Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 31 Ağustos 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Allah'ın kitabını okuyanlar, namazlarını dos doğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık bağışta bulunanlar, hiç zarar ihtimali olmayan bir ticareti ümit edebilirler.

Fâtır Sûresi: 29

31.08.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Ümmetimden yetmiş sene ömür verilen kişinin, Allah, kendisinin yoluna girmeye zaman ve fırsat bulamama konusundaki mazeretini ortadan kaldırmıştır.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3700

31.08.2006


Kadının yaratılışı tesettürü gerektiriyor

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar. (ilâ âhir)” (Ahzâb Sûresi, 33:59) âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, bir esarettir diyor.HAŞİYE

Elcevap: Kur’ân-ı Hakîmin bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız dört hikmetini beyan ederiz.

Birinci Hikmet

Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktizâ ediyor. Çünkü kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var.

Hem kadınların on adetten altı yedisi, ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar, taarruza mâruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.

Haşiye: Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan Lâyiha-i Temyiz’in müdafaatından bir parça:

“Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimâiyesinde en kudsî ve hakikatlı bir düstûr-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli sene zarfından geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.”

Lem’alar, 24. Lem’a, s. 255

—Devam edecek—

Lügatçe:

tesettür: Örtünme.

medeniyet-i sefihe: Gayrimeşru zevk ve eğlencelere sevkedici medeniyet.

fıtrî: Yaratılıştan, yaratılışla ilgili, yaratılışa ait.

gayr-ı fıtrî: Yaratılıştan olmayan, yaratılışa aykırı olan.

delâlet: İşaret.

fıtrat: Yaratılış.

iktizâ: Gerektirme.

hilkaten: Yaratılış yönüyle.

istiskal: Sakîl görme, ağır bulup hoşlanmadığını belirtme.

müttehem: Suçlanan.

31.08.2006


Kader, kazâ ve atâ

İslâmın açıklanmamış hiçbir meselesi yoktur. Her konusu gayet açık bir şekilde anlatılmıştır. Ancak halk arasında bazı İslâmî konular yanlış anlaşılabilmiştir. Bunların başında da “kader” konusu gelmektedir. Bu konu imanî bir mesele olduğu için, bazı îtikadî sapmalar içine girildiği de görülmüştür. Doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu öğrenmek ve yaşamak gerekmektedir. Doğru İslâmiyeti öğrenmek ve yaşamak için de doğru kaynaklara—Kur’ân, Sünnet ve özellikle Risâle-i Nur’lara—başvurmamız gerekir.

Kader meselesi Kur’ân-ı Kerim’de şu âyetlere dayanmaktadır:

“Göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, evlât edinmemiş olan, hükümranlıkta ortağı bulunmayan, her şeyi bir ölçüye göre yaratıp kaderini tayin eden...” (Furkan Sûresi: 2) “Ne yeryüzünde vaki olan, ne de sizin başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazmış olmayalım. Bu, Allah için pek kolaydır.” (Hadîd Sûresi: 22) “Allah dilemedikçe, siz hiçbir şey dileyemezsiniz!” (İnsân Sûresi: 30) “O’nun katında her şey bir takdir (kader) iledir.” (Ra’d Sûresi: 8) “De ki; Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize erişmez!” (Tevbe Sûresi: 51)

Kader, Cenab-ı Hakkın kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip, Levh-i Mahfuz’unda (her şeyin yazılı, kayıtlı olduğu kader levhası) takdiri ve yazmasıdır. Takdir-i İlâhîdir.

Kadere iman, yani her şeyin Allah’ın takdiriyle olduğuna inanma, imanın rükûnlarındandır. Bir mü’min, her şeyi, hatta fiilini, nefsini Allah’a vere vere sonunda teklif (imtihan) ve mesuliyetten kurtulmaması için karşısına cüz-i ihtiyar (seçme, dileme, irade) çıkmakta, ona ‘Mesul ve mükellefsin!’ demekte; yine yaptığı iyilikler ile gururlanmaması için de “kader” karşısına çıkıp ‘Haddini bil, yapan sen değilsin’ demektedir. (26. Söz)

Kader bir ilimdir. Her şeye manevî ve hususî kalıp hükmünde bir miktar tayin eder. Her şeyin bir haddi vardır. Kaderin çizdiği bu miktar ve sınır, o şeyin vücuduna bir plan, bir model hükmüne geçer. Bitkilerin çekirdeklerinde bulunan kuvveler (kuvvet, güç, kabiliyetler) kader kalemiyle yazılmıştır ve kuvveden fiile (harekete) geçmeleri o kader planına göre olmaktadır.

