Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 27 Ocak 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

301'in cenaze töreni ne zaman

Dink’e bir cenaze töreni borcumuz daha var: 301’inci maddenin cenaze töreni. Zaten geç kalmış bu töreni daha ne kadar erteleyeceğiz?

Hrant Dink’in öldürülmesinin zeminini hazırlayan faşizan ortamın kod adı ‘301’inci madde’dir. 301’inci madde, bir anlamda, Dink’in ölüm fermanıydı. Hakkındaki Yargıtay kararı da fermana vurulan mühür.

Bir başka deyişle, Dink’in ‘Türklüğe hakaret ettiği’ siyaseten ve hukuken tescil edilmişti. ‘Ermeniliği’ zaten malumdu. Hem de kimilerine göre herkesin asker doğduğu, kendi ırkından başka dostunun bulunmadığı, sevmek ile terk etmek arasında başka seçeneğin bulunmadığı, Sevr paranoyasının periyodik olarak hortladığı, aykırı düşünmenin kolaylıkla vatana ihanetle bir tutulabildiği bir ülkede.

301’inci madde, bu arkaik ve patolojik Türklük fetişizminin yasal kılıfını oluşturuyor. Hem bu fetişizmi pekiştiriyor hem de bu fetişizmden besleniyor, bu fetişizmle ayakta duruyor.

Dink’in öldürülmesiyle sonuçlanan şiddet sarmalı, 301’inci maddeden yargılanan gazetecilerin, yazarların, akademisyenlerin duruşmaları sırasında örülmeye başlamadı mı? Demeye dilim varmıyor ama ‘sanık’lara adliye koridorlarında, mahkeme salonlarında saldırılmadı mı? Kimileri binaya arka kapıdan sokulmak zorunda kalmadı mı?

Dolayısıyla Türkiye’deki ifade özgürlüğünü cendere içinde tutan faşizan ortamın çökertilmesinin yeter değil, ama gerek koşullarının başında 301’inci maddenin kaldırılması geliyor. Öncelikli sorumluluk da siyasilerin.

301, Türkiye’deki ifade özgürlüğünün tepesinde Damokles’in kılıcı gibi sallandığı müddetçe sağından solundan Türkiye’deki siyasetçilerin diline pelesenk ettiği, ‘Biz reformları AB için değil, kendi halkımız için yapıyoruz’ lafı, laf olmaktan öteye gitmez, gitmeyecek.

Hrant Dink’in eşi Rakel’in cenaze törenindeki konuşmasında dediği gibi, ‘Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz’, yapılamayacak.

Türkiye’deki siyasi parti liderleri (Karayalçın hariç) ve tabii cumhurbaşkanı ile dışişleri bakanı, Dink’in cenaze töreninden ‘kaçarak’ bir ayıba imza attı. Hiçbir program, hiçbir gerekçe, hiçbir kaygı, hiçbir çekince hiçbirini, Dink son yolculuğuna uğurlanırken orada bulunmaktan alıkoymamalıydı. Öldürülen kişi bir gazeteciydi, bir aydındı, bir ifade özgürlüğü mağduruydu, bir Ermeni’ydi. Törene katılarak küçülmez, aksine büyürlerdi. Türkiye’yi de büyütürlerdi.

Bu ayıbı unutturamazlar. Ama 301’i kaldırarak bir ölçüde affettirebilirler.

Türkiye’deki gizli açık ırkçılığı, yoksulluğu, eğitimsizliği, eşitsizlikleri, ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir siyasi irade bir gecede yok edemez. Ama 301’inci maddeyi edebilir.

CHP’den umut yok. Meclis’teki diğer partilerden de.

Tam tersine CHP neredeyse kendini 301’inci maddeye kalkan etmiş durumda. Bu işi yapacaksa AKP yapacak. Tek başına. Gücü var, mesele irade ve niyette. Şimdi değilse ne zaman? Dink’in anısına değilse kimin anısına?

Hiç kimsenin, özellikle de siyasi sorumluluk taşıyan kişilerin, şunu görmezden gelmeye hakkı yok: Bugün 301’inci maddenin çemberinden geçmiş herkes hedefte. Baksanıza adam, cinayete azmettirmek suçundan tutuklanacağını bile bile adliye binasına girerken, ‘Orhan Pamuk akıllı olsun, akıllı’ diye bağırma cüretini kendinde bulabiliyor. Çünkü biliyor ki yalnız değil. Evet, bu ülkede Hrant’lar yalnız değil. Cenaze töreninde hep beraber gördük ve tüm dünyaya da gösterdik bunu. Ama, Ogün’ler, Yasin’ler de yalnız değil.

