Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 13 Eylül 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Cemaatler ve demokrasi

Harrison Ford’un “Witness” diye bir filmi vardı. Uyuşturucu çeteleri ve bir dizi cinayete bulaşmış polis grubuyla mücadele eden bir polis memurunun heyecanlı öyküsünü anlatır bu film.

Çeteyle başı derde giren Ford yaralı olarak kaçar ve bir Amish köyüne sığınır. Anabaptist Hıristiyan kolunun temsilcisi olan Amishler ağırlıklı olarak Amerika ve Kanada’da yaşayan ve inancı İsa dönemi koşullarında yaşayan bir grup olarak biliniyor.

Pennsylvania, Indiana, Ohio, Maryland gibi eyaletlerde ağırlığını hissettiren Amishler’in sayısının 200 bin civarında olduğu sanılıyor.

İnançları gereği toplumun kalan kısmından ayrı yaşamayı tercih eden Amishler, askere gitmiyor, sosyal sigorta kapsamına girmiyor, devlet yardımı kabul etmiyor.

İnanca ilişkin sıkı kuralları olan Amishler otomobil ve elektrik gibi teknoloji ürünleri kullanmıyor, özel giysilerini giyiyor.

Aynı şekilde Brooklyn’e yolu düşen biri özel giysileri, katı kuralları içinde yaşayan Hasidik Yahudileri’ne rastlar. Onlar da Yahudiliği Musa dönemi koşulları içinde yaşamaya çalışır. Siyah elbiseleri, beyaz gömlekleri ve şapkalarının altından uzanan favorileriyle gözden kaçmaları mümkün değildir zaten.

Aynı görüntülere yurtdışına seyahat ediyorsanız havaalanlarında rastlayabilirsiniz. Havaalanının bir köşesine çekilmiş ibadetini yapan Hasidik gruplarına...

Baktığımızda her büyük dinin içinde peygamberler dönemindeki altın çağa inanan ve o çağın koşulları içinde yaşamaya çalışan cemaatlerin varlığını görürüz.

İstanbul’un Fatih semti de bu açıdan bu grupların varlığını sürdürdüğü bir semt olarak öne çıkıyor.

İsmailağa Camisi cinayetiyle gündeme gelen bu cemaatin varlığı yeni bir şey değil. Aslında Türk basını haber sıkıntısı çektiği dönemlerde bu semti ve farklı giysiler içindeki sakinlerini gündeme getirir. (...)

İnanç varsa, onun temsilcisinin koşullarını arzulayan inananlar olacaktır. Hiçbir devlet vatandaşını böyle bir inançtan alıkoyamaz.

Burada kamuya düşen, cemaate giriş ve çıkış hakkının serbestliğini denetlemek olabilir. Yani diğer sivil toplum kuruluşlarında olduğu gibi, bireylerin kendi hür iradeleriyle katılıp yine kendi hür iradeleriyle ayrılabildikleri bir cemaat olup olmadığına bakabilir.

Eğer bireyler iradeleri aleyhine bir yapı içinde tutulmaya çalışılıyorsa ortada bir suç vardır ve bunun gereği yerine getirilir.

Yoksa küçük bir grubun varlığını tüm bir topluma mal edemezsiniz veya tüm cami cemaatine suçlu muamelesi yapamazsınız. Tıpkı modern yaşam seçmiş insanlar arasında uçlarda yaşayanların davranış biçimini tüm modern insanlara atfedemeyeceğiniz gibi.

Aksi tutum insan haklarına tümden aykırı bir davranış modelini seçmek olur. Demokrasiyi yaşam biçimi olarak seçiyorsak kurallarına uymamız gerekir.

Sabah, 12.9.2006

Ergun BABAHAN

13.09.2006


 

AB’den mesaj var: 301’i kaldırın

Ali Babacan geçen haftayı Brüksel’de geçirdi. Aynı sırada, bir başka heyet de Brüksel’de müzakere sürecini yürütüyordu. Yani, hem Komisyon hem de Konsey ile tatil sonrasında veya sonbaharda beklenen Kıbrıs krizi öncesinde ilk temas yapılmış oldu. Türk yetkililerine önemli mesajlar ve ipuçları verildi.