Kader ve kaza meselesi bütün İslâm âlimlerini ve de felsefecilerini meşgul etmiş bir meseledir. Kader ve kaza, Allah’ın irade ve kudret sıfatlarının zarurî bir gereğidir. Çünkü şu kâinatta cereyan eden hadiselerin tamamı bir ilme, bilgiye dayandığı gibi, meydana gelmeleri de bir kudretle gerçekleşmektedir. Onları bilen ve yaratmaya kudreti yeten Zat, onların yokluktan varlığa çıkmalarını irade etmiştir. Allah’ın ilmi, kudreti, iradesi ve diğer sıfatlarıyla yarattığı bu kâinat ve şu hadiseler, elbette ki bir tayin ve takdire, bir plan ve esasa dayanmaktadır. İşte kader bu planın takdir edilmesi, kaza ise icra edilmesi, yani yerine getirilmesi demektir.

Kader, varlıkların ve hadiselerin bütün halleri ve vasıflarıyla, sebepleri ve şartlarıyla, hâiz olacakları kuvvet ve kabiliyetleriyle, varlık âlemine gelecekleri zaman ve mekânlarıyla Allah (cc) tarafından ezelde tayin buyurulması ve bir tertip ile kaydedilmesi demektir.

Kaza ise ezelde takdir olunan her şeyin Allah’ın halk ve icadıyla vücut sahasına çıkması demektir.

Bu izahlara göre, kader ilim sıfatına, kaza ise kudret sıfatına dayanmaktadır. Kader kazadan önce ve daha şümullüdür. Her kaza olunan şey kaderde vardır, fakat kaderde olan her şey kaza olmuş denilemez. Yaratılmayan şeyler kaderdedir, yani Allah’ın ilmindedir, onlar için ancak kaza edilmemiş diyebiliriz.

Kaderin kazadan daha geniş ve etraflı olmasını şöyle de açıklayabiliriz:

Bir kişi Allah’ın (cc) yasakladığı fiilleri işlerse isyankâr olmuş olur. Aynı insan, Allah’ın (cc) emirlerini yerine getirirse iyi bir insan ve makbul bir kul olur. İşte birbirine zıt olan bu iki netice de kaderdir. Allah, asi ve salih olmanın yollarını ezelde böylece tayin ve takdir buyurmuştur. İnsanlar bu iki yoldan hangisine giderse, onun neticesine varır. Burada kader zorlayıcı değildir. Seçen biziz ve sonucuna katlanmak da bize ait olmalı. Bizler ister, meyleder ve seçeriz, Allah da seçtiğimiz filleri kudreti ile yaratır. İşte bu neticenin yaratılması kazadır ve aynı zamanda İlâhî takdirin gereği olduğu için de kaderdir.

Ayrıca “Atâ, kaza ve kader” Allah’ın (cc) üç kanunudur. Bir şey hakkında verilen karar kader, o kararın infazı (yerine gelmesi) kaza, kararın iptaliyle hükmü kazadan affetmek atâ demektir. Atâ; bağışlama ve lütûftur. “Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar... Evet, yumuşak bir otun damarları, katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun katiyetini deler. Kaza da ok gibi kader kararlarını deler. Demek atânın kazaya nispeti, kazanın kadere nispeti gibidir. Atâ, kaza kanununun şümûlünden ihraçtır; kaza da kader kanununun külliyetinden ihracıdır.” (Mesnevî-i Nuriye, s. 175)

Meselâ, bir musibetin ve belânın takdir edilip yazılması kader, belânın nüzûlü (inmeye başlaması)—infazı—kaza, sadakanın belâyı durdurması ise atâdır.

Tîn Sûresi’nde de atâ, kaza ve kadere örnek vardır.