Dink’in cenaze töreni, ölümünün yol açtığı yılgınlığı, öfkeyi, çaresizlik halini bir nebze de olsa dağıttı. Katılımın genişliği, törendeki coşkulu ağırbaşlılık, dövizlerdeki bütünleştirici ifadeler, Türkiye’nin karanlık yüzüne karşı aydınlık yüzünün kendini göstermesiydi. Meğer ne kadar ihtiyacımız varmış...

Ama Dink’e bir cenaze töreni borcumuz daha var: 301’inci maddenin cenaze töreni. Zaten geç kalmış bu töreni daha ne kadar erteleyeceğiz?

Radikal, 26 Ocak 2007

Erdal GÜVEN

27.01.2007


 

Irkçılık, şeytan ve Hz. Adem

Her şeyi anlıyorum da, inanan insanların ırkçılığını anlamıyorum. Çünkü günümüzdeki bütün ırkçılıklarda, toplumsal farklılıkları yerine şu ya da bu toplumun “derin üstünlüğü”nü vehmeden ideolojilerde o lanetli şeytanî kibri görüyorum.

İnananı inanmayanı şeytandan söz eder. Gündelik hayatın diline, düşüncesine, hissiyatına dikkatle baktığınızda göreceksiniz ki yerli yersiz “Tanrı’ya inanmıyorum” diyenler; hiçbir kutsal geleneğe aldırmayanlar bile şeytanın varlığına inanır gibi, her delikten bir “şeytanlık” çıkacakmış gibi yaşar.

“Şeytana uyduk bir kere” deyip her yanlıştan paçasını sıyırmaya çalışanların sayısı az mıdır?

Ama oturup açık açık “Yahu nedir, neyin nesidir, nereden çıkmıştır bu şeytan?” diye sormaz.

Onu kötülüğün kaynağı olarak simgeleştiren şey nedir? İnançlılar arasında bile bunu merak eden pek yoktur.

“İnler cinlerle” uğraşan çoktur mesela; iç gıdıklayıcı, kışkırtıcı, esrarlı bir yanı vardır çünkü.

Ama şeytana, şeytanlığa gelince...

Orada durulur işte! Ya susulur ya da üstünkörü laflarla, bir iki malumat kırıntısıyla geçiştiriliverir.(...)

***

Ama gelin, şurada merakımızı zorlayalım!

Bugün şu köşecikte şeytanın kimliğini, neden şeytan olduğunu, şeytanlığın neden lanetlendiğini sorgulayalım.

Hani aklımız, görgümüz, gündelik hayatımıza göre kendi halinde iyi insanlarız ya...

Hani dünya da iyi olsun istiyoruz ya...

O halde binlerce yıllık insanlık geleneğinin ve kutsal kaynakların “kötülüğün ağa babası”nı nasıl tarif ettiği öğrensek iyi olmaz mı?

Bu bilgi ve tartışma zihnimizi biraz olsun açmaz mı, bize ışık tutmaz mı?

***

Bilmem, Kur’ân’da şeytanın Allah’a isyanının nasıl dile getirildiği hiç dikkatinizi çekmiş midir?

Bilmem, şeytanın Adem’e neden saygı duymadığını; buna nasıl, niçin karşı çıktığını uzun uzadıya düşündünüz mü hiç?

Bence bu hikâyede anlamı çok büyük işaretler ve zihni açık olanın asla görmezden gelemeyeceği kesin bir “temel lanet” tarifi vardır.

“Andolsun ki sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere ‘Âdem’e secde edin’ dedik. Onlar da secde ettiler. Ama İblis etmedi, secde edenlerden olmadı o.

Allah buyurdu: Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen neydi? İblis dedi: Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” (Araf Sûresi, 11-12)

***

Şeytanı yoldan ayıran, onu kâfir kılan düşünce ve söz budur: “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan.”

O yüzden ‘insan’ın önünde saygıyla eğilmemiştir.

Bu sözde bir inkâr var mıdır? Hayır.

Gerçekten de biri ateşten, öteki çamurdan yaratılmıştır.

Peki yanlış nerededir?

Yanlış ÜSTÜNLÜK kuruntusu ve bundan çıkan KİBİR duygusunda.

“Ateşten yaratılan çamurdan yaratılana, melek olan insan olana üstündür” türünde bir kuruntu, hatta inanç ve buna dayalı kibir, şeytan’ın lanetlenmesine yol açmıştır. “Büyüklük tasladın. Çık git aradan, sen alçaklardansın:” (Araf, 13)

Demek ki bütün kötülüklerin, ayartıcılıkların, vesveselerin, inkârcılıkların (şeytanlıkların) kaynağı da aslında bu kibirden başka bir şey değil.