Avrupa Birliği yetkililerinin verdikleri mesajlar son derece netti.

Bana da tekrarladılar.

“Eğer Kıbrıs krizinin büyümesini istemiyorsanız… Eğer bu krizin kontrolden çıkıp, Türkiye ile AB ilişkilerinin durmasına yol açmasını engellemek istiyorsanız… Hemen harekete geçin…”

Harekete geçip ne yapmamız gerekiyor ?

“Reformlarınıza öncelik verin. Kıbrıs konusundaki sıkışıklığı görüyor ve anlıyoruz. Bir tren kazasına uğramamak için, en kolay gerçekleştirebileceklerinizi ön plana çıkarın. Reformları hızlandırın…”

Reformlardan ne kastediliyor?

1) 301’i tümüyle kaldırın veya gereken değişiklikleri yapın. 301 ile yolunuza devam edemezsiniz.

2) Vakıflar ile ilgili yasayı biraz daha düzeltip yasalaştırın.

3) Ombudsman yasasını çıkarın.

4) TSK harcamalarını Sayıştay denetimine sokun.

5) Ruhban Okulu sorununu çözün.

Aslında yukarda sayılan reformların önemli bölümü -301 hariç- 19 Eylül’de toplanacak olan TBMM oturumunda oylanacak olan 9’uncu reform paketinin içinde. Ancak 301 kilit konumda.

Brüksel’den konuştuğum AB Komisyonu yetkilileri bu konuda çok nettiler:

“Eğer Kıbrıs konusundaki sıkışıklıktan kurtulmak isteniyorsa, gerçekten en etkili yaklaşım, 301’in şu veya bu şekilde değiştirilmesini gerektirir. Bunu başarabildiğiniz taktirde, birçok ülkenin tutumunu etkileyeceksiniz. Kıbrıs konusunun, AB reformlarıyla ilişkili olmadığını ileri sürebileceksiniz. Elinizi rahatlatacaktır. Birçok ülke, Türkiye’yi yaptığı reformlarla değerlendirmek istiyor. Kıbrıs’ı ön plana çıkartmak istemiyor.”

Bu yaklaşım çok önemli. Zaten ilk günden beri biliniyordu. Kıbrıs tuzağından kurtulmanın tek yolu olarak reformların ön plana çıkarılmasının üstünde duruluyordu. Ancak hükümet hareketlenmiyordu.

Ancak şimdi durum değişiyor galiba…

Ali Babacan Brüksel’deki basın toplantısında, 301 ile ilgili bir hazırlıkları bulunmadığını, yargının kendi içinde ince ayar yapacağını söylemişti. Oysa Ankara’daki gelişmeler hiçte öyle değil. Hükümet, 301’i tümüyle kaldıramayacağını, ancak bazı değişiklikler yapmayı planlıyor. Hatta gizliden gizliye hazırlıklar dahi yapılıyor. Ancak sıkıntı, milliyetçiler ve ulusalcıların baskısından kaynaklanıyor. Seçim öncesinde bu grupların tepkisinden çekinen hükümet, kamu oyunun desteğini elde etmeye çalışacak. Önümüzdeki günlerde konu kamuoyunda tartışılmaya başlanacak.

Eğer Türkiye, AB ile ilişkilerde Kıbrıs tuzağına düşmek istemiyorsa, T.C.Kanunudaki 301’inci maddeyi iptal etmelidir. 301 hem Türk toplumunun belirli bir bölümünü hem de AB ile ilişkileri yıpratmaktadır. Üstelik hiçbir yarar da sağlamamaktadır.

* * *

BABACAN’DA UFAK BİR DEĞİŞİM GÖRÜLMÜŞ !

Ali Babacan, sürekli eleştiriliyor. Başmüzakerecilik işlevini yerine getirmediği konusunda giderek yaygınlaşan bir izlenim var. Genelde izlenimlerin gerçeklerle bir ilgisi olmayabilir, ancak izlenim yerleşmeye başladı mı, kolay kolay değiştirilemez.