“And olsun ki, Biz, insanı en güzel bir şekilde yarattık. Sonra da onu en aşağı seviyeye indirdik—ancak iman eden ve güzel işler yapanlar müstesna.” (Tîn Sûresi: 4-6) Bu âyette insanın en güzel sûrette yaratılması kader, sonra da onun kendi iradesi ile en aşağıya inmesi kaza ve iman edip güzel işler yapanların bundan müstesnâ kalması ise atâ kanununun şümulüne dahil olmalıdır.

Öyleyse şöyle diyebiliriz:

Atâ (Allah’ın şarta bağlı olarak, affı ile infazı kaldırması) kaza kanununu, kaza da kaderi değiştirebilir. “Bu hakikate vâkıf olan ârif, ‘Yâ İlâhî! Hasenâtım (iyiliklerim) Senin atândandır, seyyiâtım (günahlarım) da Senin kazandandır. Eğer atân olmasa idi, helâk olurdum’ der.” (Mesnevî-i Nuriye, s. 175)

Baki Çimiç

31.08.2006


Münâcâtü'l-Kur'ân

“Emsâlsiz bir Münâcât”

Çok parlak ve çok kıymettar ve sevâbı çok yüksek ve Kur’ân’ın hârika belâgatındaki i’câzın lem’alarını taşıyan emsalsiz bir münâcattır. Bu Ramazan-ı Şerifin bize bir hediyesidir.HÂŞİYE Kur’ân okurken şehid edilen Osman-ı Zinnûreyn’in (r.a.) pek şirin ve hârika ve cevherlerin zengin bir hazinesi ve ümmete bir yadigârı ve eseridir ki; İmam-ı Ali (r.a.), onun kıymetini ve mu’cizelerin ışıklarını gösterdiğini tam tasdik ve takdir ederek ona bir râvî olmuş ve fevkalâdeliğini ilân etmiş.

HÂŞİYE: Yirmi senedir her Ramazan’ın Risâle-i Nur’a bir hediyesi bulunduğu gibi, otuz seneden beri benim yanımda ve arasıra okuduğum bu münâcât-ı Kur’âniyye bu Ramazan’ın hediyesidir diye kalbime ihtar edildi. Nurların me’hazı ve üstadı olan matbu Hizbü’l-Muazzam-ı Kur’ânî’nin âhirine ilhak edilecek. Bu münâcât aynen Cevşen ve Celcelûtiye gibi gàyet kudsîdir. Ve âyetlerin sarih lâfızlarını alması cihetiyle onlardan daha yüksektir.

Said Nursî

Bismillâhirrahmânirrahîm

FÂTİHA

1. Ey bütün kemâl sıfatlarını taşıyan, her türlü kusur ve noksan sıfatlardan münezzeh olan hakikî Ma’bud! Ey âlemlerin Rabbi! (2)

2. Ey dünyada iyilerle kötüleri ayırd etmeden herkese nîmet ve rızık veren Rahmân! Ey âhirette sâdece mü’minleri lütfuna erdiren Rahîm! (3)

3. Ey iyi ve kötü her türlü amelin karşılığının verileceği âhiret gününün sahibi! (4)

31.08.2006


Zübeyir Gündüzalp'in Kaleminden

Risâle-i Nur, güzel ahlâka sahip kılar

Risâle-i Nur, nifak ve şikakı, tefrikayı, fitne ve fesâdı kaldırıp, kardeşliği, uhuvvet-i diniyeyi, tesânüd ve teâvünü yerleştirir. Risâle-i Nur mesleğinin bir esâsı da budur.

Risâle-i Nur, gurur ve kibir ve hodfüruşluk ve zillet gibi ahlâk-ı seyyieden kurtararak, tevâzu ve mahviyet ve izzet ve vakar gibi güzel ahlâklara sahip kılar.

Risâle-i Nur, insan olan bir insana, acz ve fakrını derk ettirir. Bediüzzaman der ki: “İnsan, acz ve fakrını anlamakla, tam Müslüman ve abd olur.”