***

Bu konu nereden çıktı şimdi?

Anlatayım.

Her şeyi anlıyorum da, inanan insanların ırkçılığını anlamıyorum.

Çünkü günümüzdeki bütün ırkçılıklarda, toplumsal farklılıkları yerine şu ya da bu toplumun “derin üstünlüğü”nü vehmeden ideolojilerde o lanetli şeytanî kibri görüyorum.

Adil, güzel, iyi olmak; erdem ve değerlerle bezenmiş olmak yerine üstün olmayı istemek, farklar üzerinde gereğinde fazla durup bunu kibir kıstası yapmak...

Bu Şeytan’ın işi değil mi?

Vatan, 26 Ocak 2006

Haşmet BABAOĞLU

27.01.2007


 

TÜSİAD’dan imaj operasyonu

İnanç hürriyeti, TÜSİAD’ın en sorunlu alanı. Zira bu alanda neredeyse hiç sorun olmadığını düşünüyorlar.

Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), başkanlık seçimi ve yayınladığı ‘Demokratikleşme Perspektifleri’ raporuyla gündemde. Hrant Dink cinayeti raporun hak ettiği ölçüde konuşulmasını engelledi.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin sert çıkışı tartışmaları alevlendirecek. Patronlar kulübü, iç işleyişinde yeterince demokratik olmadığı itirazlarını haksız çıkaracak adımları atmıyor. Kadın temsili konusunda da fazlaca arzulu olmadıkları biliniyor. Aydın Doğan’ın kızı Arzuhan Yalçındağ’ın başkan seçilmesi de TÜSİAD’ı, muhafazakâr DYP ve Türkiye’nin 14 yıl gerisinden gelmekten kurtarmıyor.

Rapora gelince, önce bir hakkı teslim edelim. 2007’nin Türkiye için zor geçeceği endişeleri var. Cumhurbaşkanlığı seçiminin, artık geride kalması gereken gerginlikleri gün yüzüne çıkarmasından korkuluyor. Antidemokratik girişimler için zemin hazırlamaya çalışanlar var. Bu ortamda demokratikleşme temelli bir çıkışın anlamlı olduğunu düşünüyorum. TÜSİAD’ın demokratikleşmeyle ilgili 90’lı yılların başında yayınladığı raporlar heyecanla karşılanmıştı. (...)Rapor yayınlamanın ötesine geçebilecek ender baskı gruplarından biri olan dernek, beklentileri tam karşılayamadı. Avrupa Birliği konusunda, sivil iradeye işler yolunda giderken verdiği desteği işler sarpa sardığında aynı netlikte ortaya koyamadı.

28 Şubat süreci, pek çok sivil kişi ve kurum için kaybedilmiş sınav oldu. TÜSİAD da bunlardan biri. O dönemdeki çekinik tavrı bir yana, şimdi açıkladıkları rapor, 12 Eylül’e takılıp kaldıklarını gösteriyor. 28 Şubat’ta sivil devlete paralel oluşturulan militarist devletin görmezden gelindiği izlenimi ağır basıyor. Haftalık haber dergisi Nokta’nın son sayısı, bu paralel oluşumları deşifre eden ilginç ayrıntılar veriyor. Rapor, sivilleşme başlığı altında doyurucu anayasa hukuku sunumu yapıyor. Ancak somut tek teklif, Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması. Sivilleşmede sokaktaki adamın bile ilk aklına bu geliyor zaten. Rahmetli Bülent Tanör, 1997’de raporu yazdığında sivil hayat üzerinden henüz tanklar geçmemişti. Rapor güncellenirken, 28 Şubat’ın etkilerinin ihmal edilmesi büyük eksiklik.

Bilim özgürlüğü konusunun raporda hak ettiği yeri bulamadığını düşünüyorum. Hele Bülent Tanör anısına hazırlanan raporda, onu üniversiteden söküp atmaya çalışan zihniyetin sorgulanması ve analiz edilmesi lazımdı. Özgür düşünce yuvası olması gereken yükseköğrenim kurumlarını kışlaya çeviren YÖK raporda neredeyse yok. Prof. Atilla Yayla’nın maruz kaldığı muamelenin isim verilmeden zikredilmesi dışında yasak savma anlayışının izleri var. Uygulamaya, yani patronların tartışmalar sırasında takındığı tavra uygun bir rapor.

