilâya gelen Yunan kuvvetlerine kumandanlık etmiştir. Bu kişi hatıratında, “Karşılaştığımız mukavemetin sadece maddî olmadığını burada açıkça itiraf etmekle mükellefim. Askerlerimiz yeşil cübbeli, kırmızı sarıklı, başları kavuklu, ellerinde bizim muharebe ettiğimiz Türklerin atalarının harp marşlarını terennüm eden musiki âletleri bulunan, kalın kuşaklı ve münhasıran gözlerin değil dimağın da önünde mebhut ve hayran kalacağı garip kıyafetli destanî insanların karşısında, muhatabını dehşete sürükleyen sesler içinde kaldık’ diyordu.”2

İşte bu hatıra bize harbin kazanılmasında maddî gücün yanında, manevî gücün de, ne kadar önemli ve ehemmiyetli olduğunu ortaya koymaktadır. Maddî gücün yanında manevî güç de, ne kadar kuvvetli olursa asker o nispette kuvvetli olur. Vatan sevgisi sevgilerin en güzelidir. Vatan sevgisi imandan sayılan ve en temiz duyguların kaynağıdır. Vatan, din ve millet kelimelerinin söylenişi bizde en tatlı heyecanları uyandırır. Bunları sevmek borcumuzdur. Ancak bu sevgi kuru bir dâvâ ile olmaz. Vatanını seven, Allah için onun uğrunda canını ve malını fedâ etmekten çekinmez. Şair ne güzel ifade etmiş:

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır

Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

Bizler vatan uğrunda kahramanlık destanları yazan şehitler ve gazilerle dolu bir milletin evlâtlarıyız. Vatanımıza düşmanların kötü gözle bakmasına asla razı olmayız. Silâh elde, kışta kıyamette, yağmurda-karda hudut boylarında nöbet beklemeyi en şerefli görev biliriz. Çünkü Vatan Şairi şöyle ifade ediyor:

“Bu vatan, toprağın kara bağrında

Sıra dağlar gibi duranlarındır.

Hudutta gaza bayraklarında

Alnına ışıklar vuranlarındır.”

Ecdadımızın din, vatan ve millet için girişerek başardıkları ve bunun için de kimisinin şehit, kimisinin gazi olarak bize hediye ettikleri nihâî zaferlerimizin isimsiz kahramanlarına, Millî Şairimiz merhum Mehmed Akif şu mısralarıyla en güzel ve en büyük pâyeyi vermektedir:

“Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi…

(....)

Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,

Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.”3

Dipnotlar:

1- Mansûr Ali Nâsıf el-Hüseynî; et-Tâcu’l-Câmiu-li’l-Usûl, Eser Neşriyat, İstanbul-1980, c. 5, s. 39.

2- Kutay, Cemal; Millî Mücadelede Öncekiler ve Sonrakiler, s. 151

3- Ersoy, Mehmet Akif; Safahat, İnkılâp ve Aka Kitabevleri İstanbul-1966, s. 246-247.

Halil ELİTOK

30.08.2006


Eyvah dâvâm!

Kapalı bir gün... Rüzgâr elektrik tellerinde ağıt söylüyor. Gözleri yaşarmaya başladı göğün. Deniz çırpınıyor durmadan... Balıkçı sandalları yuvaya dönüyorlar. Martılar süslüyor deniz dalgalarını. İnsanlar birer gölge gibi sokaklarda. Çocuk feryatları geliyor açık pencerelerden… Yalnızlıkla kol kola dolaşıyorum. Şairin kaldırımlar şiirini mırıldanıyorum. Duyulmayan bir ses içimden beni teselliye çalışıyor. Kalbimin gözyaşlarını tutamıyorum. Üstadı hatırlıyorum…Van kalesinden ayağı kayıp da düşerkenki feryadını: “Eyvah dâvâm!..”

Artık Kâmuran da yok… “Ağabey,” diyordu, gözleri nemlenerek “Üstadı kabrine koyarken hafif hafif yağmur yağıyormuş... Sema ağlıyormuş...” Birlikte Bafra’ya Muammer Şenel Ağabeye gitmiştik haber vermeden. Kapıyı çaldığımızda: “Nerede kaldınız yahu!... Akşamdan beri sizi bekliyorum…” deyişine nasıl da şaşırmıştık…

“Dershane önce kalplerde açılmalı” demişti Kâmuran... Onun memleketi benim gurbetim idi. Ben de onu gurbete uğurlamıştım memleketinden… “Git kardeşim, çalış, okulunu bitir... Bil ki, buna sarf ettiğin zaman dâvâ için...” Kucaklaşmıştık... Ayrılıp gitmişti beni yalnızlıkla baş başa bırakarak...