31.08.2006


Aliyy

Allah (c.c.), Aliyy’dir, A’lâ’dır, Âlî’dir, Müteâlî’dir. Yani Cenâb-ı Allah yükseklik, ululuk, yücelik ve büyüklük sahibidir. Sonsuz ululuk, kayıtsız büyüklük, hadsiz şân ve nihâyetsiz şeref Yüce Allah’ındır. Allah en yücedir, en yüksektir, en ulvîdir, her kemâl sıfatta en üstündür. Cenâb-ı Allah’ın rubûbiyeti sonsuz izzet içindedir, şânı ve şerefi sınırsızdır. Allah’ın varlığı yüce ve sıfatları yüksektir. Cenâb-ı Hak varlıkların noksan sıfatlarından uzak, kâmil sıfatlar sahibidir. O bütün yüksek makamlara ve ulu sıfatlara lâyıktır, sahiptir, yüceler yücesidir, âlîdir, teâlâ’dır, ulvîdir, uluvv-ü himmet sahibidir. Allah Teâlâ müşriklerin koştukları şirklerden ve insanların tevehhüm ettikleri yanlış sıfatlardan münezzehtir.

Aliyy, A’lâ, Müteâlî ve Âlî isimlerinden her birisi bu yüce mânâları ifâde etmektedir. Bu yüce isimlerden ilk üçü Kur’ân’da yer alır. Müteâlî ismi ayrıca Ebû Hüreyre’den (r.a.) gelen rivâyette de zikredilmiştir.1 Âlî ismi ise, Cevşenü’l-Kebîr’de geçmektedir.

“Muhakkak Allah Aliyy’dir, Kebîr’dir”2 buyuran Cenâb-ı Hak, “Bu gün hüküm Aliyy ve Kebîr olan Allah’ındır”3 âyetiyle kendi yüce zâtının büyüklüğü ve azameti önünde kulların sonsuz hiçlik içinde bulunduklarını vurgular.

Kur’ân, Allah’ın insanla nasıl konuştuğunu Aliyy ve Hakîm isimlerini hatırlatarak bildirir: “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından, yahut bir elçi gönderip dilediğini vahyetmek sûretiyle konuşur. Muhakkak O, Aliyy ve Hakîm’dir.”4

A’lâ ismi Kur’ân’da Rabbin en yüce olduğunu vurgulayan bir üslûp içinde Rab ismine sıfat olarak gelmiştir. “A’lâ olan Rabbinin ismini tesbih et,”5 buyuran Kur’ân, bir diğer âyette iyiliğin ancak “A’lâ olan Rabbin vechi gözetilerek” yapılması gerektiğini vurgular.6

İbn-i Mesud’un (r.a.) ve Huzeyfe’nin (r.a.) rivâyetlerine göre, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) namazda secde esnasında Rabb-i A’lâ’yı, “Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ” diyerek zikretmiş ve böyle zikredilmesini emir buyurmuştur.7

“Cinleri O yaratmışken, kâfirler Allah’a şirk koştular. Körü körüne Ona oğullar ve kızlar uydurdular. Hâşâ, O onların vasıflandırmalarından teâlâdır (yücedir)”8 âyetinde şirk ehlinin uydurmalarından Allah’ın münezzeh olduğunu “teâlâ” sıfatıyla bildiren Kur’ân, bir diğer âyette Allah’ın yüceler yücesi olduğunu Müteâl ismiyle şöyle beyan buyurur: “Gayb ve şehâdet âlemini bilen, Kebîr ve Müteâl olan için aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran ve geceye bürünerek gizlenip gündüzün ortaya çıkan arasında fark yoktur.”9

Bedîüzzaman Saîd Nursî eserlerinde bu isimlere ve bu isimlerin tekâbül ettiği mânâlara sıkça baş vurur. San’atında akılları hayrette bırakan Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfatları itibariyle her türlü noksanlık ve kusurdan uzak bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman, Allah’ın zâtının maddî olmadığını, kaydın sınırlandırmasından ve maddenin karanlıklarından yüce bulunduğunu kaydeder.

Namazın Allah’ın yüceliğini ve ulviliğini ifâde ettiğine işâret eden Bedîüzzaman, kulun namazda, bilhassa secdede, asla yok olmayan ve kusursuz bulunan Rabb-i A’lâ’sını tenzihinin, ne kadar latîf ve nezih bir vazife, ne kadar yüce ve zevkli bir hizmet, ne kadar hoş ve güzel bir ibâdet, ne kadar ciddî bir hakîkat ve bu fânî misâfirhanede bâkiye özgü bir sohbet ve bitmeyen bir saadet olduğunu önemle kaydeder.