Babacan, bu göreve talihsiz bir dönemde başladı.

O, müzakerelerin ekonomik yönünü yönetecek, Gül de siyasi yönünü yönetecekti. Ancak öncelikler yer değiştirince, Başbakan başta olmak üzere, hükümetin dikkati başka alanlara kayınca işlerin rengi değişti. İlgi dağıldı, reformlar durdu.

Bizin beklentimiz, Ali Babacan’ın kükremesi, Başbakan’ın ve hükümetin dikkatini çekmesi, kamuoyunu bilgilendirmesi idi. Daha başka beklentilerimiz de vardı. Kamuoyunu bilgilendirecek kampanya açması, AB işinin iletişim yönünü, yani işin show’unu da yapmasıydı.

Ali Babacan, bunları yapamadı. Belki de bu açıdan yanlış bir seçimdi. İşin sadece ekonomik yönüyle ilgilenmesini beklemememiz gerekirdi. Veya bizim beklentilerimiz doğru değildi.

Neyse olan oldu…

Babacan geçen haftayı Avrupa turunda geçirdi. Çeşitli temaslar yaptı. Görüştüğü kişiler arasında, performansını eleştirenler de vardı. Dayanamadım ve her birini arayıp sordum:

- İlk defa görüştüğünüz Babacan ile bugün görüştüğünüz Babacan arasında nasıl bir fark buldunuz?

Hemen hemen tümünden aynı yanıtları aldım. Şöyle özetleyebilirim:

- Ali Babacan ilk gelmeye başladığı dönemlerde, sadece ekonomiden söz ederdi. AB konularına hakim değildi. Ekonomiyi anlatırken gözleri parlardı. Konusuna hakim olduğu ve sevdiği belli olurdu. Bu defa farklı bir Babacan gördük. Daha siyasi konuşan, ekonomiden çok Avrupa ile ilişkilerin siyasi yönüne dikkat sarfeden bir Babacan bulduk.

Anlayacağınız, Babacan değişmeye başlamış. Bu kadarcık değişim bizleri tatmin eder mi, bilemem. Bir de biz şu değişimi görsek çok iyi olacak…

Özetlemek gerekirse, Türkiye’nin Kıbrıs nedeniyle çıkan krizi atlatmak için pazarlığa hazır olduğunu, ancak bunun için sadece Türk tarafından fedakarlık istenmemesi gerektiğini söylemiş.

Anlayacağınız, pazarlıklar başlamış durumda.

Bir de Türkiye hareketlenebilse…

Posta, 12.9.2006

Mehmet Ali BİRAND

13.09.2006


 

Ölçü kaçıyor

Bir haftadır Türkiye, İsmailağa Camii’nde yaşanan cinayeti konuşuyor. Bilindiği gibi Bayram Ali Öztürk Hoca hayatını kaybetmiş, ardından çıkan olaylar sonucunda katil de öldürülmüştü. Hadisenin her iki aşaması da kuşku uyandırıcı ve üzücü. Katilin linç edildiği söyleniyor. Tasvip etmek mümkün değil.

Ancak bu konuyla ilgili öyle şeyler yazılıyor, öyle iddialar gündeme getiriliyor ki insanın aklına “işin içinde başka işler mi var?” sorusunu getiriyor. Bir camide bir hocanın öldürülmesi ne kadar vahimse, suçlunun adalete teslim edilmeyerek linç edilmesi de o kadar vahim. Bu üzücü hadiseden hareketle medyatik bir linç havasının estirilmesi de vahim. N’oluyoruz? Yalan-yanlış ve abartılı bir kısım bilgilerin peşine bu kadar düşmeye gerek var mı? Olayın adli boyutları çoktan unutuldu, mafya lideri olmakla yargılanan bir adamın iddiaları gündemi işgal etti. Sanki bir senaryonun parçaları ile karşı karşıyayız. Olayın adli ve aslî yönü çoktan unutuldu.