Girdim yine yalnızlığın kollarına,

Gecenin karanlığına karıştı göz yaşlarım,

Damlayarak duâya açılan avuçlarıma,

Yalnızlık mahkûmu isyan etti,

Kurtarmak için beni bu yalnızlıktan,

Adımladım geçeceğin yolları defalarca,

Kalabalıklar yavaş yavaş kaybolurken,

Beklediğim sokağın sonuna geldiğimde,

Aydınlık alıp kaçtı yine ümitlerimi,

Son bir ümitle arkama döndüğümde,

Gördüm çektiğim ıztırabın izlerini,

Ve yine yalnızlık geldi buldu beni…

Uzun uzun içimi çektim. Etrafımdaki sessiz çığlıklar nasıl da tırmalıyordu kalbimin kulaklarını.. Adımlarımı sıklaştırdım. Güneş battı belli ki... Hava karardı. Gök hıçkırıklarla ağlamaya başladı... Hayli ıslanmışım... Yalnızlığın doldurduğu evime giriyorum… Örümcek enkazları nemli duvar köşelerinde... İşte kendimle başbaşayım. Dâvâyı düşünüyorum. Dâvâ deyince “O” geliyor aklıma. Van kalesini, Barla’yı, ihtiyarlanmış Ankara Kalesini hayal ediyorum. Dâvâ uğruna hayatı hakir görmüş Üstad... Feryadını duyar gibiyim zindan köşelerinden: “Kardeşlerim!... Bana yardım edin!... Meselemiz çok nazik!...”

Kardeşlerimi, ağabeylerimi düşünüyorum. “Ehl-i imanın imanı tehlikede” sözü hâlâ kulaklarımda Ali Vapur Ağabeyin... Sadakat deyince Bedirhan Işık Ağabeyi hatırlıyorum. Ahmet Erbil, Süleyman, Adem ve Hamidullah kardeşlerle gurbete uğurlamışlardı beni. Bir bir kucaklaşmıştık… Ayrılıp gitmişlerdi yokuş aşağı… Yürüyüşlerinde bile dâvânın çilesi vardı. Karar vardı... Arkalarından bakmış, bakmıştım. Dâvâ cisimleşmişti sanki... Bilmem ki dâvânın neresindeyim? Dâvâyı yaşamak, dâvâ için yaşamak...

Bırak taş yürek gözyaşlarımı,

Zaman! Ağart saçlarımı,

Takvim! Bir yaprak ver ölüm tarihimi yazsın,

Demirci! Döv baltayı küreği mezarımı kazsın,

Hayal! Göster bana mezarımı kazacak dostları,

O kısa yolculukta beni taşıyacak omuzları,

Birkaç kürek toprağın altına bıraktılar beni,

Ve arkasından uzaklaşan ayak sesleri,

Artık yalnızsın ey! Hani dost bildiklerin,

Anladın mı gerçek dostu, o iyi amellerin,

Bir ah çekişimle kendime geldim. Dalıp gitmişim yine hayallere… Üstadla görüşeyim dedim, dertleşeyim... Öyle dememiş miydi? “Benimle görüşmek isteyen Risâle-i Nur’ları okusun...” Kur’ân’ın bu asra verdiği ders olduğu nasıl da belliydi... Hüsran-ı İslâma damlayan gözyaşları, harfler, kelimeler, satırlar şeklinde cisimleşmiş… “Kardeşlerim dikkat edin... Aman kardeşlerim...” diye feryad ede ede hayata veda etmiş... Elleri yakalarımızda... Avuçları hâlâ duâda... Ah Üstadım! Defalarca zehirlendiği halde ölmeye bile vakit bulamamış; kendisine atılan taşlarla bizlerin yürüyeceği yolu yapmasını bilmiş Üstadım... Camsız hapishane odalarında soğuktan iki büklüm oluşuna dayanamıyorum… Kalbimi parçalıyor çektiğin ıztıraplar…Bu haldeyken “Bana ıztırap veren yalnız İslâm’ın maruz kaldığı tehlikelerdir” deyişin…

Sayfalar nasıl da ilerlemiş. Uzaktan uzağa ezan sesi geliyor. Gökyüzü sakinleşmiş… Ay doğmuş. Köpek havlamaları süslüyor gecenin karanlığını... Rüzgâr saçlarımı okşuyor şefkatle… Yapraklar bir şeyler fısıldıyor… Camiye yürüyorum… Bir taraftan memleket geliyor aklıma. Kardeşlerden de ayrı düştük. Kim bilir hangi kusurumuz ile bu gaflet deresine atıldık? Adem kardeş söylemişti memleketten uğurlarken: “Üstad, yalnızlığa giden bir talebesine: ‘Senin hizmetin, kendini muhafaza etmendir’ demiş...” Sadece birkaç ihtiyar var camide... Eğilip kalkıyorlar sızlanarak… Bana bakıyorlar garip garip cami kapısından çıkarken...

Kahveler tıklım tıklım dolu. Gürültü, duman, insan dolu... Birkaç sarhoş geçiyor yanımdan sendeleyerek... Akıllarını boğazlamışlar. Ah! Şu akıl... Azap âleti...

Eve yaklaşmışım. Yalnızlık beni düşünce hamalı yaptı. Kendimle konuşuyor; kendimle dertleşiyorum. Eğilerek giriyorum omuzlarcasına açtığım kapıdan... Ve kapıyla kapanan bir gün daha... Bir şiir mırıldanıyorum üstümü değişirken:

Baharın öncüleri,

Bir muştu gülümsüyor

Eriyen karlar arasından

Öksüz oğlan çiçekleri,

Kırmızı güller bitecek ardından ki,

Muştusu daha bir kuvvetli ilk baharın,

Hayal-meyal görüyorum fikirlerin yeşerdiğini,

Bir dâvâya omuz verdim,

Taraftar dileniyorum düşünce kapılarını çalarak,

Taş yürekli insanların ilgisiz bakışları

Bir kapı gibi yüzüme çarpılırken,

Tepeden tırnağa hissederim garipliğimi,

Bu dâvâ garip geldi, garip gidecek...

Yusuf Çağlayan

30.08.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004