Baş döndürücü bir hızla gözden kaybolan ve yokluğa yuvarlanan varlıkların arkalarından, yeniden daha güzel ve daha hoş varlıkların gün yüzüne çıktıklarını izleyen Bedîüzzaman, her gece ve gündüzün değişmesiyle batan, her kışın ve yazın dönüşümüyle yenilenen, her asrın ve devrin geçmesiyle tazelenen sevimli varlıkların Âlî, Sermedî, eşsiz, yüce ve her şeyi her an evirip çeviren bir cemâl sahibinin varlığını, devamlılığını, ölümsüzlüğünü ve birliğini gösterdiklerini kaydeder. Bediüzzaman’a göre, her yok oluş ve her ölüme yürüyüş hâdisesi, çok net bir biçimde kemâl, cemâl ve celâl sahibi Zât-ı Zülcelâlin kusursuz, noksansız ve Âlî olan Kemâl-i Zâtîsine şehâdet eder.

Bediüzzaman bir duâsında Aliyy isminin yüksek himmetine sığınır: “Şehâdet ederiz ki; Allah’tan başka İlâh yok. Odur Aliyyü’l-Kavî.”10

(Risâle-i Nur’da Esmâ-i Hüsnâ)

Dipnotlar:

1- Tirmizî, Daavat: 86; 2- Lokman Sûresi: 30; 3- Mü’min Sûresi: 12; 4- Şûrâ Sûresi: 51; 5- A’lâ Sûresi: 1; 6- Leyl Sûresi: 20; 7- Tirmizî, Namaz: 193; 8- En’am Sûresi: 100; 9- Ra’d Sûresi: 9-10; 10- Lem’alar, s. 437

31.08.2006


BİR KISSA, BİN HİSSE

Hazret-i Zeynep (ra) anlatıyor:

Hicret etmek için hazırlığım sürüyordu. Utbe kızı Hind:

“Ey Muhammed’in kızı, babanın yanına mı gitmek istiyorsun?” diye sordu. Ben de:

“Yok öyle bir şey!” dedim. Bana:

“Bana doğru söyle amcakızı. Eğer her hangi bir şeye ihtiyacın varsa ben sana yardımcı olabilirim. Benden bir şey gizleme. Erkekler arasındaki düşmanlıktan bize ne?” dedi.

Hind’in ciddî ve samîmî olduğuna kanaatim vardı. Fakat korktum ve kimseye güvenmediğimden ona bir şey söylemedim.

Ebu İshak diyor ki:

“Zeynep Hazretleri hazırlığını bitirince kayını Kinane ona bir deve getirdi. Zeynep deveye bindi. Kinane de okluğunu aldı ve devenin yularını tutarak, gündüzleyin, herkesin gözü önünde yola çıktılar.

"Fakat Kureyşliler Zituva’da arkalarından yetiştiler. Zeynep devenin üstünde bir mahfil içindeydi. Hebbar bin Esved mahfile mızrağı ile hücum etti. Zeynep deveden düştü ve çocuğunu düşürdü. Kan kaybetti.

"Bu defa Kinane, Kureyşlilere kızdı ve bağırdı:

‘Allaha yemin ederim ki, bir adım daha yaklaşanın göğsüne ok atacağım’ dedi.

"Bunun üzerine geri çekildiler. Fakat Ebû Süfyan ile bir grup Kureyşli gelerek:

"‘Dur adam! Bize ok atma. Sana bir şey söyleyeceğiz’ dediler.

"Kinane durunca Ebu Süfyan ilerleyip: ‘Sen Muhammed’in elinden neler çektiğimizi bilirsin. Herkesin gözü önünde çıkmanız bizimle alay etmekten başka nedir? Artık herkes Muhammed’e karşı yenildiğimizi sanacaktır. Böyle yapma. Şimdi dönün de, bari bizim sizi geri döndürmeye muktedir olduğumuzu düşünsünler. Kadını babasından alı koymaya niyetimiz yoktur. Sesler kesilir ve halk arasında kadını geri getirdiğimiz yayılırsa, onu gizliden götürür babasına teslim edersin’ dedi.

"Kinane de öyle yaptı ve geri döndü. Hazret-i Zeynep hasta olarak hicret etti ve hastalığı ölünceye kadar sürdü."

(Heysemi, 9/216/)

Süleyman KÖSMENE

31.08.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004