Meselenin bir de sosyolojik boyutu var. Dinî ihtiyaçlar bir şekilde sürekli baskı altında tutuluyor. Oysa ortada tabii bir ihtiyaç var. Geçen haftaki Bilişim Fuarı’nda (CeBIT) ziyaretçiler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın standına hücum etti. Neler sorulmuş neler Diyanet yetkililerine. Demek ki ortada bir merak var, arzu var; onu karşılayacak makul bir alternatif sunmadığınızda toplumun talebi kendine yeni mecralar açabiliyor. Şimdi İsmailağa Camii’ne İBDA-C sızacaktı haberleri yapılıyor. O da iş mi? Güneydoğu’daki boş camilere Hizbullah sızıyor. Çünkü bir yandan manevî alanlarda boşluk bırakılıyor; diğer yandan iyi niyetli çalışmalar üzerine baskılar kuruluyor.

Meselenin özü şudur: Modern toplumlarda dine duyulan ilgi azalmamış; tam aksine iç huzuru arayan birey için dini gerekçelerle dayanışma noktaları ruhani bir sığınak haline gelmiştir. Bugün insanoğlu sadece varlığının sebebini soruşturmuyor; aynı zamanda yokluğun elîm hüznünden yakasını kurtarmaya çalışıyor. Bu asrın başında gürül gürül ifade edilen pozitivist kehanetler tutmadı. Bilim, tek başına bir kurtarıcı olamadı. Pozitivist yaklaşımlar “nasıl” sorusuna cevap yetiştirse bile, “niçin” suali karşısında çaresiz kaldı. Ve insanoğlunun manevî arayışları katlanarak büyüdü, derinleşti. Sadece Türkiye’de değil bütün bir beşeriyette devam ediyor manevî arayışlar. O yüzden metafizik dünya ile irtibatın koptuğu sanılan modern toplumlarda insanlar Çin felsefesinden Hint kültürüne kadar uzanan ruhanî bir huzur formülünün peşinde. Mevlana’ya duyulan ilgi de bundan.

Ortada bir ihtiyaç varsa, bunu yasaklarla, baskılarla yok etmek mümkün değildir. Hatta tam aksini düşünmek gerekir. Baskı sonunda gizli kapaklı faaliyet yürütüleceğine, insanların dernekleşmesine, vakıflaşmasına; kısacası sivil toplum kuruluşları haline gelerek şeffaflaşmasına yardımcı olmakta fayda var. Aksi takdirde dindar topluluklar içe kapalı hale gelir ve bir zaman sonra toplumun diğer kesimleriyle bütün bağlarını koparabilir. Bir de bu yanlışın tam zıt kutbunda yer alan başka bir yanlış var: Her dinî duyuşu resmî bir kalıbın içine sokarsanız bu sefer de dinî devlet organizasyonu haline getirirsiniz. Ortada ne laiklik kalır o zaman, ne devletin vatandaşın inancına karşı eşit mesafeli yaklaşımı. Resmî disiplinlerin dar kalıpları tek tip insan öngördüğü için hayatın paletleri arasında tutunma şansı yakalayamaz.

Denge çok önemli. Din de bu kelimeye çok derin anlamlar yüklüyor. Öyle ki beş vakit namaz kılan bir insana Fatiha’yı okuma mecburiyeti getiriyor. Böylece her fert Allah’a yakarırken “Bizi sırat-ı müstakîme hidayet eyle” diyor. Yani, Allah, her gün 40 defa “bizi orta yola hidayet eyle” dedirtmek suretiyle aşırılıktan sakındırıyor mümini. Hz. Peygamber’in ibadet nevinden şeylerde bile aşırıya kaçılmamasını öğütlemesi bu açıdan önemli.