İnanç hürriyeti, TÜSİAD’ın en sorunlu alanı. Zira bu alanda neredeyse hiç sorun olmadığını düşünüyorlar. Din öğretimi açısından ise ileri adımlar şöyle dursun geriye gidilmesini teklif ediyorlar. İmam hatip liselerinin imam yetiştiren meslek lisesi olduğu, ihtiyaç fazlasının kapatılması ve kız öğrenci alınmaması öneriliyor. Aileler, İHL’leri meslek lisesi olarak görmediğini, çocuğuna dinî eğitim verilmesi için gönderdiklerini açıkça söylüyor. Alternatif eğitim imkânı sunulmadığı müddetçe bu imkânı değerlendiren insanları mağdur etmeyi savunmak çelişki. Hem sanki bütün motor ya da torna tesviye bölümü mezunlarına iş mi verebiliyoruz?

Zaman, 26 Ocak 2006

Bülent KORUCU

27.01.2007


 

Mesele sadece 301 değil

Son üç yılda belirli odaklarca kışkırtılan ulusalcı, içe kapanmacı, paranoya üretici, farklı olanı düşmanlaştırıcı, farklı düşüneni hain ilan edici propagandalar, bugün zehirli meyvelerini veriyor.

Keşke ‘301 kalksın’ diyenlerin bunu sırf ‘entellik olsun diye’ yapmadıkları, sadece ‘kitabi bilgilerden’ değil, pekala ülkenin gerçeklerinden de hareket ettikleri anlaşılmış olsaydı. Keşke ‘hele bir uygulamasına bakalım’ veya ‘bu maddeden hapiste olan yok’ denmeseydi (Adalet Bakanı’nın dediklerinden bahsetmeye hiç gerek yok, o artık neyi dilerse onu söylesin). Aylardır ‘Türklüğü 301’le koruyamazsınız, bu madde ihlal üretiyor’ diyenlerin sözlerine kulak verilmiş olsaydı, belki bugün bu ‘keşke’leri konuşuyor olmayacaktık. Ama mesele sadece 301 değil. Son üç yılda belirli odaklarca kışkırtılan ulusalcı, içe kapanmacı, paranoya üretici, farklı olanı düşmanlaştırıcı, farklı düşüneni hain ilan edici propagandalar, bugün zehirli meyvelerini veriyor. ‘Derin’den derine işleyen bu süreç, AB’nin çifte standartlı ve tepkiselliğe zemin hazırlayıcı tutumlarıyla kol kola ilerledi. Buna bir de, milliyetçi oyların yükseldiğini iddia eden anketler eklenince, iktidarı ve muhalefetiyle bütün partilerin ‘dış güçlere taviz’ gibi algılanacağı düşünülen demokratik açılımlara ilgisi azaldı. Aslında hükümetin içinde baştan beri, demokratikleşmeyi bir türlü anlayamayan veya kabullenemeyen, bürokratik muhafazakar ve rahatlıkla CHP ve MHP’de de siyaset yapabilecek statükocu unsurlar vardı. Hiç gereği yokken, sanki ülke bir özgürlük cenneti olmuş gibi çıkarılan TMK örneği, bu unsurların artık daha belirleyici olmaya başladığının kanıtı. Bugün hükümette, statükoyu değiştirebileceğine dair inanç azaldıkça onunla bütünleşme eğilimi belirginleşiyor. Bunu, ülkeyi etkisi altına alan milliyetçiliğe paralel söylemlerinde görebiliyoruz. Kötü bir gidiş bu. Bilbordlardaki anlamsız ‘kurban’ sloganı bir yana, Kerkük konusundaki bazı açıklamaların iç barışa zarar verdiği, soydaşı kollayalım derken vatandaşı rencide edici olduğu görülmüyor mu? Basındaki haberlere göre Başbakan Erdoğan, milliyetçilik konusunda uyarıda bulunan Ayşe Böhürler’e kızmış. Bence tam tersine, onu iki nedenle tebrik etmesi gerekirdi. İlki, doğru bir tesbitte bulunduğu için; ikincisi fikrini söyleme cesaretine sahip olduğu için (Çünkü siyasi partilerde ‘evet efendim, tesbit buyurduğunuz gibi’ yerine ‘yanlış yapıyoruz’ diyen pek yoktur). Bugün ülkenin de hükümetin de önünde iki yol var: Ya içerideki güç ilişkilerinin üstünü örtmeye yarayan ulusalcı dalgaya ve dolayısıyla statükoya daha fazla teslim olup, ülkenin kronik sorunlarını çözme iradesinden tamamen vazgeçilecek ya da başlangıçtaki demokratikleşme adımlarına kararlılıkla devam edilecek. Şimdi 301’den yargılananlara istemeseler bile koruma verilecekmiş. Acaba bunun koordinasyonu için bir birim de oluşturulacak mı? ‘Gerçekçi’ sanılan bürokratik zihniyettekilerin bizi getirip bıraktığı yer burası işte! Star, 26 Ocak 2007

Berat ÖZİPEK

27.01.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004