Güncel konuya dönecek olursak; İsmailağa’da yaşananlar her insanı derinden üzmüştür. Ancak yargıya intikal etmiş bir olayı medyatik bir linçe dönüştürmenin manası yok. Meselenin aslını unutturacak kadar olayları dallandırıp budaklandırmak, akla devamı planlanan bir komplo senaryosunu getiriyor

Zaman, 12.9.2006

Ekrem DUMANLI

13.09.2006


 

Yassıada belgelerinde Necip Fazıl

Ne dersiniz, “tarihi tarihçilere bırakalım” lafını sevmesine sevdik ama “tarihçiler” de işi bayağı yavaştan alarak bu sevgimizi biraz istismar etmiyorlar mı? Baksanıza, vazgeçtik 1915’den, “dün” diyebileceğimiz 1960’da neler olup bittiğinden bile gazetecilerin himmetiyle ancak haberdar olabiliyoruz... Zaman gazetesinden Erdal Şen’in gazetesinde bir dizi olarak yayımladığı “Yassıada Belgeleri” de işte yine böyle yepyeni bilgilerle dolu bir yakın dönem tarihçiliği örneği.

Zaman’ın İstanbul ve Ankara’da olup biteni “taşra”dan izlemeyi seçmiş yazarı A. Turan Alkan, Erdal Şen’in yazı dizisinden adı geçen bir “üstat”tan hareketle çok önemli bir yazı yayımladı. “Üstat” dediğime göre, kimden söz edildiğini hemen anlamışsınızdır muhakkak. “Yassıada Belgeleri”nde dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e gönderdiği mektuplarla yer alan Necip Fazıl Kısakürek’ten söz ediyoruz tabii ki...

(...)

Aslına bakacak olursanız “Yassıada Belgeleri” içinde yer alan bu bilgiler çok da bilinmedik şeyler değildi. Yazı-çizi işiyle ilgilenen hemen herkes, Necip Fazıl’ın “örtülü ödenek”ten desteklendiğini bir söylenti olarak da olsa biliyordu. “Yassıada Belgeleri”nin bu yoldaki önemli katkısı, “ödenekler” konusunun “üstat”ı nasıl yakından meşgul ettiğinin bizzat kendisi tarafından kaleme alınan mektuplarla ortaya dökmesindedir.

Doğum ve ölüm yıldönümlerinde hâlâ büyük bir “mürşit” olarak hatırlanan, “Platonik ve totaliter” (Taha Akyol) bir ruhla kaleme aldığı “İdeolocya Örgüsü” adlı kitabı Başbakan tarafından “kendisine bugünkü ufukları açan” bir kitap olarak takdim edilen Necip Fazıl’ın Adnan Menderes’e “ Bugüne kadar bana, alet ve madde bakımından haysiyetli bir imkanın binde biri dahi gösterilmedi. Hep hazırdan hareket edip maya tutturmaya çalıştığım teşebbüsler en büyük manevi kıymetleri devşirdiği halde hiçbir maddi desteğe kavuşturulmadı” diye sitem edip “Seçimlere gidilirse bu azim hamlede benim rolüm düşünülmeyecek midir? Neşriyat ve fiili konuşma yolu ile bütün Anadolu’yu fethetmek benim için iş midir? Bugün sizi ciddiyetle ve samimiyetle seven Türk milletinin bu duygusunda acaba benim tesir ve telkin hissem ne kadardır” diyerek harbiden “Maraş listesinden müstakil mebus” çıkmayı isteyen Necip Fazıl ile aynı kişi olduğunu –bu sefer belgelerle!- öğrenmek hiç değilse hoş bir şey olmasa gerek... İnsan üzülmüyor da değil doğrusu... İşini bilen Necip Fazıl’ı düşünerek değil tabii ki; insan üzülüyor, çünkü kim bilir kaç bin samimi insan işini bilen “üstat”ı nasıl bambaşka biçimde anlamış ve bambaşka bir yere yerleştirmiş...

Evet, sonuç olarak iktidara sunduğunu düşündüğü “servis” karşılığında ödüllendirilmeyi bekleyen bir sağ entelektüel ile karşı karşıyayız. A.Turan Alkan’ın yazısında dile getirdiği şu soru da önemli: “Entellektüellerle politikacılar arasındaki ilişkinin omurgası, Necip Fazıl ve DP arasındaki münasebetten bu yana ne kadar ve hangi istikamette değişti?”

Yeni Şafak, 11.9.2006

Kürşat BUMİN

13.09.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004